İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER
Hikmet anlayışı ve arayışı bittiğinden beri İslami tefekkür tıkandı, tükendi. Hikmet arayışı bitince, tarih, hadiseler silsilesinden, fikir ise metnin lügat çözümünden ibaret hale geldi. Böylece fikrin muhtevasında, hadiselerin kader sırrında mahfuz manalarının keşfi tecessüsleri tahrik etmez oldu, ruhlar, keşif hamlesi gibi insan asaletinin asli unsurunu kaybetti. O kadar ki Asr-ı Saadet bile hadiseler silsilesi halinde okunmaya başlandı, sahabe-i kiramın hayatı ise tarihin bir döneminde yaşamış insan kalabalığının psikolojik tezahürleri olarak görüldü.
Hikmet anlayış ve arayışıyla raşit halifelere baktığımızda ne görürüz? Raşit halifelerin temayüz etmiş vasıflarının İslam’ın ana sütunlarını temsil ettiğini, hatta hilafet sırasının da Müslüman şahsiyetin terkip unsurlarının ehemmiyet sıralamasını gösterdiğini farkederiz.
Sadakat (ve rikkat), adalet (ve celadet), haya (ve ahlak), ilim (ve akıl)… Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA), Hz. Osman (RA), Hz. Ali (RA)…
Müslüman şahsiyetin terkibindeki ilk sütun sadakattir. Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize sadakat… Allah’a ve Resulüne sadakat, imanın ta kendisidir. Bu manada sadakat, imanın tefsiridir. Kişinin iman ettiği nasıl belli olur? Allah’a ve Resulüne sadakat ile… Sadakat (iman) yoksa adalet, ahlak, ilim yoktur, zaten bu halde izahı da yoktur.
Adalet, sadakatin tatbikat sahasındaki tecellisidir. Sadakat hakka matuftur, adalet ise hakkı merkezinde tutmak, hududunu muhafaza, sahibine teslim etmektir. Hakkı merkezinde tutmak için şahıslara değil hakka sadık olmak gerekir. İnsanın adaleti, sevdiğinin tecellisidir, kişi sevdiğine meyleder, adil olmak için hakkı sevmek, ona sadık olmak şarttır. Nihayet adalet, sadakatin (imanın, İslam’ın) hukukudur, sadakatin kaidevi tatbik ve tezahürüdür.
Ahlak, sadakatin munis tecellisidir, feragat ve fedakarlık halidir. Ahlak, adaletin ihlali değil, adalet talebinden sadakat sebebiyle feragat etmektir. Alacaklının alacağını istemesi adalet talebidir, talep vaki ise mutlaka yerine getirilmelidir, ne var ki borçlu zor durumdaysa alacaklının alacağından (adalet talebinden) vazgeçmesi ahlaktır. Adalet talebinden feragat etmenin sebebi nedir? Malum olduğu üzere engin bir sadakattir.
Nihayet ilim… Yani akıl… Yani idrak… İlk üçü yoksa ilim ve idrak yoktur, ilk üçü yoksa ilim ve idrak çabası beyhudedir. İslam’ın usulü budur, Müslüman şahsiyetin terkip unsurları böyledir. Günümüzde silsile ters çevrilmiş durumda, akıl ve idrak en başa alınmış, ilk üç sütun ise akla bağlanmış haldedir. Telafisi (tedavisi) fevkalade zor bir marazi hal ile baş başayız.
*
Neyi anlamalıyız? İslam’ı… Yani sadakatimizin kaynağını, menzilini, maksadını… Sadık değilsek anlamayız, buna rağmen çabalıyorsak, anladığımız İslam’dan başka bir şey olur. Sadık değilsek, sağa sola çekiştirip dururuz, merkezini kaydırırız, beyan edileni umursamaz kendi aklımıza göre bir sistematik kurarız. Günümüzdeki manzaraya bakınca aşina geliyor olmalı.
Nasıl anlamalıyız? Adil şekilde… Anlamanın adaleti, İslam’ın mana haritasına sadık kalmaktır. Mana haritası üzerinde tahrifat yapmak, sadakatimizi aklımıza (yani kendimize) sunmak olur. Kendine sadık olan nefsine sadıktır, bu halde başka ihtimal yok. İslam’ın mana haritasına adil şekilde sadık değilsek, adaleti hayatta ikame etmek muhaldir.
Nasıl anlamalıyız? Ahlaklı şekilde… Adalet hayatın, feragat ise ubudiyetin temelidir. Müslüman şahsiyet, uluhiyete yönelen (iman eden) ubudiyetin hayatını inşa eder ve yaşar. Şahsiyette adalet (hukuk), ubudiyette feragat (ahlak) vardır. Müslümanın şahsiyet terkibindeki merkezi unsur ise ubudiyettir. Ubudiyetin hakikati, varlık ve hak iddiasında bulunmamaktır, bu sebepledir ki Müslüman şahsiyet, hak talebine muhatap olduğunda adil, halk talep etmek durumunda olduğunda fedakardır.
Hukuk ve ahlak birbirine geçmiş iki çerçevedir, bu çerçevelerin dışına çıkılarak veya bunlar umursanmayarak İslam anlaşılmaz. Önce iman edilir, sonra “nasıl” sorusunun cevabı öğrenilir ve yaşanmaya başlanır, sonra iman edilen ve yaşanılan kıymet ölçüleri anlaşılmaya çalışılır. Mesela önce namaz öğrenilir ve kılınmaya başlanır, bu ibadete yedi yaşından itibaren başlanır, zaman içinde akıl inşa edildikçe ve inkişaf ettikçe anlamaya başlanır. Önce anlayıp sonra tatbik etmek felsefi metottur, öne tatbik etmek ve sonra anlamak ise İslami usul… Çünkü İslami usul iman ile başlar, Allah ve Resulü doğru söyler, onlar ne söylemişse iman ve tatbik edilir. “Önce anlayayım sonra tatbik ederim” anlayışı, imansız bir yaklaşımdır. Neyi anlayacaksın? Allah’ın ve Resulünün (haşa) doğru söyleyip söylemediğini mi?
*
Dört halifenin sıralamasındaki hikmet, İslami hayatın ve İslam medeniyetinin ana sütunlarını da gösterir. Her şey sadakatle başlar, talebe hocaya sadık olmadığında talim ve terbiye gerçekleşmez. Talebe olmak bilmemektir, hoca olmak bilmektir, bilmeyen bilene sadık olmazsa, hürmet göstermezse ondaki bilgiyi alamaz. Bilmeyen ile bilen arasında itiraz ve münakaşa olmaz. Talebe itiraz edecek kadar bilmeye başladığında, adil şekilde itiraz etmelidir, talebe hocasını geçtiğinde bile ahlaken ona hürmet edecektir çünkü kendini oraya kadar getiren hocasıdır. Bu misal hayattaki her bahiste bir şekilde vakidir.
*
Sahabe kadrosunun ehemmiyeti kadar Raşit halifeler de mühimdir. Sahabe-i Güzin, İslam’ın vazedilmesinde, tatbik edilmesinde, tamamlanmasında içtimai kadro olarak ne kadar mühimse, Raşit halifeler de riyaset makamı, riyaset hukuku, Risalet’e hilafetin nasıl olacağı ve benzeri bahislerde o kadar mühimdir. Hatta Raşit halifeler, Risalet tarihi ile Riyaset tarihi arasındaki zorlu geçişi sıhhatli şekilde mümkün kıldıkları için daha da mühimdir.
(Raşit halifeler bahsini, “Hilafet, Dört Halife ve Devlet İdaresi” isimli kitabımızda tahsilatıyla izah ettik, tekrarlamamak için burada kısaca temas ettik.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir