İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye’nin sıhhat şartlarını (mevzuu hadis olma meselesini) tahkik etmek bir ilmi meseledir. Hadis ilmi çerçevesinde bu meseleler kılı kırk yararcasına tetkik edilmiş, farklı derecelerde sıhhat haritaları çıkarılmış, itikada müteallik olanlar hususiyetle tespit edilmiştir.

Hadis-i Şeriflerin tespiti, sıhhat derecelerinin tetkiki, mevzularına göre tasnifi bugünden geriye doğru yapılamaz. Vahy-i İlahi ve Hadis-i Nebevi, ıstılahta “haber” olarak tesmiye ve tavsif edilmiştir. “Haber”, doğruluğu-yanlışlığı kaynağına göre tespit edilen bilgi çeşidindendir. Kimse, hadis-i şerifin metnine bakarak Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam efendimizin beyanı olduğunu veya olmadığını iddia edemez. Hadis-i Şerif, dinin “kurucu kaynağı”dır, kurucu kaynak, aklın insafına teslim edilemez, tam aksine akıl (tabii ki akl-ı selim), kurucu kaynakların muhtevasına teslim olmak, kendini onlarla inşa etmek zorundadır. Hadis ilminde “metin tenkidi” tabii ki vardır ama bu usul çok dikkatli kullanılmak zorundadır. Rivayet zincirinde bir zafiyet olmadığı takdirde metin tenkidi usulüne başvurmak, dinin kurucu unsurunu akla teslim etmek manasına gelir. Zaten Risalet müessesesi aklın verasındadır, bu sebeple “kesbi mesleklerden” değildir. Risalet tavrının anlaşılabilir olduğu iddiası, zımnında, Risalet müessesesinin kesbi meslek olduğunu kabule yol açar.

Müslümanlar “gayba”, gaybın sahibi olan “mutlak gaip olana” iman ederler. Ve “Mutlak gaip olan” Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin, Habibi’ne gönderdiği vahye iman ederler. “Gaip” olandan (Cenab-ı Allah’tan) “Malum” olana (Hazret-i Risalet Aleyselama) gönderilmiş olan vahiy, “Malum” olan marifetiyle bilinebilir, anlaşılabilir, tatbik edilebilir kılınmıştır. Risaleti aradan kaldıran, kaldırılmasının yolunu açan herkes, dini temelinden tahrip eder. Risalet, “Gaip” olandan, aşağıların aşağısı olan bu dünyaya indirilmiş olan hakikatin tecelli ve tezahür aynasıdır. Muhakkak ki Cenab-ı Allah Azze ve Celle, hiçbir takyit ve hudut olmaksızın, işlerini dilediği gibi yapabilir, bununla beraber, vahyin nüzul yolu (gerçekleşmiş-takdir edilmiş) şekliyle bellidir. Bilindiği şekliyle gerçekleşmiş olması, meseleye dair Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin sübut bulmuş (vaki olmuş) takdiridir. Öyleyse bu cihet ve istikametten mesele anlaşılmalıdır.

Hakikat haberinin (beyanının) “Mutlak Gaip” olandan bilinen şekliyle gelmiş olması, Risalet mevzuunu dinin merkezi bahislerinden biri yapmıştır. Gaipten gelen hiçbir bilgi, kati ve muhkem değildir, bunun tek istisnası, İki Cihan Serveri Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin iki dudağının arasından dökülen beyanlardır. Vahiy-Hadis tasnifini muhafaza etmek şartıyla söylenebilir ki, Hadis-i Şerifler de “gaip bilgisi” mahiyetindedir ve aklın üstünde ve ötesindedir. Gaip bilgisi, aklın muhakemesine tabi kılınamaz, aklın muhakemesine muhatap kılındığı andan itibaren akıl, üst kıymet haline getirilmiş olur.

Hadis-i Şeriflerin sıhhat derecelerinin tetkikinde metin tenkidi usulü, onun “haber” olma mahiyet ve hususiyetini iptal edecek noktaya kadar götürülmemelidir. Gaip iman mevzuu olduğu gibi, kendisine gaipten “hakikat” bilgisi verilen Risalet de iman mevzuudur. “Haber” mefhumuyla ifade edilen Vahiy ve Hadis, nüzulü ve zuhuru farklı şekillerde de olsa “gaip bilgisi” olması cihetiyle, aklın üstündedir. Her ikisinin de “gaip bilgisi” olması, birbirine nispet edilmesi ve birbiriyle irtibatının kurulması meselesini akla emanet etmeyi imkansızlaştırır. Bir Hadis-i Şerifi bir Ayet-i Kerimeye nispet etmek (metin tenkidini tek usul kabul etmek), Hadis-i Şerifi dinin inşasında kurucu unsur (kaynak) kabul etmemek, sadece “tefsir” olarak görmek manasına gelir. Hadis-i Şerifler için belki de “Kur’an-ı Kerim’in birinci tefsiridir” denmesi mümkündür ama bu halde bile o tefsirin “gaip tefsir” olduğunu kabul etmek mecburiyettir. Bu ihtimalde dahi Hadis-i Şeriflerin sıhhat derecesi akla emanet edilemez, akılla tespit edilemez.

*
Bu meseleler kadimden beri tetkik edilmiş, binlerce ciltlik külliyat ile izah ve tahkim edilmiş, çerçeveye alınmıştır. Tekrar gündeme getirme ihtiyacı, ana mecradan savrulanların oluşturduğu densizliklerden kaynaklanmaktadır. Ümmet, on dört asır yaşındadır, on dört asrın ilim, fikir, hikmet imali ve tecrübe teçhizatıyla gelişmiş bir akla sahiptir. Buna rağmen, bazıları, meseleye baştan başlamak gibi bir acayip hal içindedirler ki, bunların hali, altmış yaşında birinin geçirdiği kaza neticesinde hafıza kaybına uğradığı için her şeye yeniden başlamak zorunda kalan, yeniden okuma-yazma öğrenen, yeniden tuvalet alışkanlığı edinen, yeniden yemek yeme temrinlerin yapanların hali gibi komiktir.

Vahiy ve Hadislerin “haber” mahiyeti taşıdığı, “haber”in, kaynağı ile kayıtlı olduğu meselesini bile unutan cahiller, haberin rivayet silsilesindeki sahabe kadrosunu, onların takip eden pak nesillerin naklini on dört asır sonra sorgulamakla, dinin aslına döndüklerini vehmediyor. Tarih boyunca ümmetin tüm nesillerini “itimat” sahasın dışına taşıyan, hepsinden şüphe edenler, “akl-ı selim”in tarifini bile bilmeyen, akıllarını batının “pozitif akıl” formuyla inşa eden, bu sebeple de şarkiyatçıların fikirlerini benimsemekte bir mahzur görmeyen idraksizlerdir. Ümmet ile ilgili itimat altyapısını çökerten alçaklar, kendileri hakkında mutlak itimat talep etmekten kaçınmıyorlar. Bir Hadis-i Şerifin tespit ve naklinde, kendilerini, İmam-ı Buhari Hazretlerinden daha fazla mutemet kabul edenler, dehşetengiz bir nefs izharı içindedirler.

Bu tür densizliklerin birçok sebebi olduğu muhakkak, mühim sebeplerinden birisi ise “Tarih Anlayışının” olmamasıdır. On dört asır sonra meseleye bakanlar, nasıl olur da tarih telakkisine sahip olmazlar, nasıl olur da böyle bir ihtiyacı hissetmezler?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir