İSLAM TARİH ANLAYIŞI-3-İSLAM TARİHİ-1-GİRİŞ

İSLAM TARİHİ
GİRİŞ
İslam tarihi, üç ana devir halinde tetkik edilebilir. Birinci devre, Asr-ı Saadettir, ikinci devre, inşa tarihi, üçüncü devre ise medeniyet tarihidir. Asr-ı Saadet, “saf mana” devridir, bu devirde “din inşa” edilmiştir. Asr-ı Saadetten sonra başlayan inşa devri, “din ile inşa” devridir. Din ile inşa devri, nazari sahalarını, havzalarını, mecralarını oluşturduktan sonra, medeniyet tarihi başlamıştır, çünkü din ile inşanın son merhalesi medeniyettir.
Asr-ı Saadetin, dinin inşa devri olması, “saf mana” devri olmazını ilzam eder. Saf mana, şekillenmemiş haliyle, sabitlenmemiş haliyle, zapt edilmemiş haliyle tezahür etmektedir. Şekilden, sübuttan, zapttan müstağni olması, mihveri, mikyası, nispeti, kaideyi ihtiva etmediğini göstermez. Tam aksine ölçüler (emirler, nehiyler, tavsiyeler, teklifler, retler) mevcuttur, bunlar Risalet eliyle tatbik edildiği için tedvin edilmesi gerekmemiştir, gerekmez. Tedvin edilmesi gerekmez çünkü Asr-ı Saadet, din inşası sürecidir. Dinin inşa süreci devam ettiği müddetçe, tedvin etmek gerekmez, tedvin teşebbüsü ise sıhhatli olmaz çünkü tamamlanmamış olan tedvin edilmez.
Fahri Kainat aleyhisselatü vesselam Efendimizin irtihali ile “din inşası” tamamlanmıştır. Müslümanların imandan sonraki ilk vazifeleri, Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin inşa ettiği dini (Çünkü Vahy-i İlahi ile beraber Sünneti Seniyye de dinin inşai kaynağıdır), muhafaza etmektir. Dinin kaynağı ikidir ve bir üçüncüsü yoktur, bu sebeple Müslümanlar, emanet aldıkları dini muhafaza etmekten daha mühim bir vazifeye sahip değillerdir. Dinin inşası, “Hatemül Enbiya”nın irtihali ile mühürlenmiştir. O mührü kıran, söken, bozan ve dışarı çıkan hiç kimse dinin dairesi içinde değildir, Müslüman olmanın külli kaidesi (ve kıyası), dine mühürlenmiş halde (topyekun) iman etmek ve dini, mühürlenmiş haliyle muhafaza etmektir. Bundan sonradır ki, tatbikata (amel, ibadet, devlet ve her tatbikat çeşidine) sıra gelir.
Mühürlenmiş halde teslim ve emanet edilmiş din, nazari ve tatbiki her şeyin kaynağıdır. Olduğu gibi muhafaza etmek şartıyla, nazari çerçevede her mevzuun izahı, tatbiki çerçevede her bahsin tanzimi, en küçük müesseseden dünya devletine kadar her inşa faaliyet din ile gerçekleştirilir. Böylece “din ile inşa” devri başlamış olur.
İkinci devre, ilk halifeden başlamak üzere mezheplerin kuruluşuna kadar devam eder. Raşit halifeler devri, ilk neslin (Ashabı Kiramın) yoğun ve hakim olmasından dolayı, “din ile inşa” faaliyeti kesafet arzetmez. Tarihin en güzide cemiyet kadrosu olan Ashabı Kiram, dini, Risalet tedrisatı altında ve inşa sürecinde idrak etme imtiyazına sahipti. Bu sebepledir ki dini, Ashabı Kiram çapında ve derinliğinde anlama imkan ve kudreti hiç kimsede yoktur.
Raşit halifeler, hem idrak imkan ve imtiyazından hem de zaman olarak uzak olmamalarından dolayı tatbikatı “aynen” devam ettirmişler, “din ile inşa” meselesi, acil ihtiyaç haline gelmemiştir. Kur’an-ı Kerim’in “Mushaf” haline getirilmesindeki gibi, acil ihtiyaç haline gelen hadiselerde gerekli hamleleri yaptıkları malumdur.
İslam hakimiyet sahası genişleyip merkez ile muhit arasındaki mekan mesafesi Medine’den, muhitin genişliği ve insan kadrosunun çeşitliliğini (kavimler, milletler, kültür iklimlerini) ihtiva eden hayat da zaman mesafesi olarak Asrı Saadetten uzaklaştıkça, “din ile inşa” ihtiyacı zaruret halini almıştır. Özellikle birinci neslin hayattan çekilmesi ile birlikte “aynen” tatbik zorlaşmış, geniş coğrafya, farklı iklimler, zengin insan kaynakları hem tedvini hem de inşayı mecburiyet haline getirmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in Mushaf haline getirilmesinden sonraki ilk tedvin hamlesi, Hadis-i Şeriflerin cem ve tertibidir. “Aynen tatbikin” birinci nesilde mümkün olması, İslam’ın iki kaynağının da onlar tarafından muhafaza edilmesi ve en derin şekilde anlaşılmasıyla kabil oluyordu. Birinci neslin tükenmesinin akabinde ümmetin alimleri, mühürlenmiş dini, mühürlenmiş haliyle kayıt altına almak için canhıraş bir çabaya girmiştir. Ümmetin “akl-ı selimi”, ihtiyacı tam zamanında farketmiş, ihtiyacı karşılamak için de müthiş bir vefakarlık ve fedakarlık göstermişlerdir.
Mezheplerin mayalanmaya başladığı devir, tarihin en büyük tefekkür patlamasıdır. Akıl, ufkunu o zaman keşfetmiştir, tefekkür asaletine o zaman kavuşmuştur.
Mezhepler, din ile inşanın yolu (mezhebi) olmuş, din ile inşanın usulünü geliştirmiş, mecrasını açmış, havzasını oluşturmuştur. Mesele, “amelin nizamını” (ameli mezhepler) veya “itikadın çerçevesini” (itikadi mezhepler) tespit etmekten ibaret değildir. Mezheplerin gerçekleştirdiği büyük tefekkür patlamasının esas manası ve kıymeti, dini, mühürlenmiş haliyle muhafaza etmek ve din ile inşa anlayışını idrak, izah ve tanzim etmektir. Din ile inşa faaliyeti mezheplerden önce başlamıştı muhakkak ama mezhepler ile bu faaliyet (ve devir) anlayışını ve mecrasını oluşturmuştur.
Din ile inşa faaliyeti, dinin her harfinin üzerindeki “sübut” mührünü muhafaza ederek, varlığın (ve insanın) her çeşidini ve oluş ihtimalini izah etmek, hayatın her alanını, temel izahların oluşturduğu havzada tanzim etmektir. Bunu yapmak için ilim, irfan, hikmet, tefekkür havzaları oluşturmak, her havzanın mihverini ve kaynağını “mühürlenmiş din” olarak kabul etmek, muhitini (sınırlarını) Şeriat-ı Ahmediye ile tayin etmek şarttır. Aynen böyle yapılmış, Şeriat, çerçeveyi ve sınırları tayin eden ufuk sancaklarını dikmiş, o ufuk içinde akla tam hürriyet bahşedilmiş, inkişaf derinlikte gerçekleşmiştir. İşte anlayışın muhteşem mimari planı…
*
Din ile inşa devri, fikir, ilim, hikmet havzalarında kafi miktar müktesebat oluşturunca (veya oluşturmaya başlayınca) medeniyet müesseseleri inşa edilmeye başlanmış, dönem dönem bazı sütunları dikilmiş olan medeniyet nihayet iki kola ayrılmış, Endülüs ve Türkistan’da külli yekuna ve kıvama ulaşmıştır. Emeviler zamanında devletin dışına çıkan, içtimai derinlikte kendine hayat alanları bulan inşa faaliyeti, Abbasiler döneminde medeniyet inşasına hızlı şekilde başladı. Emeviler devrinde devletin dışında başlayan mezhep mayalanmalarının başlattığı tefekkür patlaması, Abbasiler devrinde ilk defa ciddi fikir yekunu olan “eski Yunan” felsefi müktesebatı ile karşılaştı. İslam tarihi, ilk defa kendi dışında bir tefekkür usulünü gördü, onunla meydan savaşı yaptı, felsefeye galip geldi ve kendini ona karşı “aşıladı”. Bu müthiş bir aşıydı ve hiç bozulmadı. Osmanlının mağlubiyeti, felsefe karşısındaki hikmetin mağlubiyeti değil, sahadaki (hayatın tatbikat alanlarındaki) mağlubiyetin aklı baskı altına almasından kaynaklandı. İslam tarihi, felsefeyle ilk karşılaştığında onun hesabını görmüştü, o hesaplaşmadan sonra felsefe asla Müslüman münevverleri teslim alamadı. Yirminci asırdaki (ve günümüzdeki) zihni savrukluklara bakmayın, bunlar, İslam İrfan Müktesebatı ile temasını kesmiş cahillerin akıl tutulmasıdır. Hiçbir Müslüman fikir ve ilim adamı, İslam İrfan Müktesebatını tanıyıp, tahsil edip, birazcık idrak etmişse, felsefenin büyüsüne yakalanmamıştır.
Abbasiler devrinde başlayan, Endülüs ve Türkistan ile terkibini ve kıvamını bulan medeniyet çağı, son İslam medeniyeti olan Osmanlıya kadar, birbirine devrederek devam etmiştir. On dört asırlık İslam tarihinin, takriben bin yılı, medeniyet çağıdır.
*
Asrı Saadet ve nispeten Raşit Halifeler devrindeki saf mana, önce ilim, hikmet ve irfan havzalarını oluşturmuş, bu havzalarda mayalanan (umumi manasıyla) tefekkür, bir müddet sonra medeniyetleri inşa etmiştir.
Tarihi, siyasi hadiseler silsilesi şeklinde okuyan, siyasi tarihten başka bir tarih anlayışına, bakışına, görüşüne sahip olmayan Şia gibi İslam’ın merkezkaç kuvvetleri, İslam tarihinin, siyaset dışındaki tefekkür ve medeniyet seyrini, silsilesini, inkişafını bilmez, umursamaz. Bundan dolayı da tarihte bir Şia medeniyeti yoktur, öyleyse irabda mahalli de yoktur. İslam tarih anlayışı gibi bir çalışmada bunlar gibi sığ anlayışlar ve savrulmalarla ilgilenmek, zaman israfından başka bir mana taşımaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir