İSLAM TARİH ANLAYIŞI-4-ASR-I SAADET-1-

ASR-I SAADET
Asr-ı Saadet, en kısa ifadesiyle “din inşa” devridir. Dinin kaynağı vahiydir, vahiy saf manadır. Saf mana, saf hakikattir. Vahiy, hiçbir katkı olmaksızın hakikattir. Cenab-ı Allah’ın kelamı, hakikatten başka bir şey olamaz, olması muhaldir. Hakikat, vahiyde olduğu gibi saf haliyle yeryüzüne indiğinde ne olur? Yeryüzü (ve kainat) onu taşımaz, taşıyamaz. Yaratılmış olan, yaratıcının kelamını (yani doğrudan Allah’a ait olanı) taşıyamaz. Bu sebeple değil midir ki “emaneti” hiçbir varlık teslim almamış, almaya razı olmamıştır.
Peygamberlik müessesesinin en mühim sebebi bu olsa gerektir. Hakikat, saf haliyle peygamberlerin kalbine inzal ediliyor. Yeryüzünde hakikate saf haliyle muhatap olacak, onu taşıyabilecek bir varlık yok. Peygamberler, müderrisi Allah olan hususi insanlardır. Diğer insanlardan farklı olarak birçok “hususiyet” ihsan edilmiş olan mümtaz şahsiyetlerdir. Vahye muhatap olabilecek, onu taşıyabilecek, onu tatbik edebilecek, onu beyan edebilecek hususiyetlerle teçhiz edilmişlerdir.
Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, vahiy geldiğinde ne halde olduğuna dikkat etmeliyiz. Sahabenin, dış yüzünden şahit olduğu o halleri tarif imkansızdır. Bir defasında vahiy geldiğinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın kolu (veya dizi) sahabeden birinin dizi üzerindedir. O sahabe vahiy anını anlatırken, hali ve halini, “bacağıma o kadar ağır bir yük bindi ki, bir daha o bacağımı kullanamayacağımı zannettim”, diye tasvir ediyor. Vahyin muhatabından bahsetmiyoruz, vahyin kendisine indiği kainatın efendisinin kolu bacağının üzerinde olan sahabenin yaşadığı halden bahsediyoruz. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz devenin üstündeyken vahiy geldiğinde, deve ağırlığı taşıyamıyor ve yere çöküyor. Devenin yere çökmesi vahyin ağırlığından değil, bu nokta yanlış anlaşılmasın, devenin yere çökme sebebi, vahyin geldiği İki Cihan Serverini taşıyamamaktır. Vahiy doğrudan devenin üzerine çökse deve diye bir şey kalmaz, atomlarına ayrılır ve yok olur.
Vahyin yeryüzüne inişini “alelade” bir hadise zannedenler çoğaldı. Alelade olan bu insanlar, alelade olan vahyin inzalinin, neden kendilerine gelmediğini anlamalılar. Alelade olan, alelade insana gelebilir, fevkalade olan fevkalade insana… Vahiy (hakikat) için, hususiyet arzeden bir şahsiyet lüzumunu anlamadan hakikati anlayacağı zannına sahip olanlar, vahyi, Allah muhafaza, herhangi bir metin gibi okuyorlar.
*
Hakikat yeryüzüne inmelidir. Çünkü insan yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılmıştır. Halifenin hakikate muhatap olması gerekir. Hakikat yoksa hilafet yoktur. Bu sebepledir ki, hakikate teslim olmayanlar hilafet makamına sahip değillerdir. Ne var ki hakikate saf haliyle muhatap olmak, onu taşıyabilmek, onu tatbik edebilmek fevkalade tedbirleri ilzam etmiştir. İşte bu lüzumu karşılamak, Allah ile insan arasındaki irtibatı kurmak için Cenab-ı Allah Azze ve Celle “nübüvvet” müessesesini yaratmıştır.
Hakikat yeryüzüne inmelidir lakin ona muhatap olacak varlık (insan) onu haketmelidir. Mushaf’ı, hafifmeşrep tavır ve edalarla elinde sallayan ve okuduğunu zannedenler, hakikate muhatap oldukları vehmiyle kendilerini avutuyorlar. İnsan denen terkip, hakikatin Mushaf’ını bedeniyle (eliyle) taşıyor olmaktan mütevellit, hiçbir çaba sarfetmeden, hiçbir hazırlık yapmadan, hiçbir hususi hale girmeden onu anlayacağı vesvesesine savruluyor. Mushaf’ı iki parmağıyla kaldırabiliyor olmak, bir ayetini iki dakikada anlayacağı zannına savruluyor, bu zannın zehir olduğunu farketmiyor ve ilaç niyetine yutuyor.
*
Hakikat yeryüzüne inmelidir, zira hakikate saf haliyle muhatap olan varlık, insanın derununa gömülmüştür. Alem-i Ervahta ruha sunulan hakikat, vasıtasız, katışıksız, zaman ve mekan üstü değil miydi? Bu ne derin hikmettir ki Allah Azze ve Celle Hazretleri, dünyaya hem hakikati inzal buyurmuştur hem de hakikati bilen, ona iman eden bir varlığı inzal etmiştir. Her ikisi de insanda cem olmuştur, biri derununda diğeri haricinde… İmtihan da zaten bu ikisinin vuslatını vaki kılmaktan ibaret değil midir? Anlaşılan o ki, Allah Azze ve Celle Hazretleri, hiç kimseyi bilmediğinden (bildirmediğinden) mesul tutmamıştır. Bildirmesi ise iki defadır, iki cihetlidir, hem ruha evvelin evvelinde bildirmiş, ruhu “bilmiş” halde dünyaya indirmiş hem de ruh-akıl-beden terkibine (terkip doğru ifade midir) ayrıca ve haricen bildirmiştir. Kadir-i Mutlak olan Allah doğrusunu bilir, muhtemeldir ki akla düşen mesuliyet, ruhtaki hakikat bilgisi ile vahiy yoluyla inzal edilmiş hakikat bilgisinin vuslatını temin etmektir.
Akıl hakikati yalnız başına anlamaz, ruh hakikati bilmeseydi, ona aşina olmasaydı, ona iman etmiş halde dünyaya gönderilmeseydi, akıl yalnız başına bu işin altından kalkamazdı. Akıl, anlama istidadını bizatihi ruhtan alır. Ruhtan aldığı idrak istidadını, nefsin tahakkümünden kurtarabilirse, ruhi yönelişteki iman, imanın maksadı ve hedefi olan hakikat akla, hem dışarıdan hem içeriden gelir. Akıl, hakikat bilgisine sadece dışarıdan geldiği şekliyle muhatap olur da, içeriden geleni elde edemezse, hakikati anlama kudretine ulaşamaz. Çünkü hakikati anlama imkan ve istidadı, ruhtaki hakikat bilgisiyle elde edilir. İki bilgi vuslata erdiğinde “idrak” gerçekleşir, aksi her ihtimalde idrak etmek muhaldir.
Hakikat yeryüzüne inmiştir. Hakikat, yeryüzünde, ilk yaratılmış olan “Ruh”a, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize inmiştir. O’nun ruhu, bedene taalluk ettiğinde “masiva”ya bulaşmamış, aksine o bedeni mübarek bir nur haline getirmiştir. Bu dünyaya teşrifinden itibaren, bedeni de tüm masivadan muhafaza edilmiş, kalbi defalarca zemzem (cennet suyu) ile yıkanmış, Risalet vazifesi tevdi edilene kadar ruhu ve bedeni pak şekilde hazırlanmış, hazır tutulmuştur. Herhangi bir insana vahiy inmez, muhal farz inerse, o insan kül olur, yok olur, vahiy, kendisi için hazırlanmış, kendi mahiyetine uygun hale getirilmiş olan kalbe iner. O kalp ise on dört asır önce yaşamıştır, o tabiatta bir kalp, evvelinde de yoktur ve o kalbin benzeri ahirinde de yoktur, yaratılmamıştır, bu sebeple O, “Hatemül Enbiya”dır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir