İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-
Tüm sırlar Asr-ı Saadette mahfuz. Saf mana devri doğru ve derinliğine anlaşılmalıdır. Saf mananın insana nakli ile hayat ve eşyaya tatbiki meselesi, hususiyet arzeden bir mevzudur.
Saf mananın sadece okunarak insana intikal edeceği zannı, pozitivist bir anlayıştır. Kur’an-ı Kerim, bir felsefe veya edebiyat veya herhangi bir metin olmadığına göre, onları anlamak ve zihni evrene nakletmek yolları işe yaramaz. Kur’an-ı Kerim’in sadece “kelam” olma hususiyetine kilitlenenler ve “nur” olma hususiyetini ihmal veya reddedenler, (haşa) felsefi metin okur gibi muhatap oluyorlar. Abdestsiz okunacağına dair iddia ve tartışmalar bile, onun kelam hususiyetine atıftır. Sadece “kelam” olma hususiyeti bile, “mutlak kelam” olmasından dolayı mukayesesiz bir kıymettir muhakkak lakin “nur” olma hususiyeti unutulduğunda, “mutlak kelam” olma hususiyeti de ihmal ediliyor.
Kur’an-ı Kerim’in “nur” olma hususiyeti, bizatihi kendisindedir, yani asli lisanında mahfuzdur. Meal, Kur’an-ı Kerim değildir ve Kur’an-ı Kerim’in hiçbir hususiyetini kendine taşıyamaz. Meal, Kur’an-ı Kerim olmadığı gibi, ondan mülhem insan kelamıdır. İşte sır noktası burası… İnsanlar, meal okuduklarında, Kur’an-ı Kerim’in tüm hususiyetlerinden uzaklaştırılmış bir metin ile muhatap oldukları için, “kelam” ile meşgul olmaktadırlar, dikkat, “mutlak kelam” ile değil nispi kelam ile… Çekiştire çekiştire bu noktaya kadar getirip hazırlanan metin, insanlar tarafından (haşa) felsefi metin gibi okunmaya başlıyor. Bu noktaya getirildikten sonra, abdest ihtiyacı ortadan kalkıyor, hürmet ihtiyacı ortadan kalkıyor, İslam Tedrisat Usulü ihtiyacı ortadan kalkıyor.
Allah’a inanan bir insan, O’nun kelamının hakikatinin “nur” olduğunu unutabilir mi? Müslümanlar arasındaki rasyonalist temayüller, “nur” olma hususiyetini, bilerek veya bilmeyerek reddettiler, ihmal ettiler, unuttular. Pozitif (hatta pozitivist) akla mahkum olan bazı Müslümanlar, kaçınılmaz olarak “nur” mefhumuna uzak kaldılar. Meal yazmak gibi bir manevrayla da Kur’an-ı Kerimi insandan ve hayattan tamamen uzaklaştırdılar. Bunu yaparken de, iddiaları, Müslümanları Kur’an-ı Kerim ile buluşturmaktı, bu durum, insanlık tarihinin en büyük paradoksudur.
*
Asr-ı Saadet, saf mananın saf tatbikatıdır. Saf mana, Allah Azze ve Celle’nin kelamıdır, saf tatbikat, saf mananın kendisine indirildiği insanlık ufkunun Sünnetidir. Allah’ın kelamı, Resulünün tatbikatı… Her ikisi de bizim için asli kaynaktır, birincisi nazari çerçevedeki saf mana, ikincisi tatbiki çerçevedeki saf manadır.
Asr-ı Saadet, mananın saf halde varolabildiği, tatbik edilebildiği, tecelli ve tezahür mahalli bulduğu bir devirdir, bu cihetiyle de idealdir, ufuktur, maksattır. Asr-ı Saadeti tekrarlayabilme iddiası, cahillerin lafıdır.
Saf mananın ev ev, sokak sokak, şehir şehir her santimetre kareyi kolaçan ettiği o devir, insanlık için bir kutup yıldızıdır, asla ulaşılamaz ama her an istikameti tayin edici bir kıymeti var. Müslümanlar kesintisiz şekilde o menzile doğru hamle kılmalılar, hareket halinde olmalılar.
*
Saf mananın ilk tatbikatı, saf tedrisattır. Saf tedrisat, insanlığın ufku olan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın talim ve terbiyesidir. Risalet tedrisatının meyvesi, Sahabe-i Kiramdır. Sahabe-i Kiram, hem saf mananın talebeleridir hem de onun, kendi üzerinde tatbik edildiği ilk cemiyet kadrosudur. Sonraki nesiller için hiçbir tedrisatın müderrisi Risalet olmadığı (olamayacağı) için, Sahabe-i Kiram cemiyet kadrosu olarak ulaşılabilecek bir seviye değildir. Sonraki nesillerin hiçbiri, saf mananın kendi üzerlerinde, Risalet tarafından tatbik edilmediği için asla ulaşılabilir bir cemiyet numunesi değildir. Sonraki nesillerin hiçbiri, kendilerine saf mana tatbik edilmediği ve edilemeyeceği için Sahabe-i Kiram emsali olmayan cemiyet kadrosudur.
*
Asr-ı Saadet, saf mananın vasıtasız (yani Risalet vasıtasıyla) tatbikidir. Saf mana tatbik edilirken müessese ve teşkilat ihtiyacı asgari seviyededir. Saf mana tatbikatı, mana nizamının tesis edildiğini gösterir. Saf mananın cemiyeti inşa edildiğinde, hukuki ve ahlaki müesseseler, cemiyetin her ferdinde mevcut ve canlıdır, müstakil olarak ihdas ve inşa edilmesi istisnai hallere mahsustur. Suç işlenmez, işlendiğinde suçlu takip edilmez, suçlu bizzat müracaat ederek cezalandırılmasını (temizlenmesini) talep eder. Bu sebepledir ki, kolluk (jandarma ve polis) kuvvetine ihtiyaç yoktur. Cemiyet ve şehrin merkezinde bir mescid (Mescid-i Nebevi) bulunur, o merkezden tüm cemiyet ruhundan, kalbinden idare edilir. Hukukun tatbikatı bile zecri tedbirleri gerektirmez, suç (günah) işleyen şahıs, ruhunda meydana gelen anafora yuvarlanır, anaforun diğer ucu ise “merkeze” çıkar, o merkeze ruhi müeyyidenin itmesiyle gelir, hukuki müeyyideyi ise ruhunu-kalbini temizlemek için bizzat kendisi talep eder.
Asr-ı Saadet budur, onun tekrarlanabileceğini, ona ulaşılabileceğini söyleyenler, saf manayı, saf mana tatbikatını anlamayan saf ahmaklardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir