İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-
Saf mananın anlaşılması saf idraktir. Saf idrak, ruhi idraktir. Saf mananın saf haliyle anlaşılması, anlaşılması için başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaması, ancak ve ancak Risalet tedrisatı ile kabildir. Müderrisi Risalet olmayan hiçbir tedrisatta, talebinin istidaları ne kadar keskin, zekası ne kadar yüksek olursa olsun, saf mana saf haliyle idrak edilemez. Bunun aksini iddia etmek, Risalet’in müderrisliğini, diğer müderrislerle, Risalet tedrisatını, diğer tedrisatlarla denkleştirmektir. Fahri Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın müderrisliği, Risaletine aittir. Herhangi birisi kendi müderrisliği ile O’nun müderrisliğini mukayese ederse, Risalet iddiasında bulunmuş olmaz mı, başkasının müderrisliğini O’nun müderrisliği ile mukayese ederse ona Risalet atfetmiş olmaz mı?
Sahabe-i Kiramın büyüklüğünün bir hikmeti de, Risalet’e talebe olmaktır, O’nun tedrisatından geçmektir. Risalet tedrisatı, saf mananın talim ve terbiyesidir. Evet, Sahabe-i Kiram saf manayı idrak etme imkanına (istidadına değil) maliktir, sebebi de müderrislerinin Risalet olmasıdır. Bu mesele, Sahabe-i Kiramın mizaç hususiyetlerinden müstakildir ve müderrisinden menkuldür. Sahabe-i Kiramın kıymeti, her cihetten O’na bağlanır, O’na irca edilir, O’na nispet edilir. Bu sebeple Sahabe-i Kiramın kıymeti tartışma dışıdır. Sahabe-i Kiramı tartışmaya açma cüretinde bulunanlar, onların “insan” olduğunu ve hata yapabileceğini söyleyerek mevzua girerler. Bu bakış ve anlayışın yanlış tarafı, Sahabe-i Kiramı, kendi merkezinde değerlendirmektir, oysa Sahabe-i Kiram Risaletin talebesidir, kıymetini Risaletten alır. Mesele hata yapıp yapmayacakları değil, saf mana müderrisinden, saf mana talimi almış olmalarıdır.

Saf mana, Risalet marifeti ve vasıtasıyla saf tedrisata mevzu olabilir. Müderris makamında Risalet oturmadığı müddetçe, saf mana tedrisatı yapılamaz. Hiçbir müderris bu çapta tedrisat icra ettiği iddiasında bulunamaz, hiçbir talebe bu çapta bir tedrisattan geçtiğini söyleyemez. Mevzuun sır düğümlerinden biri de bu noktada atılmıştır, fevkalade mühimdir. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, “ilmin şehri”dir, ilmin yeryüzündeki nihai kaynağıdır, ilmini sadece Cenab-ı Allah Azze ve Celle’den almıştır. İlim, yeryüzüne inmemiştir, O’nun kalbine inmiş oradan yeryüzüne dağılmıştır. İlmi Allah Azze ve Celle’den alan Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, başka herhangi bir ilme ve bilgiye muhtaç değildir, ümmiliği de buna delildir.
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın başka hiçbir ilim tahsil etmemesi, başka hiçbir bilgiye ihtiyaç duymaması, başka hiçbir kitap (veya kaynak) okumaması, ilmin O’nunla başladığını, söylediği ve yaptığı her şeyin bizzat ilim olduğunu gösterir. Böyle bir makamda bulunan İki Cihan Serveri, o makamdayken müderrislik yapmıştır, Sahabe, o makamın talebesidir.
Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi, saf haliyle emsal görmek muhaldir. Her sözü hakikat, her fiili hakikatin tatbikatı olan Habibullah, saf haliyle misal alınmaz, O’nun her şeyi misal olmaktan ziyade “kaynak”tır. Sahabe-i Kiram, o kaynağa, sıfır mesafe ile muhatap olmuş, hakikatin yeryüzündeki sahibinden hakikat tedrisatı görmüştür. Bu sebeple Sahabe-i Kiramın talebeliği de saf haliyle misal değil, kaynaktır.
*
Saf mananın tedrisatı münhasıran Asr-ı Saadete aittir ve tekrarlanması kabil değildir. Müslümanların yapması gereken iş, o hedefe yaklaşmaya çalışmaktır. Asr-ı Saadeti saf haliyle emsal olarak alan bir Müslüman, seksen kiloluk ağırlığı ve buna mütenasip gücüyle, milyon tonluk bir yükü kaldırmaya teşebbüs etmektedir. Tabii olarak yapamayacaktır, yapamadığında da imanından tereddüt etmeye başlıyor. Aman dikkat…
*
Saf manaya muhatap olmak için saflaşmak şarttır. Ona muhatap olmak, onu anlamak, onunla şahsiyet inşa etmek için “saflaşmak” zarurettir. Yusuf Kaplan’ın ifadesiyle, “ümmileşmek” gerekir. Saf mananın kalbine indiği insanlığın ufku Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın “ümmiliği” anlaşılmalıdır, doğru anlaşılmalıdır, derinden anlaşılmalıdır.
Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “ümmiliği”, tevhidin tabii ve zaruri neticesidir. O’nun için tevhidin tezahürlerinden biri de, kaynak tevhididir. Allah Azze ve Celle ile vasıtasız muhatap olan, miraçta böyle bir ihsana nail olan bir “insan”, aynı zamanda Allah Azze ve Celle’nin ilmine, o hal ile mütenasip ve ihsan ile muhit şekilde vakıf olmuştur. O makamda başka bir ilim kaynağı aramak, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselama başka bir ilim kaynağından faydalandığı isnadında bulunmak, şirk değil midir?
Müslümanlar saf manaya (hakikatin tezahürlerine değil bizzat kendine) muhatap olamazlar, bu istikametteki ufuk (en ileri merhale), saf mana müderrisinin tedrisatına talebe olan Sahabe-i Kiramdır, onlar dahi Risalet makamının ve tabii ki o makamın malik olduğu yüksekliğin, sonsuz mesafe uzağındadır.
Allah Azze ve Celle’nin ilmine mazhar olan Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ümmiliği ve başka hiçbir kaynak kullanmaması, Müslümanların, ilmin şehri ve kaynağı olan “insanlığın ufkundan” sayısız ilim inşasına mani değildir. Aksine, O’ndan, O kaynaktan mümkün olan tüm ilimleri ayrı ayrı inşa etmeliler. Bu mesuliyet, “büyük tefekkür patlaması” olan mezheplerin inşası devrinde yerine getirilmiş, daha sonraki devirlerde de yerine getirilmeye devam edilmiştir.
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın “ümmiliği” esas alınarak, İslam İrfan Müktesebatı ihmal edilemez, reddedilemez, yok sayılamaz. Aksine o müktesebata ihtiyacımız var, zira biz saf mana (hakikat) tedrisatına muhatap olamadık, olamayacağız. Hakikat müderrisinin irtihalinden sonra o tedrisat olmadığı, olmayacağı bilinmeli, hakikati talim etmek için, gerekirse ve mümkünse her kelimesine bir ilim dalı inşa etmeliyiz. İrfan Müktesebatını reddetmek bir tarafa, onu başımıza taç edip, daha da zenginleştirmeliyiz.
*
Saf mana tedrisatından ümmete kalan nedir? Saf manaya ulaşmak için, saf manadan elde edilen saf bir usul, yol, mecra gerekir. O yol, zihnin, nefsin, aklın yolu değil, kalbin, ruhun yoludur. Kalbi-ruhi mecranın tasarrufunda ve inhisarındadır. O yolun adı, tasavvuftur.
Tasavvuf, kalbi-ruhi mecranın ilmidir. Kalbi temiz tutmak, ruhun tecellisini mümkün kılmak ve ruh ile kalp evreninde Allah Azze ve Celle’ye yol bulmak içindir. Vahyin ineceği kalbin Hz. Cebrail Aleyhisselam tarafından zemzemle yıkanmasından mülhem ama asla ona denk olmayacak bir kalbi varoluş ve yaşayış havzasıdır. Hakikat (Kur’an-ı Kerim) “nur” olma hususiyetiyle kalbe, kelam olma hususiyetiyle akla hitap eder, kalbe sirayet etmiyorsa, kalp onu kabul edecek kadar temiz değilse geriye sadece kelami ciheti kalıyor. Bu ihtimalde hakikat tedrisatı zaten muhal… “Nur” insanın kalbine sirayet ediyorsa, kalp onu kabul edecek kadar temizse, hakikat tedrisatı, asla müderrisi Risalet olan hakikat tedrisatına denk olmamak üzere, mümin kullara ihsan edilmiş olan derecede mümkündür.
İşte bu cihetle İslam Tarihi iki mecrada akmıştır; ilim mecrası, tasavvuf mecrası… İslam tarihi, bu iki mecrayı ayrı ayrı alır ama her ikisinin de içinde aktığı müşterek havza şeklinde anlar.
İslam tarihinin kavşak noktaları, ilim mecrası ile tasavvuf mecrasını kendinde birleştiren “muhteşem şahsiyetlerin” çıktığı devirlerdir. Bazen ilim mecrasının zirvesine çıkıp, kelami ilmin tatmin etmemesinden dolayı hakikat (tevhid) tedrisatına yönelen ve tasavvufa intisap eden şahsiyetler bazen de bizzat tasavvuf mecrasından çıkıp, ilmin de zirvesine çıkmakla ve o ilmi mesuliyeti de üstlenmekle vazifelendirilen meşayıh tarafından temsil edilmiştir. Büyük kavşaklar aynı zamanda büyük buhran devirleridir, büyük buhranlardan çıkış, her daim, ilim mecrası ile tasavvuf mecrasını tek şahsiyette cem etmekle mümkün olmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir