İSLAM’A RAĞMEN İYİ DOĞRU GÜZEL ÜRETMEK

Türkiye’deki batılılaşma macerası, batıda üretilmiş bulunan metinlerin birebir tercümesinden ibaret olarak anlaşılmış ve bu anlayış (anlayışsızlık) üzerinden yürütülmüştür. Cumhuriyetin ilk yıllarında mevzuatın tercümesi ile başlayan ve dolayısıyla Kemalizm’in de aslında “tercüme bürosu” gibi çalışmasını temin eden “batılılaşma”, tercüme hatalarındaki aksak ve yanlış metinlerin dahi kutsallaştırılmasına sebep olmuştur. Türkiye’de Kemalizm de dâhil olmak üzere batıdan beslenen tüm felsefi, siyasi ve ideolojik cereyanların “tercüme bürosu” dışında başka bir fonksiyon üstlenebildiklerini söylemek mümkün değildir ve aksini iddia edenlerin bunu ispat etmesi gerekir.

Hayatın altyapısını oluşturacak ve “yaşanmaya değer hayatı”, kültürü ve ahlakıyla beraber harmanlayacak olan “iyi”, “doğru” ve “güzel” anlayışlarını üretebilmek; siyasi, felsefi ve ideolojik hareketlerin turnusol kağıdıdır.

Ülkedeki batılılaşma mecrasının tercüme faaliyeti, batıdaki şablonların olduğu gibi intikalini gerçekleştirmeye matuftur. Aynıyla tercümeyi gerçekleştirmeye çalışan batıcılar, oradaki “iyi”, “doğru” ve “güzel” kavrayışlarını olduğu gibi naklederken, bu kavrayışların seküler (dindışı) zemine veya kaynağa sahip olduğunu biliyorlardı. Biliyorlar ve bunu istiyorlardı. Fakat hayatı dinin dışına taşıma ve temelde ateist (Allahsız) bir anlayış zemininde konaklatma gayretlerinin gerekçesini oluşturan din anlayışları Hıristiyanlıktı. Batıda seküler anlayışın hayatı din dışına taşıma gayreti, Hıristiyanlığın dışına taşıma çabasıydı. Hıristiyanlık aleyhine üretilmiş olan seküler talep gerekçeleri de aynıyla tercüme edildi.

Anadolu topraklarındaki dinin adının İslam olduğu ve Hıristiyanlıkla hiçbir ilgisinin bulunmadığı gerçeği, ne kadar basitti ve ne kadar çabuk öğrenilebilirdi. Hepi topu bir günlük okuma faaliyeti bile İslam ile Hıristiyanlık arasında temel farklılıklar olduğunu ve aslında birbirine hiçbir şekilde benzemediğini anlamaya kafiydi. Bunun anlaşılmasının aşağı yukarı seksen yıl sürmesi ve hala anlamayanların bulunması gariptir.

Batıda, Hıristiyanlık dışında aranan “gerçek”, kilise anti-tezi olmaktan ziyade rasyonalist bir aydınlanmanın aksiyonu halinde, uzun zaman diliminde ve birçok süreçten sonra gerçekleşebilmiştir. Batıdaki seküler gelişmelerin başlangıcında kilise anti-tezi olması fakat gelişme devresinde bir tez haline gelmesi, kilise dışında bir düşünce mecrası olan felsefenin yardımıyla gerçekleşebilmiştir.

Bu nokta fevkalade önemlidir. Kiliseden kaçarken başka bir mecra kadim Yunan’dan beri hazır halde mevcuttu ve kaçışın o mecraya dökülmesi uzun sürmemişti. Kaldı ki kiliseye karşı çıkışın ilk devrelerindeki kaynağı da zaten felsefeydi. Bundan dolayı gelişme devresinde “tez” haline gelebilmesi mümkün oldu.

Türkiye’deki batıcıların tercüme faaliyetlerinde gördükleri kilise dışı hayatın bir aksiyonla üretilebileceğini anlamaları beklenemezdi. İlk ve son anladıkları şuydu; din dışı hayat demek, din karşıtı bir hayattır. Tam bir reaksiyoner hareket… İlk tercüme metinlerinde gördükleri ve sığ idraklerinden dolayı seküler aksiyonu anlamadıkları dolayısıyla son tercüme metnine kadar da bu anlayışlarına sadık kaldıkları görülmektedir.

Türkiye’ye tercüme yoluyla nakledilen batı metinlerini “dine karşı olmak” şeklinde anladıkları için İSLAM KARŞITLIĞINI dünya görüşlerinin tek kaynağı olarak kabul ettiler. İSLAM’A KARŞI OLMAK… İşte bütün mesele ve tüm düşünce faaliyetlerinin ekseni…

Bir şeye karşı olmak, “iyi”, “doğru” ve “güzel”i üretme imkanı vermez. Sadece “kötü”, “yanlış” ve “çirkin” şablonlarını, karşı olunan disipline (mesela İslam’a) atfetmenizi mümkün kılar. Bu ise reaksiyoner olmaktan kaynaklanan zihni zafiyet ve çarpıklığı gösterir. Muhal-farz İslam kötü, yanlış ve çirkinliklerin deposu olsa bile, bir yanlışın teşhisi, sadece o yanlıştan kurtulmayı mümkün kılar ama doğruyu bulmayı garanti etmez. Öyleyse ayrıca “iyi”, “doğru” ve “güzel” anlayışlarını üretmek için ihtiyaç duyulan kaynak ne? Bu soruyu soramazlar zira daha buraya kadar düşünebilmiş (çalışmış) değillerdir.

Önemsediklerini söyledikleri felsefenin bir tespiti var. Hiçbir düşünce sistemi mutlak olarak “yanlış”, hiçbir düşünce sistemi mutlak olarak “doğru” değildir. Bu kavrayış bir disipline mutlak doğruluk atfetmeyi reddettiği gibi mutlak karşı olmayı da reddeder. Batıcıların felsefedeki düşünce sistematiğini kavramamış olmalarından dolayı bu tespiti anlamadıklarını kabul etmemiz gerekiyor. Zira İslam’a karşı oluşları, mutlak karşı oluştur. Bunun manası, İslam’da asla “iyi”, “doğru” ve “güzel”in kırıntısının dahi olmayacağı düşünceleridir. Tarihinin bin yıldan fazlasını medeniyet ile yaşayan İslam’ın hiçbir doğru, iyi ve güzeli muhtevasında taşımadığı kanaati, asla düşünce faaliyeti ile elde edilebilecek bir kanaat olmayıp salt “sapkın iman” ile mümkündür.

İslam topraklarında böyle bir neslin yetişmiş olması, tarihi bir vakadır ve mutlaka özel olarak incelenmesi gerekir. Özellikle de psikiyatr bu konuyu gündemine almalıdır. Bu teşhisin ciddi malzeme ve gerekçelerinin bulunduğunu ifade edelim. Bu topraklarda yaşayan insanların (batıcıların) İslam’a karşı nefretlerinden dolayı İslam’ı öğrenmediklerini biliyor ve din konusundaki sınırsız cahilliklerini görüyoruz. Fakat bu topraklarda ve bu cemiyet ile beraber yaşayan bir kişinin, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisi şerifini duymadığını/duymayacağını anlayamıyoruz. İçtimai örgüyü bu kadar yoğun şekilde dokumuş olan bu ölçünün üstelik de sosyalistler tarafından gözden kaçırılmış olması abes olmalıdır.

Batıcıların bu hadisi şerif ve bunun gibi binlerce hadisi şerifi (çünkü hadisi şerifler bu ülkede atasözü haline bile gelmiştir) duymamış olmaları mümkün değildir. Ne var ki, her iki ihtimalde de (duymuş veya duymamış olmaları halinde) netice aynıdır. Duymamışlarsa, hayatın içinde ve cemiyetin “yaşayan kültüründe” yoğun şekilde dillendirilen yüzlerce hadisi şerifi duymayacak kadar hayattan ve cemiyetten uzak yaşıyorlar. Bu durum psikiyatrik bir durum değil midir? Duymuşlarsa, umursamıyorlar ve İslam’ın hala “kötü”, “yanlış” ve “çirkin” deposu olduğuna inanmaya devam ediyorlarsa, ortada klinik bir vaka olduğu açık değil midir?

Kilise, tarihinin hiçbir döneminde bir medeniyet üretmemiştir. Devlete hakim olmadığı erken dönemlerde bir ahlak üretebilmiş, devlete hakim olduktan sonra ise sadece zulüm üretmiştir. İslam, doğuşundan itibaren bir medeniyet üretmeye başlamış ve ondört asırlık tarihinin son iki asrı dışındaki devresini medeniyet seviyesinde yaşamıştır. Medeniyet inşa edebilmek ve hayatı medeniyet seviyesinde yaşanabilir hale getirmek, öncelikle “iyi”, “doğru” ve “güzel” anlayışlarını oluşturmayı şart kılar. İslam bu anlayışları medeniyet inşasından önce yapmış ve bu kaynakla kendi medeniyetini üretmiştir.

“İyi”, “doğru” ve “güzel”in toplamının hamur teknesinin “ahlak” olduğu ve ahlak oluşturulmadan bu anlayışların üretilemeyeceği malumdur. Tercüme ile ahlak üretilemeyeceği veya nakledilemeyeceği açıktır. Başka bir medeniyetin ahlak anlayışının tercümesi kabilse de bunun tatbikinin imkansız olduğu bilinir. Hiçbir ahlak anlayışı, merkezinden üflenen bir ruh olmadığı takdirde, kitaplardaki metinlerden ibaret kalacağı psiko-sosyal bir teşhistir. Bir medeniyetin ahlak anlayışının metinleri tercüme edilebilirse de “ruhu”nun tercüme edilemeyeceği hakikati, Türkiye için lüks bir bilgidir. Batıcılar için ise asla idraki kabil olmayacak kadar derin bir teşhistir.

Tercüme bürolarındaki teknik ve profesyonel hüviyetli kişilerin, medeniyet ruhunu nakledebilecekleri vehmi, Cumhuriyet Türkiye’sinin en büyük zihni savruluşudur.

Türk milletinin bin yıldan bu yana Müslüman olduğu ve bu sürenin insanın biyolojik genlerini dahi etkileyecek kadar uzun olduğu malumdur. Bu topraklarda yaşayan insanların “iyi”, “doğru” ve “güzel” anlayışlarının deposu ve kaynağı İslam’dır. Tercüme yoluyla nakledilebilecek olanlar arasında ahlak olmadığına göre bu topraklarda İslam’ın dışında “iyi”, “doğru” ve “güzel” anlayışlarını üretebilecek bir ahlak kavrayış ve sistematiği üretilemez.

İslam’a karşı oluşlarını mutlaklaştıranlar ve İslam’ı kötülüğün deposu olarak görenler, tercüme bürolarının faaliyetleri dışında yeni bir dünya görüşü üretemedikleri takdirde klinik vaka olmaktan başka bir öneme sahip değillerdir.

Şerif Mardin’in, Cumhuriyetin “iyi-doğru-güzel” anlayışı üretemediğini söylerken bunun sebebini, daha yeterince zaman geçmemiş olmasına bağlaması komiktir. “İyi-doğru-güzel” bahislerinde temel anlayışlarınız yoksa zaten bir hayat üretemezsiniz ki… Bunlar olmadan üretebileceğiniz hayat, vahşi bir hayattır ve vahşi bir hayattan “iyi-doğru-güzel” çıkmaz. Küçük bir illiyet rabıtasını dahi anlamayan Mardin, “iyi-doğru-güzel” anlayışının hayata mukaddem olduğunu anlamak için batıyı “tek değer” olarak kabul etmekten uzaklaşmalıdır.

HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir