İSLAMCILIK MESELESİ-19- YUSUF KAPLAN’IN “FİKİR DİLİ”-2-

İSLAMCILIK MESELESİ-19-YUSUF KAPLAN’IN “FİKİR DİLİ”-2-
Yusuf Kaplan’ın dilinde dikkat çeken ikinci husus, dil ve fikir bedeviliğidir. Bunun çok ağır bir ifade (itham) olduğunu biliyoruz. İzahlarımız sabırla okunduğunda, hakaret değil, fikirle iştigal ettiğimiz anlaşılır zannındayız.
Yusuf Kaplan’ın, dil bahsinde, “dünya görüşünün dili” ile “zamanın dili” arasındaki farkı anlamadığı görülüyor. Ana dili (İslam’ın has dilini) anladığına dair de pek alamet yok. Dünya görüşünün dili (medeniyet dili) olmadan, zamanın dilini kurma çabası, dünya görüşünden bağımsızlaşma çabasıdır. Yusuf Kaplan’ın, mensup olduğu dünya görüşünden bağımsızlaşma çabasında olduğunu söylemiyoruz, bunu söylediğimizde hakaret etmiş oluruz, zaten bu sebepledir ki, dünya görüşü ile zamanın dili arasındaki farkı “anlamadığını” ifade etmek zorunda kalıyoruz.
Fikir adamı, önce dünya görüşünün dilini inşa eder (veya mevcut dile mensubiyetini izhar eder) ondan sonra “zamanın dilini” inşa etmeye çalışır. Bizzat Yusuf Kaplan’ın terkibi ile ifade etmek istersek, dünya görüşünün dili olmaksızın “zamanın dilini” inşa çabası ve bu dili kullanma gayreti, “çağ körleşmesidir”. Yine Yusuf Kaplan’ın “dili” ile ifade etmek gerekirse, “Müteffekkir, bir çağın adamı değil, bütün çağların adamıdır; bütün çağların vicdanı.” Yusuf Kaplan, ülkedeki eksikliği harikulade teşhis ediyor ama bu teşhisi yapabilecek çapta olmasından dolayı, teşhisinin ilk muhatabının kendisi olduğunu farketmiyor. Konumuz da tam olarak bu…
Yusuf Kaplan’ın teşhislerine bakıldığında, dünya görüşünün dili ile zamanın dili arasındaki farkı anlamadığını söylemek tabii ki zor. Bazı teşhislerinden hareketle, durumun tam aksi istikamette olduğunu izah ve ifade imkanı olduğunu da belirtelim. Fakat kullandığı dile kuşbakışı bakıldığında, bu farkı anladığını, eğer anladıysa gereğini yaptığını söylemek zor.
Yusuf Kaplan’ın inşa etmeye çalıştığı dil, yer yer dünya görüşünün diline atıf yapmasına rağmen, “çağın dilidir”. Daha kötüsü ise, üretmeye çalıştığı dil, çağının münferit dilidir. İşte “dil ve fikir bedeviliği” tam olarak bu noktada tezahür ediyor.
*
Fikir, ya dünya görüşü çerçevesinde (havzasında) imal edilir veya serazat devinir. Müslümanlar için ikinci ihtimal yoktur, ikinci ihtimal, entelektüellerin meşgalesidir. Dünya görüşü havzasında fikir imal etmek için önce mensubiyet ilan edilmelidir. Ki, kullanılan dil, ıstılah, mefhum hangi havzaya aittir, bilinsin. Bu yapılmadığında, kullanılan dil ve mefhumlar, muallakta kalır, her birinin manası münferiden imal-i fikir edenin inisiyatifine geçer. Her medeniyet havzası, kendi mefhumlarını, asırlara sari bir fikir üretimi ile inşa ve ilan etmiştir, bunları yeniden üretmek, keza asırlara sari bir çaba ister, hem de binlerce fikir ve ilim adamının katkısıyla…
Dünya görüşüne mensubiyet, onun mana havzasında gezinmek, fikri o havzada üretmektir. Bunun alameti de, dünya görüşünün dilini ve usulünü kullanmaktır. Dil ve usulü kullanılmayan dünya görüşüne mensubiyet iddiası, komiktir. Dil bahsinin kıymetini bilen fikir adamları içinse hazindir. Dünya görüşünün dil ve usulünden müstağnileşmek, ondan istifa etmenin entelektüel manevrasıdır. Müslüman fikir ve ilim adamlarının böyle bir tuzağa düşmeleri beklenmez.
İslam’ın tarih boyunca kendini ifade etmek için kullandığı birkaç dil (lisan değil) terkedilerek yerine yeni bir dil mi inşa edilecek? Bu sorunun cevabını bilmeliyiz. Çünkü son zamanlarda yeni bir dil bahsi etrafından dolaşan “kırıntı fikirler” mevcut. “Kırıntı fikirler” diyoruz zira mesele üzerinde, kitaplık çapta duran kimse yok. Biz sorunun her iki cevabı için de söyleyeceklerimizi kısaca söyleyelim.
Yeni bir dil inşa edilecekse, bu, zaruret derecesinde ihtiyaç ise, bunu yapmanın ön şartı, Kur’an-ı Kerim’in dilini hazmetmektir. Kur’an-ı Kerim’in lisanı Arapçadır ama dili, Arapça lisan havzasında imal edilmiş “münhasır bir dildir”. (Tespit Haki Demir’e aittir) İslam’ın kendini ifade, izah ve tatbik etmek için daha önce imal ettiği dillerin tamamı (hangi lisan havzasında olursa olsun), bu mihvere bağlılığını en derin şekilde gerçekleştirmiştir. Mesela Osmanlıcada (ki Osmanlıca İslam’ın son ve en yakın dilidir) manası doğrudan Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler (ve tabii ki Sünnet-i Seniyye) tarafından tespit edilen, mana hacmi bu iki asıl ve asil kaynak tarafından doldurulan her mefhum, müktesebattaki silsileyi (yani tarihi çizgiyi) de muhafaza etmek, daha doğrusu müktesebat oluşturmak için, aslına uygun olarak nakledilmiş ve kullanılmıştır. İslam, mana yekununun kahir ekseriyetini veya nispet noktalarını bu mefhumlara yüklemiştir. Kurulacak ve kullanılacak hiçbir dil, o mana haznesine ve nispet ölçülerine aykırı olamaz, böyle bir iddiada bulunamaz, böyle bir tatbikat içine giremez.
Yeni bir dil inşa etmek, on dört asırlık müktesebatı da ifade edebilecek bir mana haritasını yeniden kurmaya çalışmak, hayalleri patlatacak kadar çok sayıda “gerçek fikir ve ilim adamı” kadrosu gerektirir. Günlük tartışmanın dilini oluşturmaktan aciz olduğumuz günümüzde, böyle bir şeye teşebbüs etmek, böyle bir iddiayı üstlenmek biraz patolojik bir hal değil midir? Gerçekten ülkenin “gerçek fikir ve ilim adamı” kontenjanına herkes şöyle bir baksın, bizim zannımızın önemi yok, herkes kendi gördüğü seviye ve sayı ile bu çapta bir dil geliştirme imkanına sahip olup olmadığımızı düşünsün.
On dört asırlık müktesebatı ihtiva etmeyecek, taşıyamayacak, ifade edemeyecek bir dil inşasına teşebbüs edenler, aslında müktesebatı imha etmenin projesini geliştiriyorlar. Aman ha… Böyle bir manevra, hamle, teşebbüs olsa olsa, düşünce operasyonudur, yani mana katliamıdır, yani kıymetlerin imhasıdır. Bu çapta bir hamle, tüm kültür ve medeniyet imhasının, kendi elimizle veya “düşünce ajanlarımız” tarafından gerçekleştirilebilir. Böyle bir hamle, Müslümanlar için dünya savaşı sebebidir.
*
Yeni bir dil inşa edilmeyecekse, zamanın dili inşa edilebilir. Bunun ilk şartı da, “ana dile”, yani İslam’ın hususi dili ile medeniyet diline mensup olmaktır.
Ana dile mensubiyetini, “dilinde” ve fikrinden göstermeden “zamanın dilini” inşa etme çabası, ana yapıdan bağımsızlaşma çabasıdır. Ana dilden bağımsızlaşanlar, sadece dil konusunda değil, her konuda “dağınık” hale gelirler. Dağınıklık her ne kadar “mevzii nizam” ifade ediyor gibi görünse de, bakış açısı, mevzii (lokal) olandan çıkıp da kuşbakışına ulaştığında, nizam değil dağınıklık görünmeye başlar. Mevzii nizam, aldatıcıdır, derinleşemeyenlerin nizami çerçevede kaldığı zannını besler ve içine düştükleri fikir perişanlığından kurtulmalarına mani olur.
Ana dilin ve dünya görüşünün dilinin dışında bir dil inşa etmek, bunu da yalnız başına yapmak, dil bedeviliğidir, çünkü tek kişilik bir dil inşa ediliyordur. Dil tek kişilik olmaz. Tek kişilik dil, aynanın karşısında konuşmaya yarar. Bu durumun sonunun ne olduğu da malum…
*
Yusuf Kaplan, kullandığı dil itibariyle, dilimizin ana haritasına mensup gibi görünmüyor. Mensubiyet meselesini, kullandığı dil üzerinden değerlendirdiğimizi ifade edelim. Niyet olarak mensup olduğuna dair yemin bile edeceğinden şüphemiz yok.
Tek kişilik bir dil oluşturduğunu gördüğümüz Yusuf Kaplan, şunu bilmelidir, bu dil, müktesebat oluşturmaz. Ferdi müktesebat oluşturmamak, fikir hayatını boşa yaşamaktır. Ferdi müktesebat, medeniyet müktesebatının içinde, ona uygun olarak kendine bir yer edinmelidir. Ferdi müktesebatı, medeniyet müktesebatı ile irtibatlandıran ana unsur dil, sonra da fikirdir. Ferdi dil ne kadar hususiyet arzederse arzetsin, ana dilden bağımsızlığını ilan etmemelidir. Ana dilden bağımsızlığını ilan eden “ferdi dil”, münferit bir “mana evreni” oluşturmak durumundadır. Hiçbir ferd, bu çapta bir işi yapamaz, muhal-farz yaparsa, ana dilden bağımsızlığını tescil etmiş olur.
*
Yusuf Kaplan’ın dilinde dikkat çeken üçüncü husus, teklifsiz tenkittir. Kullandığı dil sürekli olarak; “öyle değil, o değil, yanlış, yanlış düşünüyorsunuz, öyle düşünülmez, öyle yapılmaz” türünde, sadece “ne olmadığını” söyleyen, bir türlü “ne olduğunu” söylemeyen bir üsluba sahip. Teklif cinsinden yaptığı en fazla şu; “şöyle yapmalıyız, şu şekilde düşünmeliyiz” gibi kısa teşhislerden ibaret. Teklifleri de teşhis mahiyetinde…
Kabul etmek gerekir ki, gazete köşelerinde tekliflerde bulunma imkanı sınırlı. Bu sebeple de tekliflerini “köşe yazılarında” ifade etmesini beklemiyoruz, bunun yolu kitaplardır. Kitap olarak piyasaya sürmüş olsa, köşe yazılarındaki bu durum anlaşılabilir. Türkiye’deki fikir hayatının en hazin tarafı ise, “kitapsız” fikir adamlarının (kitap telif etmemiş fikir adamları) yüksek perdeden fikir serdetmesidir.
Müslümanların “yeni ve yeniden bir varoluş yolcuğuna çıktığını” söyleyen bir adamdan, kamuoyunun ciddi eserler talep etmesi tabiidir ve hatta zaruridir. Telif edilecek kitabın ise “saf fikir” ihtiva etmesi gerektiği izahtan varestedir. “Araştırma” cinsinden kitaplarla, böyle iddialı laflar edilmeyeceği malum.
Fikir adamları bazen bir mecra buluyor ve orada, sağına soluna bakmadan akmaya başlıyor. Eğer muayyen aralıklarla “nefs muhasebesi” yapmıyor, dışarıdan nasıl göründüğünü umursamıyor, tabii olarak da hakkındaki tenkitleri görmezden geliyorsa, kendi psikolojik evrenine hapsoluyor.
Yusuf Kaplan, fikir derinliği bilinen birisi, derinliğine bakınca, hiç kimsenin, onu, herhangi bir paranteze mahkum edebileceğini zannetmiyorum fakat insanın en büyük düşmanı kendisidir, Kaplan, kendi kendini mahkum etme tuzağına düşmüyordur inşallah. Şeytan, nefs ve aklın büyük tuzaklarından birisidir bu. Doğrusu böyle bir akıbet çok hazin olur, hele de Dücane Cündioğlu’nun halini hatırlayınca.
*
Not; İslam’ın dili, medeniyet dili (dünya görüşünün dili) ve zamanın dili meselesini müstakil bir yazı konusu yaptığımız için burada kısa kesiyoruz. Bundan sonra yayınlanacak olan “İslam’ın dili, medeniyet dili, zamanın dili” başlıklı yazımız okunmadan, Yusuf Kaplan’ın dili ile ilgili tespitlerin anlaşılması biraz zordur, zira kısa tespitlerden ibaret kalmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir