İSLAMCILIK MESELESİ-25-İSİM VE MUHTEVA MESELESİ

İSLAMCILIK MESELESİ-25-İSİM VE MUHTEVA MESELESİ
Bazı köşe yazarlarının isim meselesindeki patinajı, tartışmanın yer yer “isim” bahsinde kilitlenmesine veya yoğunlaşmasına sebep oldu. İsim konusunda oluştuğu görülen hassasiyet yığınağı insan zihninde bazı tedailer uyandırıyor. Tartışmaya sadece isim meselesinden katılanlar, isimlendirmeden dolayı kendilerini mevzilerden uzak tutanlar, sanki cepheden kaçmak için bahane arar gibiler. İsimlendirmenin yanlış olduğunu söyleyenler, bir taraftan muhteva ile ilgili hiçbir şey söylemiyor diğer taraftan sadece bu sebeple kendilerini dışarıda tutuyor. Muhteva ile ilgili bir şey söyleyemezler, muhtevadan dolayı taraf olmadıklarını ilan edemezler, çünkü müktesebatları buna müsaade etmez. Buna rağmen tartışmanın tarafı olmak istemedikleri açıkça görülüyor, ne var ki tartışmanın tarafı olmamayı izah edecek bir bilgi ve fikir sahibi değiller. Onlar da ellerindeki tek malzemeye sarılıyor ve isim meselesinden dolayı cepheden uzak duruyorlar.
Calibi dikkat hususlar ortaya çıkıyor, isim meselesinden dolayı dışarda kalmayı tercih edenler, “isim” ve “isimlendirme” bahsinin muhtevaya nispetle fazla mühim olmadığını kabul edemiyorlar. Neticede ellerinde bulunan tek malzemeyi, en mühim konu haline getirmeye çalışıyor ve onun üzerinden mevzilerini tayin etmeye çalışıyor. Bir de bakıyorsunuz ki, dev bir cephenin küçük bir mevziine, koca bir orduya yetecek yığınak yapmışlar fakat cephenin diğer mevzileri bir ekmeğe muhtaç. Bundan da hiç şikayetçi değiller, gözleri karşı cephede değil, aynı cephenin diğer mevzilerinde, o mevzilerle tartışıyorlar. Karşı cephenin bir kısmı, muhtevaya doğrudan girmemekle beraber, farkında olsun veya olmasın, İslamcılık fikriyatı üzerinden İslam’ı tartışıyor fakat bizim isim takıntılı mevzii sahipleri, bunlara hiçbir şey söyleme hassasiyeti göstermiyor fakat kendi mevzidaşlarına saldırmaya devam ediyor. Dışarıdan bakıldığında görülen bu durumu, içinde yaşadıkları “ruh hali”nden dolayı bir türlü farketmiyorlar.
İsimlendirme meselesini muhtevadan müstakil olarak konuşmak, ne kadar sığ bir yaklaşım. İsimlendirme meselesinin mühim olduğu doğru da, nihai söz, muhteva hakkında söylenir. Nihayetinde “yanlış isim” verilmiş olduğunu kabul etsek bile, muhteva ne olacak? Mesela yanlış isim verilen çocuğu öldürmek mi teklifin? Çocuğu ne yapacaksın, bunu bir söylesen… Aynı Kemalistler gibi, başörtüsü olduğu için okula almıyor, iyi de eğitim gibi bir mesele neye kurban edilebilir ki. Cepheden kaçmak için bahane arıyorlar deme sebebimiz bu, muhteva hakkında hiçbir şey söylemeyenlerin isim hakkında söyleyecek sözü yoktur. İsimlendirmenin yanlışlığını söylemek anlaşılabilir, bunu söyler ve geçersin, varsa teklifini de zikredersin. Bütün bunlarla beraber veya bunlara rağmen muhteva hakkındaki fikrini beyan eder ve tartışmanın uygun tarafında mevzilenirsin. Ama böyle olmuyor, birileri cephe kurarken (cephe isimlendirmesi izah malzemesidir, şimdi buna da takılırlar), “beni niye onuncu takıma veriyorsunuz, ben on sayısını sevmem, cepheye gitmiyorum” demek gibi bir tavırları var. Yahu kardeşim o sayıya denk geldin (yani yirmi birinci asırda yaşıyorsun, isimlendirme daha önce yapılmış), şimdi onunla mı uğraşalım. Adam (kadın) uğraşıyor, üstelik “beni on birinci tabura verin” de demiyor, “ben on ismini sevmiyorum, cepheye de gelmiyorum” diye afra tafralar…
*
Tenkitlerimiz ayrı bir bahis, Hayrettin Karaman Hoca sağolsun, isimlendirme meselesine mesai ayırdı, isimlendirme meselesinden dolayı gevezelik yapanlara, “bazı ilmi mülahazalarla” karşılık verdi. İsimlendirme meselesine konuyu gömüp de, Karaman Hocayı, muhteva yerine bu işle meşgul edenler, memnun musunuz?
Üç yazısını isimlendirme meselesine ayırmak zorunda kalan Hayrettin Karaman Hoca, önce 16.08.2012 tarihinde “İsme değil maksada bakalım” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Çok sarih değil mi, “isme değil maksada bakalım” başlığı bile aslında meseleyi halletmeye kafi gelmeliydi. Karaman Hoca bu yazısında, İslamcılık isimlendirmesinin tarihi şartlarına da atıf yaparak şu hüküm paragrafını kullanıyor.
“Ancak tarihi bir gerçek olarak İslamcılık vardır, onu değerlendirmek bir zarurettir. Ayrıca bugün de müslüman olduğu halde Kaplan’ın tavsif ettiği çerçevede müslüman olmayanlar –belki mevcudun çoğu olarak- vardır. Bize emanet edilmiş olan kâmil müslümanlığı tavzih ve takip eden müslümanlara “islamcı”, edemeyenlere ise “islamcı olmayan müslüman”, “eksikli müslüman” veya fıkıh ve kelam ıstlahlarına göre “fasık ve sapkın” müslüman demenin, dostların uyardığı sakıncaları davet edeceği kanaatinde değilim. Aksine müslümanların “kamil islam aynasına” bakarak kendilerine çekidüzen vermelerine davet işlevini görebileceğini düşünüyorum. Yeter ki, herkes kendi İslam’ını mutlaklaştırıp diğerlerini dışlamasın; tevazu ve şefkat içinde ictihadını sunsun!”
Ne kadar da naif bir beyan… Konuya dikkatli bir gözle bakanlar, isim tartışmasını burada bitirmeli değil mi? Tartışmanın bitmesi bir tarafa, nasıl devam ettiğine bakın. Hilal Kaplan, 24.08.2012 tarihinde yazdığı, “Hz. Muhammed (SAV) İslamcı mıydı” başlıklı yazısıyla Karaman Hocaya cevap veriyor. Yazının başlığındaki haddini bilmezlik ayrı bir konu, isimlendirme meselesinde Karaman Hocayla kıyasıya tartışıyor, muhtevaya da itirazı olmadığını söyleyerek… Hilal Kaplan’ın, isimlendirme meselesindeki keskinliğine bakınca, Karaman Hocanın yazılarındaki muhteva tenkidi ve teklifi için yazdığımız yazılardan utanmaya başladım. Çünkü Karaman Hoca aynı gazetedeki köşe yazarlarıyla bu kadar uğraşmak zorunda kaldığına göre, bizim bahsini ettiğimiz muhteva üretimine sıranın gelmeyeceğini görmemiz gerekiyor. Tabii ki muhteva tenkitlerimiz baki ama piyasanın durumuna bakınca, sanki olmayacak işleri istiyormuşuz gibi geldi.
Karaman Hoca, Hilal Kaplan’ın sert tavır ve tepkisi karşısında, 26.08.2012 tarih ve “Ya isim ya muhteva” başlıklı yazısında, meselenin muhteva olduğunu, muhteva olması gerektiğini ısrarla ifade ediyor. İsimlendirme meselesinde çekincesi olanlara da ciddi bir tepki koymuyor, gayet mütevazı şekilde “olabilir” dedikten sonra, “Tartışmanın adlandırma değil, muhteva üzerinde sürdürülmesinin daha yararlı olacağını düşünüyorum.” ifadesini ekliyor. Bu kadar naif bir tavır karşısında bile mesele çözüme kavuşmuyor, isimlendirme meselesinde ısrar edenler, Karaman Hocanın alicenaplığını anlamıyor ve aynı şekilde devam ediyor. Gerçekten yakışıksız, gerçekten seviyesiz bir durum…
Nihayet Hayrettin Karaman Hoca, artık sabrının sınırına gelmiş olmalı ki, 30.08.2012 tarihli, “Müslüman sıfatı yetmemiş” başlıklı yazısını yazıyor, o yazıda mesele ile ilgili fıkhi ve ahlaki tabirler ve tarifler üzerinden tespitler yapıyor.
“Sıra amele gelince ibadetlerde, muamelatta (buraya bütün siyasi, hukuki, ictimai alanlar girmektedir) ve ahlakta eksikli olan müslümanlar çokça bulunmuş; bu yüzden müslüman sıfatının yanına “salih, takva sahibi, kamil”, “fâsık, facir, günahkâr” sıfatları eklenmiştir.”
Böyle değil mi? “Salih Müslümanlar” yok mu, “fasık Müslümanlar” yok mu? Bunun neyini anlamıyorsunuz?
*
Mevzuu ile ilgili Nurettin Saraylı’nın yazısı ayrıca harikaydı. “İslamcılık tartışmasının “haricileri”-6-İsimlendirme meselesi” başlıklı yazı ve bundan sonra yayınlanan “İslamcılık tartışmasının “haricileri”-8- Hilal Kaplan, “Haddini bilmezlik”” başlıklı yazı dikkat çekici tespitlerle doluydu. Özellikle “iman konusu” ile ilgili tahfif ifade eden yaklaşımlar ve tavırlar çok fena… Hilal Kaplan’ın bu husustaki hassasiyetsizliğine dikkat çekmek şart…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir