İSLAMCILIK MESELESİ-27-BİR TARTIŞMANIN ÖMRÜ NE KADARDIR?

İSLAMCILIK MESELESİ-27-BİR TARTIŞMANIN ÖMRÜ NE KADARDIR?
Bir ülkedeki tefekkür hacmini gösteren alametlerden biri de, orta halli bir mevzuun tartışılma süresidir. Tartışma süresinin yanında muhakkak ki tartışma yoğunluğu ve seviyesi de mühim. Haftada bir yazı yazarak katılan birisi için uzun sürmesi beklenir, günde bir yazı yazarak katılan için ne kadar süreceği ayrıca mühimdir. Neticede, bir mevzuu hakkındaki tartışma yoğunluğu, seviyesi ve süresi, o ülkedeki fikir derinliğini, fikir üretebilme istidadını, fikir adamlarının idrak ve ufkunu gösterir. Üstelik tartışmanın fikri tetiklemesi beklenir, bir mevzuu tartışmasız gündemde tutmak daha zordur. Bir fikir adamının bir mevzuu tartışmaksızın gündemde tutma süresi, onun seviyesini tayin etme bakımından daha sıhhatlidir. Tartışma olmadığı için “saf fikir” imali gerekir ki, işte bu iş en zor olanıdır.
İslamcılık tartışması birçok konuyu anlamamıza sebep oldu. Anlaşılan mevzulardan birisi de, piyasanın fikir imal kapasitesidir. Tartışma eğer bu noktada biterse, muhtevaya bile giremeden bitmiş, hiç kimse bir teklifte bulunamamış olacak. Bayramdan sonra “defteri yeni açanlar”, “derinliğine konuya girecek olanlar” hala meselenin çevresinde dolaşıp duruyor. Bu şekilde bitmez de, aynı seviye ve istikamette devam ederse, yine aynı hüküm caridir zira bu şekliyle devam etmesinde bir fayda umulabilir mi?
Ortada fikir adamı olarak gezinenleri, eserlerinden zaten biliyoruz. Hiç kitap yazmamış olandan başlamak üzere, beş-on kitap yazanı “üstad” olarak caka satıyor. Yüksek perdeden “dır” ve “tır” ile biten hüküm cümleleri kuranlar, tefekkür dünyalarını değil, sadece nefslerini beslemiş insanlar.
*
Bu işin sancısını neden çektiğimizi, çekmemiz gerektiğini izah gerekir mi? Gerekirse şu; İslam coğrafyasının ayaklandığı bir devirde, Allah’ın hikmetine bakın ki herkesin Türkiye’ye baktığı bir zamanda, ülkedeki fikir adamlarının çok daha hacimli ve velud olması gerekiyor. Siyasi ve iktisadi sahadaki bazı başarılarından dolayı gözlerin çevrildiği Türkiye, tefekkür alanında aynı başarıyı gösteremiyor. Umarım İslam dünyasının münevverleri de, halk ve siyasetçiler gibi gözlerini Türkiye’ye çevirmemiş, burada her şeyin hazır olduğu vehmine kapılmamıştır. Durum gerçekten böyleyse eğer, İslam dünyasındaki “büyük dalga”, mevcut rejimleri yıkacak ama yerine İslam’ın her sahadaki nizamını ikame edemeyecek ve yine batılı siyasi malzemelere sarılacak. Gelişmeler böyle devam ederse, Türkiye’deki fikir ve ilim adamları, kaç asırdır beklenen fırsat ve imkanı kendi şahıslarında (kifayetsizliklerinde) heba etmiş olacak ki, hem tarihin karşısında hem de mahşer meydanında “dehşetengiz” bir hesap ile karşı karşıya kalacaklar.
Anlamak (veya anlamamak) böyle bir şey… Anlayanın uykuları kaçıyor, uyuduğunda kabuslarla uyanıyor, anlamayanların uykusu ve horultusu ise bir mahalleyi bile uykusundan edecek derinlikte. Oysa “sırat köprüsü” aynı zamanda dünyada kurulmuştur, bazı devirler vardır ki insanı sırat köprüsünün önüne getirir. Bu gün İslam dünyasında kurulan sırat köprüsü, fikir ve ilim adamları içindir çünkü ümmetin en fazla ihtiyaç duyduğu kıymet, fikirdir. Bu sırat köprüsünü geçemeyenler, ahirettekini geçeceklerini mi zannediyorlar? Fikir ve ilim adamlarının mesuliyeti her devirde ağırdır her devirde sırat köprüsünün eşiğinde yaşarlar ama bazı devirler hususiyet arzeder ki, içinde bulunduğumuz zaman dilimi onlardan biridir.
*
Fikir ve ilim adamı olmak, ateşten bir gömlek giymektir, elinde, elini gevşettiğinde patlayacak olan pimi çekilmiş el bombası tutmaktır. Bu kadar kesif bir dikkat, bu kadar keskin bir teyakkuz halidir fikir adamı olmak… Ülkedeki fikir adamlarının haline bakınca, bir tür saltanat içinde oldukları anlaşılıyor. İşlerinin ne kadar zor olduğunu da anlatamazsınız, çünkü adamlar zaten her şeyi herkesten daha fazla anladığı vehminde. İşte bu halet-i ruhiyetinin ilacı yok…
Bunlara şok tedavisi uygulamak gerekiyor ama ne uygulayacak mercii var, ne de uygulanacak program… Her biri bir çeşit zihni organizasyona sahip, hepsine birden uygulayacağınız ortak bir şok programı bile geliştiremezsiniz. “Öyleyse çare nedir?” diye soranlar için söylüyorum, insan kendi cehdiyle mesuliyetini yerine getirmezse, öyle musibetlere muhatap oluyor ki, aklı patlıyor. Zamanın akış hızı arttı, artık herkesin mesuliyetini hakkıyla yerine getirmesi şart, aksi takdirde herkes birtakım musibetlerle terbiye edilecek gibi görünüyor. Zamanın hızı arttı, bu güne kadar yaşadıkları hayat tarzı kimseyi kurtarmaz.
Durum şu; saray yapmak için malzemeler arsaya hızla yığılıyor. Eğer mimar bir an önce işe başlamazsa, malzemeler üst üste yığılacak ve moloz haline gelecek. Mimar kim? Fikir ve ilim adamları… Nerede onlar? Başka yerlerde sürtüyorlar. Niye? Tüm davete rağmen niye gelmiyorlar? Çünkü rahatları yerinde, çünkü geldiklerinde yapacakları bir şey yok, bırakın sarayı gecekondu planına bile sahip değiller. Bir şekilde isimleri mimara çıkmış, halk mimar olarak biliyor, dolayısıyla da onları çağırıyor. Halk bilmiyor ki, bu zamana kadar bir gecekondu bile inşa etmeyen bu adamlar, aslında mimar filan değil. Saray yapmak için yığılan malzemeler moloz haline geldiğinde her şey anlaşılacak ama çok geç olacak.
Ahlaksız fikir adamı olur mu? Hiçbir insan ve meslek ahlaksız olmaz ama fikir adamı asla olmaz. Çünkü fikrin mahfazası, kaynağı, istikameti ahlakın ta kendisidir. Ahlakın ilk şartı nedir? Kişinin kendini bilmesidir, hacmini, istidadını, neyi yapıp neyi yapamayacağını bilmesidir. Doktor olmayan birinin ahlaksızlık yaparak (yalan söyleyerek) ameliyat masasına geçmesi misalinde ahlakın ne kadar acil ve derin bir ihtiyaç olduğunu anlayan insanoğlu, fikir ve ilim adamları için ahlakın ne olduğunu ve nasıl göründüğünü bilmiyor. Bilmiyor ve soramıyor. Çünkü fikir adamı kisvesindeki ahlaksızlar, zaten konuşma tekelini elinde tutuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir