İSLAMCILIK MESELESİ-29-MUSTAFA KARAALİOĞLU’NUN MEVZİİ TAYİNİ

İSLAMCILIK MESELESİ-29-MUSTAFA KARAALİOĞLU’NUN MEVZİİ TAYİNİ
Mustafa Karaalioğlu, 03.09.2012 tarih ve “Bir İslamcı olarak ben, sen, o…” başlıklı yazısında bir zarureti, bir mesuliyeti yerine getiriyor. Mevziini tayin etmek zorunda kalması, bu tartışmanın ilgi çekici neticelerinden birisidir. Gerçekten bu tartışma bazı hususlarda tayin edici oldu. Yazarların birbirini bu kadar zorladığı başka bir tartışma olmamıştır. Ciddi manada birbirlerini zorladıklarını söylemek zor aslında ama mukayeseli olarak galiba ilk defa bu tartışmada birbirlerini zorladılar. Mustafa Karaalioğlu’nun tartışmaya katılma tarzı, ilgililerin birbirini zorladığını gösteriyor. Zorlamalı mıydılar? İki noktada zorlanması gerekiyordu, muhteva üretimi ve mevzii tayininde…
Ali Bulaç’ın yaptığı bu iki alanda zorlamak mıdır? Önce Ali Bulaç’ın konu ile ilgili yazısına bakalım. Ali Bulaç, 30.08.2012 tarihli, “Bitirenler” başlıklı yazısında şunları söylüyor;
“İslam âlemini sıkı markaj politikalarla kıskıvrak yakalamış bulunan küresel güçler (AB ve Avrupa), ehlileştiremedikleri takdirde İslamcı akımları ötekileştirirler, ‘terörist’ ilan ederler, bu doğaldır, zira ancak seçeneksiz kalması durumunda Müslüman toplumlara boyun eğdirilebilir. Bunun tercümesi İslam’ın Batı’yla uyumlu hükümetlere, küresel ekonomiye entegre olmuş ulusal pazara, ahlaki hayatı paramparça eden bireysel özgürlüklere, dinin kişisel tercihe indirgenip diyanetle sınırlandırılmasına, şirretliğin saldırı ideolojisi olan feminizme, İsrail’in zulümlerine meşruiyet ve hoşgörü sağlamasıdır. 2001 yılında Mustafa Karaalioğlu’nun teşvikiyle Yeni Şafak’ta başlattığımız ve yine bugünkü gibi dal budak salan İslamcılık tartışması sürerken, Cengiz Çandar, Amerika’nın başını çektiği yeni dünya düzenine uyum sağlamayacak olurlarsa, İslamcıların 21. yüzyılın ‘Kızılderilileri’ olmaları ve ‘soyları’nın tükenme ihtimali olduğunu” yazıyordu (14 Ekim 2001, Y. Şafak). (NOT: Mustafa Karaalioğlu, unutmuş olabilir, benimle ve Yalçın Akdoğan’la tam sahife yaptığı “İslamcılık” röportajı ve arkasından kaleme aldığı “Üçüncü nesil İslamcılar” başlıklı yazısını (Y. Şafak, 6 Haziran 2001) bugün sipariş yazılar yazdırdığı Mehmet Ocaktan’a okutsun.)”
Mesele anlaşılacağı üzere son cümle… Mustafa Karaalioğlu’na, Mehmet Ocaktan’a sipariş yazılar yazdırdığı ithamı. Bu ithamın kaynağı, Mehmet Ocaktan’ın, Star gazetesindeki köşesinde, 28.08.2012 tarih ve “Ali Bulaç’ın yazdıkları ‘Hızırla Kırk saat’in bir mısraı kadar etmez” başlıklı yazısı olmalı çünkü Mehmet Ocaktan İslamcılık tartışmasına dair başka yazı (hatırladığımız kadarıyla) yazmadı. Doğrusu Mehmet Ocaktan’ın o yazısı tam bir felaketti. Hem niyet bakımından hem de seviye bakımından… Asla bir fikir yazısı değildi. Fikir yazısı olmaması, Ali Bulaç’a, “sipariş yazı” olduğunu düşündürtmüş olmalı. Sipariş yazı mıydı yoksa Ocaktan’ın inandığı kanaatler miydi bilinmez ama belli olan bir şey var ki, o yazı fikir yazısı değildi.
Mehmet Ocaktan, o yazısından, o yazısının muhtevasından dolayı benim listemde değil. Fikirteknesi camiası olarak İslamcılık tartışmasının dışında ve onun karşısında mevzilenenleri Nurettin Saraylı değerlendiriyor. Mehmet Ocaktan’ın o yazısını da, “İslamcılık tartışmasının “haricileri”-9-Mehmet Ocaktan, karşı cephenin neferi” başlıklı yazısında değerlendirmişti. Mehmet Ocaktan’ın yazısının muhtevasına muvafık bir isimlendirmeyle, “karşı tarafın neferi” başlığını atmıştı. Nurettin Saraylı o yazının sipariş olduğunu söylemiyordu ama teşhisleri de tam isabet kaydetmişti.
Star gazetesi İslamcılık tartışmasına sadece Mustafa Akyol ile girmişti başta. İlerleyen zamanlarda ismini şimdi hatırlamadığım ve ciddiye de almadığım bir profesörün mülakatı ile devam etti. İsmi lazım olmayan profesör, kapitalizmin, İslam’ın öz malı olduğunu söylemek gibi bir hezeyanı İslam’a dayandırmak gafletinde bulunmuştu. Ve nihayet Mehmet Ocaktan’ın o yazısı yayınlandı. Meseleye toplu olarak bakılınca, Star Gazetesi, İslamcılık tartışmasının en kötü mevziini seçmişti. Mustafa Akyol gibi her şeyi birbirine karıştıran “entelektüel hergelelik” bir tarafa, mülakat ve arkasından gelen Ocaktan’ın yazısı, gazete yayın politikasının bir tercihiydi. Yani dışarıdan böyle görünüyordu.
Mehmet Ocaktan’ın berbat yazısı bardağı taşıran son damla oldu ve o damla Ali Bulaç’ın kafasına döküldü. Ali Bulaç doğrudan hedef alınmıştı fakat nişancı çok kötüydü. Ali Bulaç’ın o ithama kızmasını garipsemek ne mümkün. Ali Bulaç’ı biz çok tenkit ettik hala da arşivimizde yazıları var sırasını bekleyen ama Ocaktan’ın yazısındaki sığlık “pes” dedirtecek cinstendi.
Star gazetesinin, gazetenin genel yayın müdürü olmak bakımından Mustafa Karaalioğlu’nun tartışmadaki mevziinin yanlışlığı yeterince tenkit meselesiydi aslında. Karaalioğlu bu konuda yazı yazmamıştı ama gazetedeki pozisyonu, genel yayından mesul olduğunu, yayın politikasının da İslamcılık karşısında mevzi kazdığını gösteriyordu.
Bütün bunlara rağmen Ali Bulaç’ın “sipariş yazı” ithamı doğru muydu? Bu adamlar, köşelerine yansımayan ilişkilere sahipler, kamuoyunda görünmeyen tartışmalar yaşamaları ihtimal dahilinde. Ali Bulaç böyle bir bilgiye sahip miydi, bilmiyoruz. Kabul etmek gerekir ki, Mehmet Ocaktan’ın yazısı üzerine yapılan itham, sağlam görünüyor.
Büyük ihtimalle Mustafa Karaalioğlu Mehmet Ocaktan’ın yazısındaki seviyenin (seviyesizliğin) sağlam bir mevzii kazmaya uygun olmadığını farkettiğinden dolayı açıkça yazı yazmak durumunda kaldı. Ocaktan’ın yazısı ile kurulan mevziin duvarları kartondandı ve surları sağlamlaştırmak için sahaya girmek zorunda kalmış olmalı.
*
Peki Mustafa Karaalioğlu’nun kendisi hakkındaki mevzii tayini nasıldı? İşte bu güzeldi. Ocaktan’ın isim meselesindeki zırvalarına hiç tenezzül etmeden, hatta bazılarının vebadan kaçar gibi kaçtığı “siyasal İslamcılık” konusunu bile baş tacı edişi harikaydı. Kendisinden okuyalım;
“Evvela şunu söyleyeyim, kimliğimi gayet tabii ki “Müslüman” olarak tanımlıyorum. Ama, bugünkü ideolojik klasman gereği bana “İslamcı” denilmesinden de gayet tabii ki memnun oluyorum. Hiç itiraz etmiyorum, etmem de. Benim zihnimde, fikir dünyamda, kendi tanımladığım şekliyle “Siyasal İslamcılık” da fevkalade muteber ve taşınması memnuniyet verici bir sıfattır.”
Mert insanlara meftun olmuşumdur hep. Bu eda çok hoş… Müslüman fikir ve ilim adamlarının, üç kuruşluk itibarlarını korumak için mesela “siyasal İslamcılık” veya benzeri bahislerden nasıl kaçtığını, köşe bucak saklandığını, gündeme geldiğinde karşı cepheye gerek kalmadan kendileri tarafından cüzzamlı ilan edildiklerini görmeye alıştığımız bir ortamda, yiğit tavır çok harika görünüyor. Karaalioğlu’nun mevziini tayin hususundaki net tavrını takdir etmemek kabil değil.
Fakat…
Karaalioğlu bu tavrını ve beyanını, Ali Bulaç tarafından doğrudan itham edildikten sonra neden yaptı? Yani Ali Bulaç o yazıyı yayınlamasaydı, Karaalioğlu’nu açıkça itham etmeseydi bu tavrı koymayacak, mevziini ilan etmeyecek miydi? Tereddüt etmemek kabil değil… Tereddüdü artıdan bir ifade de, yazısının girişindeki şu cümle; “Artık bitmiş olduğunu umduğum İslamcılık tartışmasına…”.
Ne demek bu? İslamcılık tartışmasının açılmasına memnun olmamış, artık bitmiş olmasını da canı gönülden istiyormuş gibi bir hali var. Nasıl bir ruh hali bu? Karaalioğlu, fikri hüviyetinin ifadesi olan İslamcılık tartışmasının yapılmasını nasıl istemez. Varoluşunun sebebi o değil mi, bulunduğun pozisyonun sebebi de o değil mi? Bundan rahatsız olmak izah edilebilir mi? İstanbul’da neler oluyor, gazetelerin bir ucundan tutanlar başka bir evrende yaşamaya mı başlıyorlar?
Bunlarla beraber düşününce “mertçe mevzii tayin eden” yazısını nasıl değerlendirmeliyiz? Amaan, bu adamların ruh halini çözemedim. Sanki bunların hepsinde bir tuhaflık var…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir