İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-12-LEVENT KÖKER SAÇMALIKTA DERİNLEŞİYOR

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-12- LEVENT KÖKER SAÇMALIKTA DERİNLEŞİYOR
Levent Köker, 06.09.2012 tarihli zaman gazetesinin “yorum” sayfasındaki “İslamcılık neden savunulamaz?” başlıklı yazısında, daha önceki yazısının muhteva(!) derinliğini artırma gayreti içine girmekte fakat derinleşme konusunu ancak saçmalamakta gerçekleştirmektedir. Aynı yerde yayınladığı daha önceki yazısındaki tarif saçmalıkları, bu yazısında, “muhteva” saçmalıklarına iyice yoğunlaşmış görünüyor. Neticede anlaşılan o ki, Levent Köker, İslamcılığı değil, o isim altında doğrudan İslam’ı eleştiriyor, bunu da açık etmekten imtina etmiyor. Net bir şekilde İslam hukukunun tatbikinin imkansızlığından bahsediyor. Bu açıdan bakıldığında Levent Köker’in mevzii tam olarak belli de, zaman gazetesi mevziini kamufle etmeye devam ediyor.
Öncelikle Köker’in anlaşılmaz bir İslam Devleti fobisi var. Dünyada faşizmden sosyalizme, kabile anlayışından en saçma ideolojik savrulmalara kadar her tür “düşünce” kırıntısı devlet olabilir, halen de devlet olmaktadır, bunlara mukabil İslam, asla devlet olamaz, devlet kuramaz, olmamalıdır, kurmamalıdır. Bu durumu da açıklama tarzı bir garip, İslamcıların yazılarındaki muhtevadan hareketle İslam hukukunun tatbik edilmesi için “devlet” olmak gerektiği sonucuna varıyor ve bunu da keşif gibi sunuyor. Hangi İslamcı “İslam Devleti” kurulmamalıdır, devlet kurulmadan İslam hukuku tatbik edilmelidir diyor ki. Sanki bunu gizleyen varmış gibi, sıkı şekilde gizlenmiş olan bir sırrı keşfetmiş edalarıyla yazı yazıyor. Mantık silsilesine ve büyük keşfe bakın…
“İslâmcılık, geçen yazımda alıntıladığım gibi, eğer “İslam’ın hayat bulması, hükümlerinin uygulanması, dünyanın her tarihsel ve toplumsal durumunda İslam’a göre yeniden kurulması ideali ve çabası” ise bu mutlaka ve mutlaka bir İslâm devletinin varlığını gerektirir. İslâm’ın hükümlerinin uygulanması” kısaca “İslâm hukuku”nun uygulanmasıdır ki hukuk, devlet olmadan uygulanamaz.”
Türkiye’de eline kalem alan, binlerce yıldır bilinen bazı hususları, yeni keşfediyormuş gibi anlatıyor. Evet, hukukun tatbikatı bir devleti gerektirir. Bu kural, ortalama on bin yıldır böyle, İslam tarihinin tamamında da böyle… Keşfini gözümüze sokmak için kullandığı vurguya bakın; “… bu mutlaka ve mutlaka bir İslam devletinin varlığını gerektirir…”. Üsluptan süzülen edaya bakar mısınız, İslamcılar, İslam’ın hukukunun da tatbik edilmesi gerektiğini söylediklerinde, bunun bir devleti gerektireceğini anlamayacak kadar ahmaktırlar. İslamcıların fikirlerinden “dahiyane” bir tespitle bu neticeye varan (bunu keşfeden) adam, İslamcılara, söylediklerinin ne anlama geldiğini bilmediğini ima ediyor ama farkında değil ki, binlerce yıllık kadim bir kuraldan bahsediyor. Binlerce yıldır bilinen kadim kuralı kendisi yeni öğrenmiş olmalı ki, bunu “ağır vurgularla” gözümüze sokmaya çalışırken, İslamcılar için yaptığı gizli ithama aslında kendinin muhatap olduğunu farketmiyor.
İslamcıların söylediklerinden çıkardığı (keşfettiği) gizli manayı ilan ettikten sonra, doğrudan doğruya İslam Hukukunu (İslamcılığı değil) tatbik etmenin imkansızlığını anlatmaya çalışıyor. Evet, adamın mevzii çok net de, gazetenin mevzii neresi?
Köker’in problem olarak gördüğü olaya bakın;
“…tamamı yine Müslümanlardan meydana gelen ama aralarında İslâm’ın hükümleri konusunda yorum ve uygulama farkları bulunan, “dinî inanç temelleri bakımından türdeş ve hayat tarzı bakımından çoğulcu”, görece farklılaşmış (farklı topluluklardan oluşan) bir toplum düşünelim. Bu toplumda herkes kendi mensup bulunduğu topluluk içinde diğerinden farklı bir hayatı sürdürürken, toplumun tümünü ilgilendiren ortak mes’elelerde tümü için bağlayıcı ve müeyyideli kurallar koyup uygulamak için bir örgüt ve mekanizmaya ihtiyaç duyulacaktır. İşte bu örgüt ve mekanizmaya kısaca “devlet” diyebiliriz ve bu “görece farklılaşmış toplum” düzeyinde toplum ile devlet birbirinden ayrışmış olacaktır. O zaman da şu soru ortaya çıkacaktır: Devlet denilen örgüt kim tarafından, nasıl, hangi kurallara göre kurulacak ve nasıl işleyecektir?”
Toplumun dini ve felsefi inanç, siyasi ve ahlaki düşünce açılarından farklı bünyelere sahip olması, kadimden beri mevcut bir problemdir. Bu problemi günümüz dünyasının sorunu gibi anlatması, kadimden beri bilinen ve kullanılan meseleleri “kendisi keşfetmiş gibi” davranan bir zihni tuhaflığa sahip olmasındandır. İnanç çeşitliliği ve derinliği bakımından tarih çok zengin bir müktesebat sunmaktadır. Türdeşlik denilen vaka ise “ulus” devlet ile başlayan bir-iki asırlık bir hikayedir. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, türdeşliğin sağlanması için milyonlarca insanın katledildiği ve göç ettirildiği dönemin ertesi günüdür. Levent Köker’in, kadim bilgi, kural ve problemleri kendisi keşfetmiş gibi sunmasının sebebi, tarih ve sair alanlardaki cahilliğidir. Bilmediği için keşfettiğini zannediyor.
Paragrafının sonunda, “Devlet denilen örgüt kim tarafından, nasıl, hangi kurallara göre kurulacak ve nasıl işleyecektir?” diye sorduğu soru, son zamanlarda liberal entelektüellerin her konuda sormaya alıştığı “iyi de buna kim karar verecek?” türünden ucuz bir sorudur. Tamam da anarşizmden bahsetmiyorsan kaçınılmaz olarak devletten bahsediyorsun demektir. Devletten bahsediyorsan, o soru sadece Müslümanlar için değil herkes için geçerlidir, sadece İslam hukuku için değil, her hukuk sistemi için geçerlidir. Bu soruyu sadece Müslümanlara (İslamcılara veya İslam’a) sormak, fikir namusu ile nasıl telif edilebilir? Liberaller o soruyu sorarken, gizli şekilde, “kardeşim buna ben karar veririm, sen değil” türünden bir mana ihtiva ettiği ise takip edenlerce malum.
İslam, ilk defa toplumda farklı inanç ve düşünce çeşitleriyle karşılaşmıyor, dünya için de durum böyle. Şu an içinde bulunduğumuz zaman dilimi ve Türkiye de bu problemle karşı karşıya… Levent Köker, mevcut durumun karışıklığını (farklı inanç ve fikir mensuplarının varlığını), herhangi bir hukuk sisteminin tatbik zorluğu olarak görmüyor, sadece İslam hukukunun tatbik imkansızlığını göstermek için kullanıyor. Fikir hilesi anlaşılıyor mu? Batıdan nakledilen (tercüme edilen) hukukun bu çok kültür ve inançlılıkta uygulanabileceğini kabul ediyor fakat İslam hukukunun tatbik edilmesini imkansız görüyor.
Tabii ki bu bir fikir yazısı değil, propaganda yazısı. Fikir yazısı olsa, ülkedeki mevcut problemlerin, tatbik edilecek her hukuk sistemi için aynı derecede kıymet arzettiğini bilir ve meseleyi daha ince bir tetkikle ele alır. Ama öyle yapmıyor, aksine anlayanlar için açık olan bir manevra ile İslam karşıtı bir propaganda yapıyor. Bunu da mütedeyyin yöneticileri olan bir gazetede yapıyor.
Zaman gazetesinin “yorum” sayfasını özellikle takip ediyoruz çünkü o sayfa, İslamcılık tartışmasının haricileri için ana karargah olmuş durumda. Gizlemeye ihtiyaç duymaksızın İslam aleyhine ağır bir propaganda yürütülüyor, İslam tahkir ediliyor, tağyir ediliyor ama yöneticilerinin kılı kıpırdamıyor. İslamcılık tartışması hızlı şekilde “safları” netleştiriyor. Yusuf Kaplan’ın kulağı çınlasın, bayramda yazdığı, Fethullah Gülen’e şikayet ettiği yazılar, gazetede sistemli şekilde yayınlanıyor. Yusuf Kaplan’ın o yazısında Fethullah Gülen’e duyduğu görülen sempati hala devam ediyor mu, merak ediyorum. Veya aynı çağrıyı tekrarlamayı düşünüyor mu?
Levent Köker, yazısının devamında, yukarıda iktibas ettiğimiz paragrafın sonundaki soruyu geliştirmeye devam ediyor. Sürekli soru soruyor fakat soruları tekrardan ibaret ve yanı mantık üzere, “mevcut çeşitlilikte İslam hukuku tatbik edilemez”. Oryantalistlerin asırlarca ürettiği müktesebat, bugün ülkemizde, ismi Müslüman olan insanların elinde “fikir” diye piyasaya sürülüyor. Adam hem İslam cahili, hem batı cahili, hem de batının İslam’a yönelik en büyük projeksiyonu olan oryantalizm cahili. Hangisine yetişeceksiniz, hangisini tenkit edeceksiniz, hangisine cevap vereceksiniz.
Son olarak, birinci yazısı için yazdığımız tenkit yazısında beyan ettiğimiz bir hususa temas edelim. İslam devletinin “çok hukukluluk” tatbikatına sahip olduğu istikametindeki tenkidimize cevap olarak şunları söylüyor Köker;
“Buna, geçmişteki “göreli çoğulculuk”tan farklı olarak “radikal çoğulculuk” diyebiliriz. İşte, böyle bir “târihsel ve toplumsal durum”da, sözgelimi geçmişte “tarıma dayalı hanedanlık/imparatorluk” yapılarında gözlenmiş olan “din/inanç esasına dayalı çok-hukukluluk” benzeri çözümlerin ihyâsını çağrıştıran çözümler mümkün görünmemektedir.”
Neden? Çok kültürlülüğün de ötesinde “çok hukukluluk” tatbikatına ulaşmış, bunun asırlarca tecrübesini üretmiş olan İslam neden bunu gerçekleştiremez? Oysa insanlık tarihinde “çok hukukluluk” tecrübesine en zengin haliyle İslam irfan müktesebatı sahip. Köker’in bahsini ettiği radikal çoğulculuğun tek ilacı İslam’ın çok hukukluluk teklifidir. Batı kaynaklı mevcut hukuk doktrinleri, çok kültürlülüğü yarım asır bile taşıyamamış fakat İslam, çok hukukluluğu bin yıldan fazla bir süredir maharetle tatbik etmiştir. Bu iki müktesebat mukayese edildiğinde, batının, yarım asırdır uygulaya geldiği çok kültürlülükten hızla uzaklaştığı bir dönemde, radikal çoğulculuğun tek ilacı çok kültürlülüktür ve bu sadece İslam’ın muhtevasında ve tatbikat müktesebatında mevcuttur. Evet, sadece bu sebeple bile hem Müslümanların hem de insanlığın tek yolu, tek kurtarıcısı, tek çözüm teklif edeni İslam’dır. Fakat adam, İslam karşıtı propaganda konusunda yeminli ya, insanlığın en derin ve en geniş çözüm teklifini imha etmeye çalışıyor. Sadece Müslümanlara değil, insanlığa da ihanet içindeler. İslam düşmanlığı, öyle kör bir noktaya ulaştı ki, insanlığı da İslam’ın nimetlerinden mahrum etmek için çaba gösteriyorlar.
Eleştirilecek birkaç saçmalık daha var da, adamın seviyesizliğine ve kullandığı propaganda diline sabretmek çok zor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir