İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-15-MUSTAFA AKYOL’UN ŞERİAT ANLAYIŞI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-15-MUSTAFA AKYOL’UN ŞERİAT ANLAYIŞI
Türkiye ilginç bir ülke, o kadar ilginç ki, fikir adamı olarak ortalıkta gezinenler (gazete köşelerini işgal edenler) tam bir zihni kaos içindeler. Zihni kaosun önemli göstergelerinden birisi, batı ile kurulan hastalıklı ilişki. Batı ile kurulan ilişkinin çeşitleri bol, bu yazının konusu ile ilgili olanı ise, İslam’ı bile batıdan öğrenen, batıdaki itibara göre davranan şekli. Batıya iman etmiş, onların her düşüncesine ve kültür formuna anlamadan da olsa sahip çıkanlar, bir çeşit tutarlılık içindeler. Fakat İslam ile ilgili bilgiyi, fikri, itibarı batıdan transfer etmeye çalışanlar var ki, insanın midesi kaldırmıyor.
Bu çeşidin en orijinal misali, Mustafa Akyol’dur. Mustafa Akyol, köşesinde Şeriat ile ilgili iki adet yazı yayınladı, birincisi 30.07.2012 tarih ve “Şeriatın erdemleri” başlıklı, ikincisi 01.08.2012 tarih ve “Şeriatın maksatları” başlıklı yazısı. Birinci yazısına şu girişle başlıyor Akyol;
“Son on yılda “Kopenhag kriterleri”ni çokça konuştuk, tartıştık. Çoğumuz Avrupa Birliği’nin demokrasi ve insan hakları standartlarını içeren bu değerler manzumesinin Türkiye için gerekli olduğunu savunduk. (Ben hala da savunuyorum, çünkü “Ankara kriterleri”ne hayran olamadım henüz.)
Ancak bunu yaparken, yani Avrupa’nın siyasi ve hukuki kriterlerinin ithalini isterken, biraz tuhaf olmuyor da değil insan. “Elin gavuru bunları düşünüp bulmuş da, biz niçin yerimizde saymışız” gibi sorular geliyor akla. “Hiç kimseye işkence yapılmasın” gibi iyi bir fikir, örneğin, niye Avrupalıların aklından çıkmış da, biz ancak onların telkiniyle, baskısıyla, “ilerleme raporu”yla filan işkenceden uzaklaşabilmişiz?”
Kopenhag kriterlerine hayran olduğu için gözü, “elin gavurundan” başka kimseyi görmüyor. Bizim neden onları üretemediğimizi merak eden Akyol, bu merakını gidermek için kendi tarihine ve kültür birikimine dönüp bakma zahmetine katlanmıyor veya akledemiyor. Doğrusu bakmak istese de bakamaz, zira o yabancı dil olarak batı dillerine aşinadır ama mesela kendi kültür birikimini okuyacak bir yabancı dili yoktur. Yoktur derken, aslında olup olmadığını bilmiyoruz ama eğer varsa, neden kendi kaynaklarımızı okumadığını anlamıyoruz. Gerçekten Arapça biliyor da, İslam Hukukunu (fıkhı) ve tarihini okumuyorsa, bilmemekten daha ağır bir kusur işliyor demektir.
Cahilliğin çok farklı türleri var. Akyol yukarıdaki tespitlerinden sonra ilginç bir tavır takınıyor ve şunları söylüyor;
“Bu gibi sorular, son iki asırdır, İslam dünyasındaki okur-yazarların aklını kurcalar durur. Bunlardan bazıları, “bizim medeniyette iş yok arkadaş” diye özetlenebilecek bir kendini-inkar yolunu seçer. Onların tam karşısında yer alanlar ise, Batı’nın emperyalist yönünü öne çıkararak, “insan hakları filan yalan, biz bize yeteriz” diye özetlenecek bir içe-kapanmacılık savunur.”
“Bu gibi soruları” kendilerine soranlar, İslam cahilidirler. Türkiye’de entelektüellerin İslam cahilliği tescillidir, kendi de bunların içinde yer alıyor olmalı ki, bu soruların sorulduğunu zannediyor. Doğru, İslam cahili entelektüeller bu soruları sorabilirler ama birazcık fikir sahibi olanlar için bu sorular çok garip, çok tuhaf, çok cahilcedir. Akyol bunları yazarken, farkında olmadan, içinde bulunduğu kültür havzasını ifşa ediyor, İslam ile birazcık ilgilenenlerin bu sorularla zihinlerini meşgul etmediğini bilmiyor. Bu sorular İslam cahillerinin entelektüel gevezeliklerinden ibarettir.
Şeriat ile ilgili olumlu bir şeyler yazacak ya… Yazının devamında, Avrupa tarihindeki hukuk ve yargı serüvenine dair barbarlıklardan bazı misaller vermiş.
“Sözgelimi, Ortaçağ Avrupası’nda bir sanığın suçlu olup olmadığı nasıl “ispatlanıyor”muş, biliyor musunuz? Ona işkence yapıp mucizeyle kurtulup kurtulmadığına bakarak! Norman ve Cermen hukukunda, örneğin, bir başkasının karısını ayartmakla suçlanan bir adamın masumiyetine, ancak “kızgın bir demiri eliyle tutması ve bundan yara almadan kurtulması” sayesinde hükmediliyormuş. Bir diğer yargı tekniği ise, sanığı ağır taşlarla bağlayıp suya atmakmış. “Eğer masumsa Tanrı onu kurtarır” düşüncesiyle…”
Batıdan iktibas yapmadan yazamayan, konuşamayan, düşünemeyen adam, Şeriat lehine bir şeyler yazmak için batının barbar tarihinden bazı iktibaslar yapmak zorunda hissediyor kendini. Batının tarihi (bu arada hukuk tarihi) iyi olsaydı, Müslüman olmayacak mıydın?
Batının iğrenç tarihinden bazı olayları naklettikten sonra ancak Şeriat (İslam hukuku) ile ilgili bir şeyler yazabilecek kıvama geliyor.
“Buna karşılık, İslam hukukçuları yargı sistemini hiç bir zaman mucizelere dayandırmamıştı” diyor Sadakat Kadri. Aksine, “şahitlik ve deliller konusunda sofistike kural ve kriterler geliştirmişlerdi.”
Öte yandan, “sanık hakları” dediğimiz (ve Türkiye’de hâlâ pek parlak olmayan) ilkeler konusunda da şeriat çok ileriymiş. Kadri’nin ifadesiyle:
“12. yüzyılda [Müslüman Endülüs’teki] Sevilya’da yazılan bir hukuki metin, haksız şiddete karşı gardiyanları uyarmakta, dahası sanıkların ziyaretçi kabul etme ve bir an önce hakim karşısına çıkma hakkını savunmaktadır. Dahası, ‘Devletin hiç bir yetkilisi, bir hakim veya vali izni olmaksızın, hiç kimseyi hapsedemez’ demektedir. Bu, Avrupa tarihinde kaydedilmiş bilinen ilk adil yargılama şartıdır. ”
Nasıl? İşin garip tarafı şu ki, bunları yazdıktan sonra “İlginç değil mi?” diye soruyor. Yani bunları yeni öğrendiğini ilan ediyor, yeni öğrendiği için kendine ilginç geliyor. Bunları öğrenmeden, okumadan önce de İslam ve Şeriat ile ilgili çalakalem yazı yazmaktan imtina etmeyen Akyol, bu bilgileri nerden okumuş dersiniz? Batıda (Amerika’da) yayınlanan bir kitaptan…
Bakmayın siz Şeriat’ı övmesine, yazısının başında da ifade ettiği gibi o, “iflah olmaz bir batıcıdır”. Zaten Şeriat ile ilgili övgüleri de, batıda olduğu kadardır. Ne eksik ne de fazla…
*
İkinci yazısında da aynı kitaptan devam ediyor. Şeriat’ın sorgulama metodu olarak işkenceyi yasakladığını anlatıyor ve benzer bazı tarihi bilgiler veriyor. Nihayet yazının sonunda ilginç bir tespiti var.
“Fikir özgürlüğü, hıfz al-akl [aklın korunması] gereğidir. Şeriatin amaçlarındandır. Fikirler dolayısıyla tutuklamalar Şeriat’a aykırıdır.”
Bence de öyle. Ve onun için “şeriat isteriz” deyip duruyorum…
İfadeye bakar mısınız; “bence de öyle”… Yani Şeriat’ın bir görüşü var, bir de kendinin görüşü var. Haşa şöyle söylemek gibi bir şey; “Allah burada doğru söylemiş”… Veya “İslam burada isabet kaydetmiş”… Ya başka yerde… Veya “sence öyle olmayan bir yer” var mı Şeriat’ta?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir