İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-23-SEKÜLERLEŞME KONUSU-1-

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-23-SEKÜLERLEŞME KONUSU-1-
Etyen Mahçupyan, konuya, 26.07.2012 tarih ve “Seküler dindarlık, yeni merkez ve sağcılaşma” başlıklı yazısı ile giriyor. Konuya girer girmez, çok iddialı tespitler yapmaktan geri kalmıyor. Önce şu sekülerleşme meselesi… Nedense ülkede herkes sekülerleşme sürecinin yaşandığında hemfikir. Bu süreci bazı İslamcılar veya birçok Müslüman fikir adamı da kabul ediyor. Müslümanlara ve İslamcılara gelmeden önce, tüm ülkenin ve toplumun sekülerleşme sürecinde olduğu iddiası ne kadar doğru? Hayatın bir de maddi altyapısı olduğu, bu altyapıyı kurmak, o altyapıda zuhur eden ihtiyaçları karşılamak sekülerleşmek mi oluyor? Bu halk asgari iki asırdan beri fakirdir, fakirlik halinin devam etmemesini istemek, aksine zenginleşmeyi talep etmek, bunun için de çalışmak neden sekülerleşmek olsun? Sekülerleşmek bununla ilgili değil, o başka bir konu denirse, hayatın maddi altyapısıyla ilgili gelişmeleri bundan nasıl ayırmalıyız? İslam ahlakının fakirliği övdüğüne dair yanlış bir kanaat var, bu milletin kültür kaynağı da İslam ve İslam ahlakı olduğu için, zenginleşme çabası, İslam’dan uzaklaşma, hayatı İslam’a göre yaşamama, maddi ihtiyaçlar merkezine bağlanma şeklinde anlaşılıyor olmasın. Din dışı hayat alanı üretmek veya dine ilgisiz bir hayat yaşamak veya biraz dine nispetle fakat daha çok din dışı kaynaklara atıf yapılarak yaşanan bir hayat alanı oluşturmak anlamında kullanılmıyor mu sekülerleşme? Böyleyse neden sürekli zenginleşmeden, ciplere binmelerden, villalarda oturmalardan bahsediliyor? Nasıl oluyor da Müslümanlara cipe binmesi yakışmıyor, villadan oturması abes karşılanıyor, gizliden gizliye, Müslümanların Murat 124 otomobile binmesi, iki oda bir evde oturması arzulanıyor, buna dolaylı işaret eden ifadeler kullanılıyor. Müslümanların hassasiyeti ile ilgili tartışmalar açılması mümkün ama kaliteli mal kullanmak nasıl oluyor da Müslümanları sekülerleştiriyor? Ne zamandan beri kalitesiz ve ilkel mallar kullanmak, fakir ve muhtaç halde yaşamak dini hayat oldu?
Bu konu tabii ki Etyen Mahçupyan’dan önce Müslüman veya İslamcı yazarlar tarafından gündeme getirildi. Müslüman fikir adamlarındaki idrak derinliği, fikirden anlamaya zengin Müslüman tacir ve işadamlarındaki derinlikten daha fazla değil. Zengin Müslümanlar paralarını nasıl harcayacağını bilmek konusunda kültür sahibi değiller ama Müslüman fikir adamları da aynı durumdalar. Çünkü Müslüman zenginleri hoyratça eleştirirken, aslında yerine ne koyacaklarını bilmiyor ve teklif etmiyorlar. Müslüman fikir adamlarındaki zihni savrukluk, Etyen Mahçupyan’ın, sekülerleşme sürecini çok iddialı şekilde dile getirmesine sebep oluyor.
“Türkiye’de daha fazla kişi kendisini ‘dindar’ olarak tanımlasa da, aslında yaşanan temel dinamik sekülerleşme yönünde… Bunun yüzeydeki göstergeleri AKP etrafında yükseldiği izlenen, maddi heveslerden beslenen bir ‘yeni hayat’ arayışı.”
Etyen Mahçupyan, bu tespitleri aslında gözlemlerinden değil, Müslüman yazarların benzer ifadelerinden aldığı ilhamla yazıyor. Müslüman yazarlar, son zamanlarda sürekli olarak zengin Müslümanlarla ilgili ileri geri yazıyorlar. Eleştirdikleri olayların genellikle doğru olduğu tartışılmaz ama o olaylardan hareketle ulaştıkları neticeler felaket yanlış. Kemalistler seksen yıldır Müslümanları fakirlik ve muhtaçlıkla bir tuttu, bu kimliği onlara giydirdi, başörtülü kadınları çaycı ve temizlikçi olarak çalıştırarak bir statü oluşturdu. Bunları yaparken de ayrıca hoyrat ve ahmakça eleştirdi, “bir lokma, bir hırka” anlayışına sahip olduklarını söyledi ve asla zenginliği Müslümanlara layık görmedi. Her nasılsa Müslüman yazarlar bu propagandadan etkilendiler, Müslümanları belirli bir ekonomik sınıfa mahkum ettiler.
Etyen Mahçupyan’ın, İslam’ın iktisadi anlayışını kavramasını beklemeyiz. Müslüman fikir ve ilim adamlarının bile patinaj yaptığı bir alanda, Mahçupyan’ın geri kalması anlaşılabilir bir durumdur. “Fakirliğin küfre yakın olduğunu, sabredenlere ise büyük mükafatlar vaat edildiğini” ifade eden Risalet beyanları, fakirliğin teşvik edildiği şeklinde anlaşılır mı? Fakirlik hali, yıkıcı bir haldir, sabrın tavsiye edilmesi, yıkıcılığını izale etmek içindir yoksa fakirlikte ısrar edilmesi için değil. Aksine, fakirlik tavsiye edilmemiş, fakirlikten kurtulmak için çalışmak tavsiye edilmiştir. Müslüman yazarların “ayarsız” ve nispetsiz düşünce faaliyetlerinin ulaştığı nokta, Müslümanların profillerine zarar vermeye başladı.
Müslümanlarda sekülerleşme temayülü olduğunu söylemek çok zor. Birkaç asırdan beri zenginlik yüzü görmeyen Müslümanların, yeni yeni elde etmeye başladıkları zenginliğin ölçülerini tutturamamaları tabiidir. Uzun süreden beri kültürü olmayan, eskiden üretilmiş olan Müslüman zengin kültürünün de unutulmuş olması, zenginleşen Müslümanların bazı savrulmalar yaşamasına sebep oluyor. Bu bir süreç… Ama sekülerleşme süreci değil, para ile yeniden imtihan olma süreci. Müslümanlar para ile yüzleşecekler, aynı iktidarla yüzleşmek zorunda oldukları gibi. Parayı, paraya ulaşmadan aşma imkanı fevkalade zor, para elde edilecek, onunla kavga gürültü yaşanacak ve dengeye kavuşacak. Bu süreçte bazı kayıpların olması normal, hiçbir süreç (hele de parayla hesaplaşma süreci) kayıpsız atlatılmaz. Kayıpların bir kısmı sekülerleşme sürecine de girebilirler, hatta zenginleşmemiş Müslümanların bir kısmı da sekülerleşme sürecine girebilir. Ama İSLAM, sekülerleşme sürecine müsaade etmez, ne kadar sığ da olsa “secde eden” insan sekülerleşemez, İslam muhakkak bir tarafından sağlam şekilde yakalar.
Etyen Mahçupyan’ın sekülerleşme sürecini İslam’dan bağımsız şekilde değerlendirmesi anlaşılabilir bir durumdur. İslam ile Hıristiyanlık arasındaki farkları anlamamış olanlar, Hıristiyan dünyasında gerçekleşen hadiselerin benzerlerini İslam coğrafyalarında gördüklerinde, “aynı” gelişmenin yaşandığı zannına sahip olabilirler. Ama yanılırlar.
*
Başa dönersek, Müslümanların zenginleşmesinden sekülerleşme sürecine su taşımak kabil değil. Mesele ne kadar çok servete sahip olunduğunda değil, servet (para) ile kurulan ilişkinin mahiyetinde gizlidir. Paranın hakim olduğu kişiler değil, paraya hakim olan kişilerden bahsediyorsak, dünyanın en zengin insanları da olsalar, sekülerleştiklerini iddia etmek mümkün değildir. Müslümanlar, sahip oldukları parayı, sadece kendileri için harcıyorlarsa, sadece dünyevi rahatlıkları için harcıyorlarsa, parayı helal yerlere değil de harama harcıyorlarsa, fakir Müslümanlara ve halka yardım etmiyorlarsa, sekülerleştiklerinden bahsedilebilir. Durum böyle midir? Bu sorunun cevabı iki çerçevede verilebilir. Birincisi doğrudan İslam’a nispetle, ikincisi ise içinde yaşadıkları topluma kıyasla…
Para üzerindeki tasarrufları İslam’a nispetle tam olarak doğru mudur? Tabii ki hayır… Ama her Müslüman para üzerindeki tasarrufunu İslam’a uygun şekilde yapmaya çalışmaktadır. Bunun aksini, hoyratça söylemek çok zordur, çünkü günahkar olmak, İslam’dan çıkarmaz. İslam’ı başka din ve ideolojilerle karıştırmak moda oldu, bunu hem Müslümanlar ve İslamcılar yapıyor hem de batılılar, batılılaşanlar, İslam’a dışarıdan bakanlar… İslam’ın insanı nasıl kavradığını bilmemek, Müslümanlara yakışmıyor. Hıristiyanlık gibi dinlere veya sosyalizm gibi ideolojilere benzemez, İslam’ın insanı kuşatma mahareti, kalbe ve zihne nüfuz etme kudreti bambaşkadır. Müslümanların İslam’a tamamen uygun bir hayat yaşamadıkları doğrudur fakat buna diğer açıdan bakılması da gerekir, Müslümanlar İslam’dan kopamazlar, tamamen ondan bağımsızlaşamazlar, hayatlarının bir döneminde uzaklaşsalar bir döneminde yaklaşırlar, biraz umursamasalar arkasından dert ederler. İslam, kendisiyle biraz meşgul olan insanı (mümini) bırakmaz, iman insanı kendi haline terketmez, uzaklaşır yakınlaşır ama ekseninde kalır. İlk daire ekseninde olmazsa ikinci daire ekseninde bulunur, o olmazsa üçüncü dairede fakat bir şekilde eksende kalır. Arzulanan birinci daire eksendir mutlaka lakin eksende kalmak ayrıca mühimdir. Kaçıncı daireye kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, eksende kaldığı müddetçe, iç dairelere doğru yol alma ihtimalini ve imkanını kaybetmez ve bir müddet sonra da merkeze doğru ilerler. Bunu nereden mi çıkarıyoruz? Seksen yıldır bu ülkede tatbik edilen Kemalizmin Allahsızlaştırma projesine rağmen, halkın ezici çoğunluğunu kendini “dindar” olarak tanımlamasından… Dünyada da böyledir, emperyalistlerin uyguladıkları tüm eğitim ve sair programlara rağmen tüm İslam coğrafyası kendine gelmeye başladı. Niye? Çünkü İslam, ferde ve cemiyete bir şekilde nüfuz ettikten sonra, bir daha söküp atamazsınız, İslamsızlaştırma projelerinizde nispeten başarılı olabilirsiniz ama nihai başarıyı, mutlak İslamsızlaştırmayı gerçekleştiremezsiniz. Yirminci asır bunun pilot uygulaması olmuştur, bir taraftan Marksist eğitim sisteminden geçen Müslüman halklar ateistleştirilememiş diğer taraftan liberal eğitim sisteminden geçirilen Müslümanlar “homo ekonomikus” yapılamamış, Türkiye’de uygulandığı şekliyle de batıya köle yapılamamıştır. Dönüp de dünyaya bakın bakalım, hangi din ve ideoloji, yirminci asrın Marksist ve emperyalist programlarına bu kadar direnebilmiştir? Hem de okuma yazma öğrenme imkanı bile kalmayan Müslüman halkların asırlık direnişi göz kamaştırıcı değil midir?
Kemalist programdan geçen halkın büyük kayıplar verdiği doğru, İslam’ı doğru dürüst tahsil etme imkanı ve müesseseleri bile kalmamış olan ülkemizde, insanların hala yüzde yetmişinin kendini dindar olarak tarif etmesi, programı uygulayanların hedeflerine ne oranda ulaştıklarını gösterir? Halkın İslam’ı doğru anlamadığı ve yaşamadığı meselesi konuşulabilir ama unutulmamalıdır ki, kırk elli yıl önce Kur’an’ı Kerim’i bu halk nöbetçi dikerek ahırlarda öğrendi. Hiçbir dini tedrisat müessesesi ve imkanı olmamasına rağmen, kendini bir şekilde dindar olarak tarif etmesi muhteşem bir zafer değil mi? Halkı, doğru anlamıyor, doğru yaşamıyor diye tenkit etmek ne kadar sığ, hoyrat ve duygusuz bir yaklaşımdır.
Müslümanların topluma kıyasla durumu nedir? Müslümanlar bu ülkedeki en diğerkam, en cömert, en yardımsever camiayı teşkil ediyor. Her türlü yardımı yapanların kahir ekseriyeti Müslümanlardır. Cumhuriyetin baskısından kurtulma, ilk otuz yılı atlatma başarısı Müslümanaların yardımlaşmasıyla mümkün olmuştur. Yüzlerce İmam Hatip Okulu binası, binlerce öğrenci yurdu yapan, on binlerce vakıf ve dernek kuran, bunlarla milyonlarca öğrenciye ve ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatan camia Müslümanlardır. Hala Kemalistlerin yardım kuruluşlarının toplamı, Müslümanların yardım kuruluşlarının bir tanesine denk değildir. Konuşmayı çok seven liberallerin ise bir tane yardım kuruluşu yoktur. Toplumun haritası çıkarıldığında, mesele aslında netleşiyor. Fakat hem Müslüman yazarlar hem de diğerleri tuhaf bir hoyratlık içinde ve toptancı bir yaklaşımla Müslümanlar hakkında ölçüsüz ve izansız ithamlarda bulunmaktan kaçınmıyorlar.
Doğrusu bu yazı Etyen Mahçupyan ile ilgili olmadı. Fakat sekülerleşme konusu bir şekilde incelenmeliydi, Mahçupyan’a denk geldi. Mahçupyan’da sekülerleşmenin olduğunu düşündüğü için, konu burada patladı. Sekülerleşme meselesine ikinci yazıda devam edelim, bir taraftan da sekülerleşmenin iktidar ayarlı boyutuna bakalım.
*
Not: Etyen Mahçupyan’ın yazılarını müstakil olarak değerlendireceğiz. Öncelikle şu sekülerleşme meselesiyle ilgilenmek gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir