İSTANBUL, “ASALET” Mİ “FAHİŞELİK” Mİ?

İSTANBUL “ASALET” Mİ “FAHİŞELİK” Mİ?
Fahişelik; insanın en mühim kıymetlerini üç paraya (miktarı önemli değil) satmasıdır. Bu meyanda fahişelik, genelev kadınlarına ait bir özellik değil, kadın-erkek her cinsten ve statüden insana ait bir ahlaksızlıktır. Para, makam ve benzeri herhangi bir küçük değer karşılığında, asalete ve ahlaka (ve tabi ki şahsiyete) ait hususiyetlerin pazarlanmasıdır. Sanattan siyasete, fikirden kültüre, ticaretten memuriyete (bürokrasiye) kadar yaygın bir kullanım alanı var. Fahişeliği kadınlara ait bir özellik olarak görenler, onu da geneleve (veya genelleştirilen evlere) hapsedenler, fahişeliğin zirvesinde ikamet edenlerdir.
Her mesleğin, her makamın, her alanın fahişelik kuralları farklıdır. Bu durum tabiidir. Farklı şartlar farklı tatbikatları gerektirir. Fakat her fahişelik çeşidinin özü aynıdır; yüksek kıymetleri, üç kuruş karşılığında satmak…
*
İstanbul… Fahişeliğin kırk çeşidini keşfeden, her birini asalet ve şahsiyet olarak pazarlayan soysuzluk kumkuması…
İstanbul, son yüzyıldır (muhtemelen iki yüz yıldır) insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden birini yaptın, öncesinde asaletin imal ve ilan merkeziydin, sonra yozlaştın, çürüdün, çirkefleştin, asaletin kabuğunu, ambalajını, resmini tanıdığın için de fahişeliği o ambalaj içinde piyasaya sürdün. İstanbul son bir asırdır gerçekleştirdiğin devrim, devrimler tarihinde mukayese edilecek bir misali olmayan, derinliğine gerçekleştiği için de farkedilmeyen en büyük devrimdir. İnsanlık, son bir iki asırdır sende mayalanan ve ortaya çıkan devrim gibisine hiçbir yerde ve zamanda şahit olmadı.
Bu devrimden kendini kurtaran çok az sayıda insan var. Yüzyıldır derinleşen devrim, her türlü düşünce ve ahlak sahibine sirayet etti. İslamcısından kemalistine, dindarından laikine, muhafazakarından modernine kadar her tür düşünce sahibi bu devrimin girdabına kapıldı. Tabii ki herkes kendi “fahişeliğini” üretti, tabii ki birbirine benzemiyorlar, tabii ki her biri diğerini fahişelikle itham ediyor ama hepsi de kendi düşünce evreninde kendine has bir fahişelik tarzı geliştirdi.
İstanbul bu gün fikri ve siyasi hareketlerin mücadele alanı değil. Derinlerde bir yerlerde, asalet ile fahişeliğin mücadele alanıdır. Ne var ki bu mücadelenin derinliği, satıhta görülmesine müsaade etmiyor.
Asalet ile fahişelik arasındaki mücadelede her zaman fahişeler avantajlıdır. Fahişelerin her şeyi satma becerisi, her şeyi pazarlayabilme tıynetsizliği, bunları da asalet ambalajıyla piyasaya sürebilme mahareti (bu kelime olmadı ama), asalet karşısındaki avantajlarıdır. Asalet ise ömürlük iştir, bir ömür boyu üretilmesi, taşınması ve muhafaza edilmesi gerekir. Ömrünün ilerleyen safhalarında asaletini satanlara rastlandığı bir dünyada, asaletin bir ömür boyu ayakta kalma şartı, onu fahişelik karşısında zayıf düşürüyor.
Asalet ne kadar geç satılırsa o kadar fazla para ediyor, bazıları da asaleti yüksek pahaya satmak için biriktiriyor. Kırk yaşına kadar, elli yaşına kadar biriktiriyor, o yaşına kadar istikametini şaşmayan, ahlakını sarsmayan birisi, o yaşta satılığa çıkardığı asaletini tabii ki yüksek fiyata satabiliyor. Bunlar, pahası (parası, ücreti) yüksek fahişelere benziyor, her önüne gelenle yatmaması, asalet ve ahlakından değil, fiyatını düşürme endişesinden kaynaklanıyor. Bunlara; “asil fahişe” mi diyorlar?
*
İstanbul, İstanbul… Fahişe fikir adamları(!), fahişe sanat adamları(!), fahişe bilim adamları(!) ile dolu İstanbul… Asırlardır asaletin beşiği İstanbul, nasıl düştün bu hallere? Senin ismin, asalet mefhumunun yerine ikame edilmişti, İstanbul dendiğinde bedihi olarak asalet anlaşılırdı. Senin mümin hamalın, malını taşıdığı zengin gayrimüslimin önünde giderdi. Bir asırdır ise batılı fahişelere “asil hanım” muamelesi yapmaya başladın. İstanbul asaletini kaybettin, bu kayıp sana yeter.
Fahişelerin gözüne inen ilk perde, asalet körlüğüdür. Ne yaparsa yapsın fahişeler asaleti göremezler, bu renk körlüğü asaleti fahişelik çeşitleri içinde aramasına sebep olur. Fikir adamı geçinen bir fahişe, “fikir” yani bir “kıymet” imal edemeyince, fikirlere, kıymetlere savaş açıyor, bazıları ise görmezden geliyor. Kendisi kıymet (fikir) üretemeyince, kıymetleri görme istidadını kaybediyor, gözlerine sokulunca farkeder gibi oluyor fakat gözünü çeviriyor. En sinsi fahişelik türü budur, kimseyle yatmayan ama evde ayna karşısında fahişelik yapanlara benziyor. Kimseyle yatmadığı için fahişelik ithamına şiddetle karşı çıkıyor ama bir türlü asaleti görmüyor. Oysa asalet, asaleti görür, tanır, bilir çünkü onu anlar, çünkü şahsiyetinin muhtevasıdır. Fahişenin fahişeyi göz ufkunda hayal meyal gördüğünde tanıdığı gibi, asil insan asil insanı ufukta bile görse tanır. Ama adam asaleti tanımıyor, gözünün önüne kadar gelen asaleti farketmiyor.
Gerçekten tanımıyor mu? Mayası fahişe olanlar gerçekten tanımaz ama mayasında fahişelik olmayan “asalet budalaları” tabii ki tanır. Fakat gördükleri ve tanıdıkları asaleti görmezden gelme tavrı, sinsi olduğu kadar da şiddetli bir fahişeliktir. Ne var ki bu fahişelik aktif değil de pasif olduğu için keşfi, teşhisi zor. Bu tür fahişeler de zaten fahişeliklerinin keşfinin zorluğuna güvenerek asalet taslamaya devam ediyorlar.
İstanbul, fahişe yatağı İstanbul… Tarihte fahişeliği senin kadar çeşitlendiren bir şehir oldu mu acaba? Tarihte fahişeliği asalet kisvesine bu kadar ustalıkla saran bir şehir kuruldu mu? İstanbul, fahişeleri hareminden atma zamanı gelmedi mi? İstanbul, ifrazatını ne zaman kusacaksın? Biliyorum, bu bir intihar… Lakin İstanbul, sana düşen son asil hamle intihar etmektir, mademki asil bir döl veremiyorsun, intihar et de, asalet, sahtelerinden ve sahtekarlarından kurtulsun, umulur ki başka bir mekanda doğabilir. Sen yaşadığın müddetçe, fahişeliği, asalet kisvesiyle yaşattığın müddetçe, asalet, yeniden doğmak için ana rahmi bulamıyor. Kus, ölürcesine kus, gerekirse kusmak için öl. Öl ve asaletin kendine başka bir ana rahmi aramasına fırsat ver.
Asil insanın çocuğunun asil olma ihtimali, fahişenin çocuğunun fahişe olma ihtimalinden çok azdır. Asalet aritmetik çoğalma imkanına sahipse, fahişelik geometrik çoğalma imkanına sahip. Bu durum, asaletin ve fahişeliğin tabiatından kaynaklanıyor çünkü asalet için ömür boyu fevkalade bir çaba gerekiyor ama fahişelik için hiçbir çaba gerekmiyor. Asalet için bulunduğun halden çıkmak, yükselmek, irade ve ısrarlı olmak gerekiyor, bu büyük bir çabadır, büyük bir hamledir. Fahişelik içinse mevcut duruma uymak kafi… Öyleyse asalet fahişelik ile mücadele edemez. Mücadele etmenin tek yolu iklimini, mekanını, havzasını yani ana rahmini oluşturmak. Fahişe doğuran ana rahmi, asil doğurmaz. İstanbul, on yıllar var ki fahişe doğuruyorsun, yeter artık, rahmini parçala, yırt, yok et, bu kafi değilse kafana sık.
İstanbul, İslam tarihine bak… Şam fahişe doğurmaya başlayınca intihar etti, asalet tohumu Endülüs’e, Bağdat’a hicret etti. Bağdat fahişe doğurmaya başladığında tedavi edilemedi, asalet orayı terketti Türkistan’a hicret etti. Türkistan fahişe doğurmaya başlamadan asalet tohumlarını Hindistan ve Anadolu’ya serpmişti, kendisi fahişe doğurmaya başladığında yok oldu. İstanbul anla, fahişe doğurmaya başlayan ana rahmi ıslah edilemiyor, yok onun tedavisi. Anla İstanbul, anla artık, asaletin hicret edeceği bir mekan kalmadı, sende tutuklu kaldı asalet. Tarihin son asalet rahmi İstanbul, ne zaman anlayacaksın asalet katili olduğunu… Kaçmasına bile fırsat vermedin, imkan tanımadın, zincirledin ayaklarından, mahkum ettin kendine. Anlamıyor musun, senin kucağında çıldırdı asalet.
Hani hatırlıyor musun, asalet merkezlerini almış ve oradaki asilleri kendine taşımıştın, Tebriz, Kahire, Konya, Şam, Bağdat, Buhara… Tüm coğrafyanın asaletini kendine taşıdın, asaletin zirvesini göstermek için… Büyük bir iddiaydı bu İstanbul, hakkını teslim etmek gerek, iddianı yerine getirdin. İddianı yerine getirdin getirmesine de, başka bir asalet mekanı bırakmadın. Dünyanın tek asalet merkezi oldun, bu sebepledir ki sen fahişe yatağı haline gelince asaletin hicret edeceği yer kalmadı. Asaletin zincirlerini çözsen bile gidecek bir mekanı yok artık.
İstanbul, korkarım ki asalet sana aşık oldu. Sanki asalette mi fahişeleşmeye başladı. Ne kadar ürpertici bir ihtimal… İstanbul, fahişe yatağı İstanbul, eğer asaleti sana aşık ettiysen, korkarım ki kıyamet vakti yaklaşmıştır. Kıyamet kopmadan “kendine gel” diyeceğim ama ne mümkün… Kendin yoksun ki kendine gelesin…
*
Hani şairler sana şiir yazardı, hani “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer”di, hani Koca Sinan seni gergef gibi işlemişti. İstanbul, asalet katili İstanbul, tüm asilleri kendine aşık etmiştin de nazlı nazlı salınıyordun. Yoruldun mu asaleti taşımaktan, zordur bilirim asaleti taşımak ama senin mayan asalet ile karılmıştı, sana ne oluyor ki asaleti bir gömlek gibi çıkardın, çırılçıplak geziniyorsun. Vah İstanbul, çıplak kalınca makyaj yapmaya başladın, “asil güzel”din, “makyajlı fahişe” oldun.
Ah İstanbul, fahişeliğine bile dünya hayran. İnsanın dili varmıyor ama fahişeliğin bile güzel. Ama bu daha da kötü çünkü alaka ve itibar gören fahişeyi asalete davet etmek beyhude…
Hey güzel fahişe, bilmez misin asalet nikahtadır, bilmez misin ki fahişeye nikah düşmez, öyleyse neden salınırsın kibirli kibirli… Öl artık, öl ki yeniden doğabilesin.

İSTANBUL, “ASALET” Mİ “FAHİŞELİK” Mİ?” hakkında 1 yorum

  1. Üzerine çökmüş binbir türlü dikitiyle fıtrata küfreden istanbul fahişeliği…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir