KADRİ GÜRSEL “AYDIN” CAHİLLİĞİNİN PROTOTİPİ

KADRİ GÜRSEL “AYDIN” CAHİLLİĞİNİN PROTOTİPİ
Kadri Yüksel, Milliyet gazetesi yazarı… Büyük fikir adamı edalarıyla 08.12.2011 tarihli yazısında, Ilımlı İslamcılara 10 puanlık soru sormuş. Ama bir tafra bir tafra… İyi ki gazetede yazıyor da oradan öğrendik. Yoksa yanına yaklaşmak mümkün olmaz ki, sorusunu duyalım.
Sorunun dibacesi uzun… Abant platformunun “Arap baharından sonra ortadoğunun geleceği ve Türkiye” konulu toplantılarından başlamış, Çırağan sarayı ile ilgili biraz tezyinattan sonra Türkiye’nin Araplara liderlik edip edemeyeceği, Arapların buna razı olup olmayacağı gibi fasıllarda biraz dolaşmış ve nihayet 10 puanlık soruyu sormuş. Soru şu;
“Peki, laik demokrasi olmadan, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Türk, Arap, Kürt, Ermeni vesaire nasıl “eşit ve özgür” olabilir? İşte size “ılımlı İslamcılar”dan tarih önünde cevap bekleyen 10 puanlık soru…”
Soru sorabilir tabii… İslamcılara da sorabilir, başkalarına da… Neticede efkar-ı umumiye bu şekilde oluşur ve fikirlerin müsademesinden bir şeyler çıkar ortaya. Fakat bir problem var.
Kadri Yüksel, soruyu öyle bir eda ile soruyor ki, bu soruyu hiçbir İslamcı cevaplayamaz. Mesele sadece İslamcı fikir adamlarının seviye ve çapıyla da ilgili değil. İslamcı fikir adamları hangi çap ve seviyede olurlarsa olsunlar, cevaplayamazlar. Çünkü konu İslamcılarla ilgili değil, bizzat İslam ile ilgili… Öyle bir psikolojik altyapıyla soruyor ki, İslam’da bu sorunun cevabının olmadığına emin.
İslamcılarla sınırlı bir tavır içinde olsa bir dereceye kadar mazur görülebilir. Fakat İslam’ın bu soruya cevabının olmadığı vehmi, kendi seviyesini izhar eden turnusol kağıdı vazifesi görüyor. Herhangi bir İslamcının cevaplayamayacağı zannı başka bir şey, hiçbir İslamcının cevaplayamayacağı kanaati başka bir şey… Hiçbir İslamcının cevaplayamayacağı kanaati, İslam’ın bu soruya cevabının olmadığı vehmini gösterir.
Bir insanın bu soruyu sorması için neleri bilmemesi gerekiyor? Birincisi İslam’ı bilmemesi gerekiyor. İkincisi bu topraklarda altı asır hüküm süren Osmanlı-İslam medeniyetini bilmemesi gerekiyor. Çünkü sorunun cevabı, nazari çerçevede İslam’da, ameli (tatbiki) çerçevede ise Osmanlı da var.
İslam’ı bilmemesini anlarım. Türkiye’de batılılaşmış her kafa, İslam’ı bilmez. Bilmemek ve öğrenmemek için özel gayret sarfeder. İçinde yaşadığı milletin dinini öğrenmemek makul sayılmazsa da, biz bunu dert etmeyiz. Keyifleri bilir. Fakat Osmanlı, bu ülkede yaşayan her insanın tarihidir. Tarihi birazcık olsun bilmeden “aydın” olunur mu? İslam’ı bilmemesini ideolojik tercih sayıp dert etmiyoruz diyelim ki, tarihini bilmemesini hangi sebeple dert etmeyelim. İnsanın tarihini bilmemesini mazur gösterecek bir gerekçe var mı?
Bu ülkedeki batılılaşmış “aydın”ların, “bu sene kurban bayramı hacca denk geldi” türünden haber başlıklarını (cumhuriyette) hatırlıyoruz. Fatih Altaylı’nın, “öğle namazı şafilerde dört, Hanefilerde beş rekat, bilmediğin işlere burnunu sokma” türünden kapkara cehaletini izhar edişini yakın zamanda gördük. Biz bunlara alıştık. Türkiye’de “aydın” olmanın şartı, İslam’ı bilmek değil, bilmemektir, bazıları için.
İslam’ı bilmelerini ve bilmemek için çaba sarfettiklerini biliyoruz da aynı zamanda İslam hakkında ahkam kestiklerine de çok rastladık. Üç-beş adet farz, üç-beş adet sünnet, üç-beş adet haramı sayamayacak adamların ve kadınların televizyonlarda ağızlarından köpükler savurarak, “Kur’an’da başörtüsü emri yok” diye şeyhülislamlığa soyunduklarını unutamıyoruz. Bunlar o kadar ahlaksız ve o kadar yüzsüz ki, bazen bilmediklerini bildikleri halde bazen ise bilmediklerini de bilmeden istismar için İslam’ı eğip bükmekten imtina etmezler.
Osmanlı medeniyetinde gayrimüslimlerin yaşadıkları hürriyet ve rahat, hala demokrasiler tarafından temin edilememiştir. Hele de cumhuriyet dönemindeki sabıkalar akıldayken, bu türden beylik sorular sormak gerçekten cüret işidir.
Aydın olmak için batılı değerleri ve üretimleri okuyanlar, dini de batıdan öğrendikleri için, Hıristiyanlığın orta çağ uygulamalarını İslam’ın hesabına yazarak, İslam’ı tenkit ediyorlar. İslam’da iman hürriyeti olduğu gibi, demokrasilerden çok daha ileri safhada “inandığı gibi yaşama” hürriyeti de var. İslam’ın iman ve hayat için tanıdığı geniş hürriyet alanını hala en ileri demokrasi bile tanımamış haldedir. İslam, kendi siyasi sisteminde, Müslüman olmayanlara kendi hukuklarını bile tatbik etme imkanı sunmuştur. Bırakın çok kültürlülüğü, çok hukukluluk bile tanınmış durumdadır. Gidin demokrasinin beşiklerinde arayın bakalım bu hak ve hürriyetleri, bulabilecek misiniz?
Tamam bilmemesini dert edinmeyelim de, bilmeden soru sorulur mu? Bilmeden soru sormak, ilköğretim öncesi çocukların işi ve seviyesidir. Çünkü o çağda daha yeni öğreniyor, bir şey bilmiyor ki soruyu bilerek sorsun. Türkiye, bilmeden soru soranların kırk, elli, altmış yaşında olduğu bir ülkedir.
Bu durum sadece Türkiye’ye mahsus değil. Bu durum, müstemleke ülkelerine hastır ve müstemleke aydınlarının özelliğidir. Müstemleke aydını, yabancı toplum ve medeniyetin kültürünü bilir fakat kendi toplumunun kültürünü bilmez. Bir tür “aydın cahilliğidir”.
Aydın cahilliğinin en önemli özelliği, her şeyi bildiğini zannetmesidir. Her şeyi bilen adam edalarında tafra satmaktır. Her şeyi bildiği için soru sormak ona yakışmaz ama kimsenin cevaplayamayacağı zannıyla (bilgiç taslamak için) sorular sorar. Soruyu sorarken edası şudur; “hadi bakalım, cevaplayın da boyunuzun ölçüsünü alalım”. Bu edanın altındaki vehim, sorduğu soruyu kimsenin bilmediğinden emin olmasıdır.
Aydın cahilliğini de bir yere kadar anlarız. Çünkü ülkede her aydın geçinende bu hastalık mevcut. Herkes deli olunca delilik ortadan kalkar ya, o misal… Fakat be adam, bari İslam ile ilgili soruyu İslamcılara sorma. Yani adam tıp biliminden bir şey anlamıyor fakat doktorlara tıp ile ilgili bir soruyu “hadi cevaplayın, cevaplayabilirseniz” edalarında soruyor. Ahmaklığın tarifi neydi, yine unuttum.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir