Kaosun Ortasında İslami Tavır

Birçok dünya görüşü kırıntısının, birçok siyasi yaklaşımın, birçok ahlaki kavrayışın ve teorik temelleri olmayan pratiğin sayısız çeşidi içinde bir dünya görüşünün her alanda ve anlamda doğru tavrını sergileyebilmek hakikaten zor. Çok kişinin bir dünya görüşüne bağlanıp bağlanmama meselesini gündemine almaksızın siyasi savruluşlarla tavır aldığı ve taraf tuttuğu bir ülkede, bir dünya görüşü sahibi olmak daha da zor. Siyasi ve ahlaki tavır alışların bir dünya görüşü temeline oturması gerektiğinin gündeme gelmediği hengâmede, insani varoluş çabasının bir dünya görüşü çerçevesinde gerçekleşmesi lüzumunu anlatmak ayrıca zor. Dünya görüşü temelinden tecrit edilmiş her bahsin, satıhta tartışıldığı ve satıhtaki tavır alışların katliamlara kadar kapı araladığı günümüz siyaset ikliminde, tezatsız bir dünya görüşüne ve istikrarlı bir ahlaka sahip olmak çok zor. En zoru ve dayanılmaz olanı, her alanda kendini gösteren ucuzluğun fikri ve tabi ki aklı iptal etmesidir.
Mesela vatan bahsinin, bir dünya görüşü meselesi olduğu ve dünya görüşünün herhangi bir coğrafyada yaşanmasının mümkün olması ile o coğrafyanın “vatan” haline gelebileceği, zulme uğrayan insanların o coğrafyayı vatan olarak kabul etmesinin hiçbir fikri, zihni, ruhi altyapısı olmaksızın, zulmedilen insanları “vatana sahip çıkmamakla” itham edenlerin cirit attığı bir siyasi iklim, hangi cihetiyle tenkit edilmelidir? İnsanın sahip olduğu hayat anlayışını tatbik edemediği bir coğrafyaya vatan dememesinin fikri gerekçelerinin anlaşılmamasını veya bilerek ihmal edilmesini mi tenkit etmeliyiz? Zulme uğrayan insanların, birinci meselesinin vatan veya başka bir konu değil de zulüm olduğu noktasındaki meselelerin ruhi hiyerarşisinin anlaşılmadığını mı tenkit etmeliyiz? Bir ülkeye hakim olan siyasi rejimin, eline geçirdiği güç ile o ülkenin tek sahibi olduğu iddiasındaki temel siyasi çarpıklığı mı tenkit etmeliyiz?
Vatan bahsini misal olarak almamızın sebebi, büyük kıyametlerin bu merkezde koparılmasındandır. “Sözkonusu olan vatansa her şey teferruattır” gibi facialara kadar ulaşabilen fikri ve siyasi savrulmaların yaşanabildiği bir ülkede, meramımızı anlatacak en önemli misallerden biridir. Ülkede oluşan siyasi kültür istismar merkezli olduğu için “kendi başına kıymet” taşımayan ve aslında muhtevası her neyle doldurulursa onunla kıymet kazanması mümkün olan mefhumlar üzerinde devasa yığınaklar yapılıyor. Vatan meselesi gibi mesela kavim meselesi de (Türk veya Kürt) aynı mahiyete sahiptir ve aslında bunlar birer mahfazadır. Bir insanın Türk veya Kürt olması, yalnız başına ne ifade edebilir ki? İnsanın sahip olduğu kıymet, mensup olduğu ahlaki anlayış ve o ahlakı kuşanma derecesi değil midir? Bir bardağa zehir de doldurulabilir ilaç da doldurulabilir. Kıymetli veya kıymetsiz olan bardak değil, içinde bulunan ilaç veya zehirdir. Bardağı, içinde ne bulunduğundan veya içine ne konulacağından bağımsız olarak tartışan insanların fikri seviyesi ve akıl yaşı her nedense gündeme gelmemektedir. Tartışılması gereken bardağın içindeki “muhteva” olmasına rağmen, sadece bardağın tartışılmaya başlanması, aslında tüm tartışmaları durdurmalı ve öncelikle “akıl bahsi” tartışma gündemine alınmalıdır. Zira bardağı tartışmaya başlayan insanların akıl yaşı çok küçük (çocukluk çağında) olduğu için o insanlarla tüm ülkeyi ilgilendiren siyasi meselelerin tartışılması komiktir. Bu akıl yaşı, bardağa kıymet atfettiği için, plastik bardakla bal şerbeti içmek yerine altın bardakla zehir içmeyi tercih edebilecek durumdadır.
İçinde yaşadığımız kaosun tayin edici özelliği, siyasi fikir farklılıklarından daha çok, akıl yaşı ile ilgilidir. Yaşı sekiz olan bir aklın içine ne boşaltırsanız boşaltın, ondan çıkan netice aynı oluyor. Hakikaten sekiz yaşındaki bir aklın içine İslam’ı da boca etseniz, Kemalizm’i de boca etseniz, Marksizm’i de boca etseniz ondan sadır olan aynı seviye (seviyesizlik) oluyor ki, Müslümanların bu noktayı gözden kaçırmaması gerekir. Müstakil bir İslami tavır, öncelikle yüksek bir akıl inşası ile ancak gerçekleşebilir.

*

İki kere ikinin dört etmesi, cebirin temel kabulüdür ve bunun ispatı yoktur. Her alandaki temel kabuller zaten (bilimler de dahil) ispat bahsi değil kabul (bir manada iman) bahsidir. İspatı olmadığına göre bunun reddi mümkündür ve başka bir neticenin meydana geleceğini kabule mani bir durum yoktur. Bu durum her insana, iki kere ikinin dört değil de mesela üç veya beş veya altı v.s. olduğunu kabul imkânı verir. Bu imkânı bir şekilde anlayan veya anlamadan başkalarından görerek kullanmaya başlayan insanlar, “iyi de o senin düşüncen, ben öyle düşünmüyorum” diye söze başlıyorlar. İşte akıl ile fikrin arasındaki bağın koptuğu nokta tam burasıdır.
Herkesin farklı fikrinin olması mümkün ama şartları var. İki kere ikinin dört etmediğini, mesela üç veya beş ettiğini iddia etmek kabildir. Fakat bu temel üzerine bir matematik sistem inşa etmek şartıyla… Bir sistemin temelindeki kabullerin reddi, yeni kabullerle yeni bir sistem inşasını şart kılar. Aksi takdirde ortaya çıkan durum şu olur; satarken iki kere ikinin beş ettiğini, alırken ise iki kere ikinin üç ettiğini iddia eden dolandırıcılar piyasayı işgal eder. “O senin fikrin, benim fikrim şu” diye başlayan cümleleri kuranların, sistematik düşünce kudretine ve çabasına sahip olmadığı bir fikir piyasası, fikri tartışmaya değil, dolandırıcılığa imkan sağlar. Fikir dolandırıcılığı… Memleketin basınında, üniversitesinde ve siyaset alanındaki birçok insana bakıldığında “fikir dolandırıcılığına” az veya çok bulaşmış olduğu görülür. Birçoğu bu bataklığın içinde debelendiğinin de farkında bile değil…
Fikir adamı, ilim adamı ve muharrirlerin çoğunluğu, herhangi bir bahsi, ortasından ele alıyor ve satıhta değerlendirmeler yapıyor. Konunun illiyet rabıtasını takip ederek bidayetine (başına) gitmediği gibi, ihtimaller alemini tarayarak konunun müntehasına ulaşma çabasına da girmiyor. Aslında bunu yapamıyorlar. Kolay olanı tercih mi ediyorlar yoksa kolay olana mahkumlar mı, insan karıştırıyor. Bir tutam bir konudan, bir tutam alakasız başka bir konudan alarak çorba yapıyorlar. Aralarındaki irtibatın kurulamaması da, fikirlerine sözüm ona “orijinallik” katıyor. “Bir deli kuyuya bir taş atar, kırk akıllı çıkaramaz” türünden misaller, hayatın her alanında, her gün yaşanıyor.
İnsanların zihni organizasyonları, böylesine savruk düşünce ikliminde gerçekleştiği için, bu durum fark edilmiyor. Böyle bir zihni savrukluğunun ve böyle bir fikir piyasası dağınıklığının en büyük zararı ise, “sistem çapında fikir üretimine” mani oluyor. Bu çapta fikir üretim çabalarının da kıymetini ve itibarını yok ediyor.

*

Dünyanın medeniyet krizine girdiği, yeni bir medeniyet inşasını gerçekleştirecek İslam dışında hiçbir kaynağın bulunmadığı vasatta, Müslüman münevverlerin ve mütefekkirlerin, “sistematik düşünce maharetine” kavuşmaları ve sistem çapında fikirler üretmeleri lüzumu açıktır. İslam’ın hukuk nizamı, İslam’ın siyasi nizamı, İslam’ın içtimai nizamı, İslam’ın iktisadi nizamı vesaire gibi temel bahislerde sistem çapında fikirler üretilmediği takdirde, günlük siyasi gelişmelerle ilgili düşünce kırıntıları ile meşgul olmak kaçınılmaz olacaktır. Sistem çapında fikir üretilmediği takdirde, mevcut siyaset ve fikir kırıntılarını veri olarak almak mecburiyet haline gelmektedir. Bu durumda Kürt meselesinde Müslümanların nasıl bir çözüm teklifi sunduğu/sunacağı bahsi, mesela Kemalizm’den bağımsızlaşamamaktadır. Kaosun ortasında İslami tavır, sadece İslam’ın her alanındaki sistemlerin bu günün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde üretilmesi halinde mümkündür. Aksi takdirde, bir tutam demokrasi, bir tutam ahlak, bir tutam fikir kırıntısı ile yapılan çorbanın lezzetinden bahsetmek, İslami tavır veya fikir adamlığı olarak görülmeye devam edilecektir.

HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir