KEMALİZMİN PESPAYE ARTIKLARI

KEMALİZMİN PESPAYE ARTIKLARI
*Gericilik, KTCÖ’nün lügatinde, İslam’ın kod adıdır
Bu ülkede, 1923 yılından itibaren Kemalist Türkiye Cumhuriyeti Örgütünün (kısaca KTCÖ) dilinde ve lügatinde, “gericilik” ve “irtica” İslam’ın, “gerici” ve “mürteci” ise Müslümanların kod adıdır. Doğrudan İslam ve Müslümanların ismini zikredemeyen, buna cesareti ve dürüstlüğü kafi gelmeyen KTCÖ, tüm dil sahasında gerçekleştirmeye çalıştığı “uydurukça” ucubesini, propaganda dilinde ve özellikle de şifreleme meselesinde de tatbik etmeye çalışmış, ne var ki günümüzdeki neticelerine bakınca, hem dil bahsinde hem propaganda bahsinde hem de şifrelemede mağlup olduğu anlaşılmıştır. Gericilik ithamıyla muhatap olan Müslümanların uzun zaman “hayır, biz gerici değiliz” diye yırtınmalarından güç ve cesaret alarak devam ettirdiği bu ahlaksız dili, kamuoyunun büyük bir kısmı bıraktı.
Son yıllarda KTCÖ, millet nezdindeki gayrimeşru resmiyetini kaybetmeye, örgüt isminin kısaltmasının ortasındaki harflerin ifade ettiği Türkiye Cumhuriyeti hızla dönüşmeye başladı. Türkiye’de devletin Müslümanlar tarafından hızla işgal edilmesi, KTCÖ tarafından farkedilmiş, devlet cihazı ellerinden kaymaya başlayınca kendileri de yeraltına inmeye başlamışlardır. Derin devlet diye nam salmış yapıları ifade etmek için kullanılmaya başlanan “Ergenekon” isimlendirmesi aslında doğru değil, doğru isimlendirme, KTCÖ’dür. Artık KTCÖ, illegal hale gelmiş, doksan yıldan beri millet nezdindeki gayrimeşruluğuna resmi gayrimeşruluk da eklenmiştir.
Kemalizmin pespaye artıkları olarak muhtelif mahfillerde toplanmaya başlayan örgüt bakiyesinden bir gurup, “Bilim, Kültür ve Politika” sıfatlı, “Bilim ve Ütopya” isimli bir mevkutede hezeyan saçmaya devam ediyor. Bu tuvalet kağıdı tomarının mart ayı kapağı ise, “Gericiliğin Üstadı Necip Fazıl” başlığını taşıyor.
Yok olmanın eşiğine gelen, kanalizasyon kavşaklarında karargahlar ve barikatlar kurduğunu zanneden, üzerlerindeki ve çevrelerindeki pislikleri ve pis kokuları da çevreye yaymak için bir dergide toplanan tefekkür fakiri garibanları neden muhatap aldığımızı merak ediyorsunuzdur. Tabii ki muhatap almıyoruz, onlara yapılabilecek son iyilik, ölüm anında istedikleri kadar çırpınma, bağırıp çağırma, sağa sola küfürler savurma hürriyeti tanımaktır. Biz bu kuduz naraları doksan yıldır tanıyoruz, son zamanlardaki naralanmalarının ölümle pençeleşen canlıların çığlıkları olduğunu biliyoruz, zaten doksan yıldır ilk defa, yok olmanın öfkesi ve hırsıyla bağırdıklarını bildiğimiz için de, zevk aldığımızı itiraf edelim.
Muhatap almıyorsak bu yazı nedir? Muhatap almıyoruz tabii ki, buna rağmen bu yazıyı yazmamızın sebebi, bazı fikirlerimizi beyan etmemiz için vesile arayışıdır. İkinci sebebi ise KTCÖ’nün, artık son nefeslerini verdiğini, naralarının fikirden (veya felsefeden) kaynaklanmadığını aksine ölüm çığlıkları olduğunu tespit ve ilan etmektir. Müslümanlar artık, KTCÖ’nün “ne dediğini” umursamadan ve ona karşı kendilerini savunan bir pozisyona düşmeden, zevkle ölüm çığlıklarını dinlemek için bu tür kağıt israfı mevkuteleri okuyabilirler. Bu kağıtların israf olmamasının tek yolu, Müslümanların, onları okuduğunda, ölüm çığlıklarını dinleyerek keyiflenmeleridir. Tam olarak bu bakış açısını ilan etmek için bu yazıyı yazıyoruz, bu yazıyı yazmak için de o derginin malum sayısından daha iyi malzeme olmazdı herhalde.
*Gericiler ilericileri yendi!
Necip Fazıl’ı neden gündemlerine aldılar? İşte kritik soru bu… Bu sorunun ipuçları, Üstad hakkındaki yazılardan birini yazan Prof. Dr. Taner TİMUR’un şu ifadesinde mahfuz…
“Kuşkusuz AKP liderlerinin Necip Fazıl hayranlığı ve düşünürün en köktenci ifadelerine çekincesiz gönderme yapmaları şaşırtıcı ve kaygı vericidir. Fakat daha da kaygı verici olan kamuoyunun bu konudaki duyarsızlığı değil midir? Bunu nasıl açıklayacağız? Böylesine bir “kuzuların sessizliği” bu ülkede nasıl egemen olabildi?”
Profesörün, hayret ve şikayet ihtiva eden bu ifadelerinin altındaki gerçek şu; “Nasıl olurda, biz aydınlanmış, bilimin peşine takılmış, ilerici kişiler, beyni örümcek ağıyla kaplı gericiler kadrosu olan Müslümanlara mağlup olduk?” Son yıllarda kamuoyu önünde konuşmadıkları ama dost meclislerinde de başka bir konu konuşamadıkları mesele tam olarak bu. Gericiler ne yaparsa yapsın asla ilericilere galip gelemezlerdi. Doksan yıllık ezberleri olan bu husus, adamlarda “iman” haline gelmişti. Şimdi imanları sarsılıyor, iman ile gerçek arasında bocalıyor, ne düşüneceklerini, ne yapacaklarını bilemiyorlar.
Konu, basit bir ezber meselesi olmaktan çok ileride… Gericilerin galip gelmesi, herhangi bir savaştaki mağlubiyete benzemiyor, doksan yıldır taptıkları ideolojik putların kendilerini aldattığı hissine kapılıyor, ne tür bir akıl oyunuyla karşı karşıya olduklarını çözmeye çalışıyorlar. Recep Tayyip Erdoğan’ın, Üstadın talebelerinden biri olduğunu söyleyerek, bir taraftan Akparti tenkidi geliştirmeye çalışıyorlar, diğer taraftan da gizli gizli arkasında Necip Fazıl gibi bir “ideolog” olmadan bunları yapamayacağını düşünüyorlar.
Gericilerin ilericileri yenmiş olması, herhangi bir bilgi ezberi değil, adamların iman ezberini bozdu. Şu anda içinde debelendikleri çukur, varoluş krizidir. Gericilerin ilericileri tepelemesi, binlerce yıllık felsefeyi, felsefenin diyalektik işleyişini, tarihi materyalizmi, bilimsel sosyalizmi ila ahir yerle bir etti. Öyle bir zihni, akli, fikri buhran içine düştüler ki, son yıllarda, tüm varlık, insan, hayat bahislerinin temelinde gizli tek sır, “gericilerin ilericileri nasıl alt ettiği” sorusunda cem olmuştur. Bu sorunun cevabını merhum Üstad da aramaları ise, “konuşana değil, konuşturana bak” cinsinden bir isabet halidir.
*
Bu arada bir hususu hatırlatmamız gerekiyor; yazı dilimizin ahlaki seviyesi, muhataplarımızın ahlak seviyesiyle mütenasiptir. Bu hal bir mecburiyettir zira Allah ve Resulüne savaş açanlara karşı Müslümanların nezahet, nezaket ve zarafet mükellefiyeti yoktur.
Bir hatırlatma daha; fikir namusuna sahip, fikir adamı ahlakına malik birileriyle, sohbetten tutun münakaşaya kadar usul ve edep çerçevesinde konuşuruz. Varlık, insan, hayat gibi temel bahislerde, zaman, mekan, ruh gidi derin mevzularda, oluş ve varoluş gibi esaslı konularda, ontoloji, epistemoloji gibi vazgeçilmez meselelerde uzun nefesli sohbetlere varız. Üstad ile ilgili kullandıkları doksan yıllık propaganda dili ve hayasızca ithamlar bir tarafa, Cumhuriyet döneminde başka “ideolocya dokuyan” adam olmadığı malum değil mi? Bunların hali, hamile olmadığı halde doğurmak için ıkınan, tabii olarak dışkıdan başka bir şey çıkaramayan, dışkısına da “nur topu bebek” muamelesi yapan şaşkınların misali… Fikre hamile kalamayanlar, orijinal fikir imali için ıkınmaya başladığında ortalık hezeyandan geçilmiyor.
EBUBEKİR SIDDIK KARATAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir