KEŞİF

KEŞİF

(Terkip ve İnşa dergisi 18. sayı)

İdrakten maksat, keşiftir. Keşfedilen bir mananın idraki de, idrak eden tarafından yeniden keşfetmektir. Bu sebeple idrak keşiftir, keşif idraktir. Bir insanın idrak sahibi olduğunu anlamanın en kestirme yolu, yeni bir mana ve hikmet keşfetmesidir. Çok büyük, derin ve kıymetli keşifler olması gerekmez, yeni bir şey söyleyebilmesi, yeni bir cümle kurabilmesi, yeni bir tatbikat getirebilmesi kafidir.
Yeni bir şey söylemek büyük bir hadisedir, nefsin en çok hoşlandığı meseledir. Bu sebeple bir hikmetin keşif ve telifi, Müslümanlar için kadim müktesebata sadakat şartına bağlıdır. Kadim müktesebatın dışına çıkmak, yeni bir şey söylemek değil, İslam’ın bilgi evrenini terk etmektir. Keşif meselesi bu cihetten çok kritiktir ve tehlikelidir.

Osmanlının son zamanlarına gelindiğinde kadim müktesebatın muhtevası ve eser sayısı o kadar artmıştı ki, onu tahsil edip bitirmek, sonra da yeni hikmetler keşfedip ifade etmek insan ömrünü defalarca aşar hale gelmişti. Bu sebepledir ki şunu söylediler; “Gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı”. Oysa söylenmedik söz vardı ve kıyamete kadar da olacaktı.
Osmanlıda medresenin ezber ve tekrara mahkum hale gelmesinin bir sebebi, kadim müktesebatı tahsilin insan ömrünü aşmasıysa diğer sebebi de, yeni söz söylemekteki tehlikenin farkında olmalarıydı. Hem kadim müktesebata sadık kalmak hem de yeni söz söylemek zordu. Kadim müktesebata tam anlamıyla sadık kalmak için onu tamamen tahsil etmek gerekiyordu, o ise insan ömrünü aşıyordu. Kadim müktesebatın tamamını tahsil etmeden yeni söz söylemek ise sadakat problemini doğuruyordu. Vesselam bir fasid daireydi ve o daire içinde tekrara girilmiş ve çökmek mukadder hale gelmişti. Çünkü ezber ve tekrar başladığında idrak ve keşif biterdi.
*
Bugün yaşadığımız hadiseler çok hoyrat… Hakikat kaygısı olmayan bir sürü serseri, yeni söz söylemek için dini tahrif ediyor. Oryantalist kaynaklara hayran olan gönüllü ajanlar, kadim müktesebatı inkar etmekte birbiriyle yarışıyor. Kimlerden bahsettiğimiz anlaşılıyor olmalı; modern selefiler, mealciler, Sünnet inkarcıları, Peygambersiz din uyduranlar ila ahir…
Türkiye, oryantalist Mustafa İslamoğlu’nun hezeyanlarıyla, Ehl-i Sünnetin sadece tekrarcısı Cübbeli Ahmet Hoca arasındaki paranteze sıkıştı. Cübbelinin tüm faaliyeti (ve konuşması) tekrar etmek, oryantalistin her sözü dinin tahrifine dönük… Kadim müktesebata sadık olanlar kaşif değil, oryantalistler ise hezeyandan başka bir şeye malik değil.
*
Fikirteknesi külliyatıyla birlikte anladık ki, kadim müktesebat ne kadar muhteşem olursa olsun, insanın ve hayatın “taze bilgi” ihtiyacı mütemadidir. Çünkü insan ve hayat değişiyor, çünkü insan ve hayat taze, çünkü insan ve hayatın gıdalarından birisi de (her ne kadar unutmuş olsak da) bilgidir. Taze bilginin de kadim müktesebatın devamı mahiyetinde olması şarttır. Çöküşümüzün sebebi de burada, yeniden dirilişimizin merkez mevzuu da burada aranmalıdır.
*
Ezber ve öğrenme safhalarını saymaya gerek yok, esas süreç idrakle başlar. İdrak safhasına ulaşan bir insan, ilmi ve fikri sahada artık keşif sahibidir. İdrak sahibi insanın tecrit istidadı da varsa artık kaşiftir. Birtakım keşifler yapmak başkadır, kaşif olmak başkadır. Kaşif, her tefekkür faaliyetinde yeni hikmetler keşfeden insandır.
İdrak (yani tefekkür) faaliyeti usule bağlanmış, tecrit güzergahı bilinmiş ve anlaşılmış olduğunda keşif; İslam’ın bilgi evreni içinde gerçekleşir. Mesele keşifte değil, mesele idrak usulü ve tecrit güzergahındadır. Tefekkür (idrak) usulü sıhhatli ve muhkemse, tecrit güzergahı da doğruysa yeni hikmetler keşfedilmeye başlanır.
İdrak ve tecrit istidadı olan talebelere tatbik edilecek hususi talim ve terbiye, hem kalbi ve zihni evreni İslami tefekkürle teçhiz hem de o tefekkürün istikametini nihai menzil olan tevhide rapteder. Bunun neticesidir ki keşif mümkün ve sıhhatli olur.
*
Keşif safhası, tedrisat sürecinin mahsul dönemidir. Keşfin derinliği, miktarı ve sıhhati, tedrisat süreçlerinin doğru ilerlediğini gösterir. Bu manada keşif safhası, talebenin imtihanıdır. Öncelikle keşfin kendisi, imtihanın ilk geçer notudur, keşif yoksa talebelik devam ediyor demektir. Sonra keşfin miktarı imtihanın geçer notudur, ara sıra gerçekleşen keşif, mesela alim veya mütefekkir olmak için kafi değildir. Nihayet keşfin sıhhatli geçer nottur, sıhhatli olmayan, yani İslam’ın bilgi evreni dışına çıkan keşif görüntülü yeni söz, keşif değil, sapıklıktır.
Türkiye’deki üniversiteler keşif sahibi değildir, “bilimsel yöntem” dedikleri hadise, batıdaki kaynakları tarayıp iktibas etmektir. Türkiye’deki profesörler, İslami tedrisatta talebe olarak medreseye kaydı yapılacak seviyede değildir. Çünkü zihinleri batı bilgi telakkisiyle işgal edilmiş, farkında olsunlar ya da olmasınlar batının bilim ajanı haline gelmişlerdir. Bunu hakaret kastıyla söylemiyoruz, İslam’ın ilim telakkisi olduğunu, batının bilim telakkisinden tamamen farklı bir merkeze oturduğunu, o merkez etrafında bir bilgi evreni inşa ettiğini bilmeyen ve bunu umursamayan her Müslüman akademisyen, kasten veya ihmalen batının bilim ajanıdır.
*
Medrese, bilgiyi ihmal etmez ama nihai imtihanı bilgiden yapmaz. Nihai imtihan, icazet imtihanıdır, icazet imtihanına girmeye hak kazanmak için bilgi teçhizatı ön şarttır ama icazet imtihanı bilgiden olmaz. Medresenin icazet imtihanı, yukarıya doğru idrak, tecrit, keşif ve terkiptendir. Bu imtihan, alim ve mütefekkirler içindir. Ayrıca tatbikat icazeti için aşağıya doğru inşa ve tatbik bahislerinden yapılır.
İdrak, tecrit ve keşif irtifa kazanmanın güzergahıdır, terkip ise çıkılabilen en yüksek irtifada elde edilen mana ve hikmetin külli anlayışla tanzim ve tertip edilmesidir. Medrese, bunlardan imtihan etmezse, gerisi bilgisayar hafızasına bilgi yüklemek ve muhafaza ediyor mu diye tekrar kontrol etmekten ibarettir. Bilgiden imtihan etmek budur.
FATİH MEHMET KAYA fatihmehmetkaya1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir