KİTABA TEŞVİK VERMEYEN KAFA…

KİTABA TEŞVİK VERMEYEN KAFA
Bir müddettir hükümetin teşvik paketi tartışılıyor. 28 Şubat soruşturmasıyla biraz soğuyan teşvik paketi ve tesirleri hala gazetelerin sayfalarında kendine yer bulabiliyor. Bu hükümetin hoşuma giden özelliklerinden birisi, herhangi bir konuda sessiz sedasız çalışıyor ve olgunlaştığında kamuoyuna sunuyorlar. Teşvik paketi de bu tarz çalışmalarından biri oldu. Ülkenin cari açık problemi iktisadi hayatın ve yönetimin yumuşak karnı olarak devam ediyordu. Hükümet bu konuda bir şeyler yapmalı diye herkes konuşuyor ve bir şey yapmıyor diye de tenkit ediyordu. Oysa sessizce çalışıyorlarmış, nihayet açıkladılar ve ciddiye alınması gereken bir paket çıktı ortaya.
Benim derdim teşvik paketi ile ilgili değil. Teşvik paketi iyi de, “teşvik anlayışı” iyi değil. Nelerin teşvik edileceği hususunda veya teşvik anlayışı bahsinde, iktisadi gerçeklik ve gereklilikle sınırlı kalmaları… İktisadi hayatın teşvik ihtiyacı içinde olduğu doğru, o sahada yapılan teşviklerle ilgili bir tenkidimiz de yok. Fakat teşvik anlayışının o saha ile sınırlı kalması, dengesizlik üretmez mi? Bir ülkenin (sadece ekonominin değil) gelişmesinin, her alanda aynı nispette olması denge için şart değil mi? Dengesiz gelişmenin en orijinal misali Sovyetlerdi. Savaş sanayinde batı ile dişe diş rekabet ve mücadele eden Sovyetler, hayatın geri kalanında (birçok hayat alanında) ortaçağda kalmıştı. Bir tarafta uzay teknolojisi vardı diğer tarafta coğrafyasının uzak bölgelerinde insanlar eşekle odun taşıyorlardı. Bu kadar derin bir dengesizlik, hem toplumu hem de devleti çöküşe götürdü. Kalkınma ve gelişmede dikkat edilmesi gereken en mühim husus, “muvazene”dir.
Gazete sayfalarına geçen günlerde yansıyan başka bir içtimai dengesizlik hali de, Basra körfezindeki küçük fakat zengin ülkelerdi. Petrole dayalı olan ve bir emek gerektirmeyen zenginlik, halkı çalışmaktan uzaklaştırmış, tembelleştirmiş ve çalışacak insan kaynaklarını (özellikle de hizmetçileri) dış ülkelerden getirmeye başlamışlar. Buraya kadar pek umursamaz bazıları ama tembellik sayısız kötülüğün kaynağıdır. Tembel ve zengin insanlar, hizmetçilerini taciz etmeye, onlara tecavüz etmeye başlamışlar, bu tür suçlar yakın zaman içinde ciddi nispette artmış. Dengesizliğin çeşidi çok, körfez ülkelerindeki de başka türlüsü.
En kötü dengesizlik, zihni-akli ve kalbi-ruhi gelişme seviyesi ile maddi gelişme seviyesi arasındaki uçurumdur. Özellikle de maddi gelişmenin ileri safhalara varmasına mukabil zihni ve kalbi gelişmenin çok gerilerde kalması ihtimali. Bu dengesizlik hali dehşetengiz neticeler verir.
*
İktisat iyi yönetiliyor, sürekli tedbirler alınıyor, büyüme nispeti yüksek tutulmaya çalışılıyor, ihracat artırılıyor ila ahir. Tamam, güzel… Bu gün kişi başına düşen milli gelirin on bin dolar civarında olduğu söyleniyor. On yıl öncesine göre bu da iyi. Hala iktisadi hayat ile ilgili aşırı bir hassasiyet ve dikkat var, buna da tamam. Tamam da nereye kadar. Mesela kişi başına düşen milli gelir elli bin dolar oldu. Mevcut zihni ve kalbi seviye ile insanların elli bin dolar gelire sahip olduğunda ortaya çıkacak “insan tipinin” nasıl bir şey olacağına dair kimsenin bir fikri var mı? Yüksek bir gelir ve derin bir ahlaksızlık… Bu çelişkinin ve dengesizliğin ortaya çıkaracağı insan ve hayat ile ilgili düşünen kimse yok mu?
Mütemadiyen iktisadi sahadaki gelişme ve büyümeye ayarlı zihin ve akıl, ülkenin iktisadi hayatını nereye kadar geliştirebilir? Kalbi-ruhi mecradaki gelişmenin ahlaki tesirleri ve faydalarına olan ihtiyacımızı bir tarafa bırakıp, sadece iktisadi hayatı geliştirmeye ayarlı bir program ne kadar sürdürülebilir? Zihni-akli gelişme gerçekleştirilemezse, sanayiniz “montaj sanayi”, ticaretiniz “bilinen ticari ilişkileri tekrar”, sanatınız “şablon ve form sanatı” olmaktan kurtulabilir mi? Bu özellikleriyle iktisadi hayatın gelişme ufku ne olabilir ki? Komikleşmeyin…
Bu ülkede yaşadığım süre içinde, kitaba teşvik verildiğini hiç hatırlamıyorum. (Bir defa olmuş muydu sanki). İlim, sanat, fikir, edebiyat gibi alanlardaki tüm teşvikler, tiyatro, sinema filan gibi bazı alanlarla sınırlı. Kitaba destek vermeyeceksiniz ama tiyatroya veya sinemaya teşvik vereceksiniz. Neden? Yabancı eserlerin sahnelenmesi için mi? Buna sanat mı diyorsunuz? Buna sanatı desteklemek mi diyorsunuz? Buna gelişme mi diyorsunuz? Bu, çaresiz bir hastalığa tutulan kadının, hastalığını bırakıp makyaj yapmasına benzer.
*
Kitap teşviki, ilim, fikir, sanat faaliyetlerinin motor gücü olmaz mı? Neden yapmıyorsunuz bunu? İstanbul’daki durum nedir bilmiyorum ama Anadolu’da yüzlerce insan kitabını bastıramıyor. İstanbul’daki yayın ve dağıtım piyasasının “hasis” ve “tacir” ellerde temerküz ettiğini görecek kimse yok mu? Gelişmenin ana kaynağı fikir değil mi? Tefekkür çabalarını ve faaliyetlerini teşvik etmeksizin gelişme ufkunuz ne olabilir ki? Tamam, anladık, iktisadi hayata dair teşvik paketleriniz iyi… Ama be ahmaklar kitap gibi bir “kıymeti” teşvik etmemeyi açıklayabilir misiniz?
Basılamadığı için gün yüzü görmemiş fikirlerin hangi içtimai meselelere dahiyane çareler ürettiğini asla bilemeyeceksiniz. İştiyakla petrol arıyorsunuz ama fikir aramıyorsunuz. Nesiniz siz? Ahmaklığın tarifini biliyor musunuz? Lügatlere bakmayın, orada yazılanlar ahmaklığı tarif etmez, çünkü ahmaklığın tarifi yok, sadece misalleri var. Tarifi olmayan bir mefhumdan kurtulamazsınız, anlamaktan başka çareniz yok. Ama nasıl anlayacaksınız, kitap teşvikiniz yok ki, Kitabı teşvik etmeyi akledemeyen adamlar, ahmaklıktan nasıl korunabilir?
Ağır mı oldu? Kalbime girip duygularımı görseniz, bu tenkitlere ağır demez, iltifat ettiğim için bana teşekkür edersiniz. Hala aklımız duygularımızı zaptedebilecek güçte hamdolsun. Ama bir uçtan taşmaya başlıyor işte.
*
Beş yılda bir kitabı zor yazan “meşhur” fikir adamları(!) İstanbul’da suyun gözünü tutmuşlar, kitaplarını yayınlatmakla ilgili problem yaşamıyorlar. Dolayısıyla da akıllarına kitap basım ve yayınının teşvik kapsamına alınması gelmiyor. Gelenler var mıdır bilmiyorum, varsa eğer onlar da kendi problemleri olmadığı için umursamıyorlar. Hatta hasisliklerinden yeni fikir adamlarının piyasaya çıkmasını istemiyorlar desek, maksadını aşan bir ifade mi olur acaba. Bir duygu fırtınası sayın bu yazıyı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir