Klasik Dönem Osmanlı Tedrisatı ile Türkiye’nin Eğitim Anlayışının Farkı

KLASİK DÖNEM OSMANLI TEDRİSATI İLE TÜRKİYE’NİN EĞİTİM ANLAYIŞININ FARKI

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Anadolu halkı Osmanlı devletinin bakiyesidir. Yaklaşık 93 yıldır kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti hızla akıp giden bu çağda hala kuruluş devrini tamamlayıp yükseliş devrine geçememiştir. Bunun yegâne sebebi dâhili ya da yapısal meselelerdir. Siyasi bünye ile sosyolojik bünye arasındaki fikirsel ve kültürel çelişkiler ülkenin gelişimini yavaşlatmıştır. Nitekim bir ülkeyi güçlü ya da zayıf yapan şey genç nesillerin eğitimidir. Bu meyanda zirveye çıkmak isteyen bir milletin geçmişten ders alması gerekir. Dolayısıyla geçmişte zirveye ulaşmış Osmanlı gibi büyük bir numuneye sahip olanın talihini fark etmek lazımdır. İşte bunun için Türkiye’nin eğitim anlayışı ile Osmanlı’nın klasik dönem eğitim anlayışını mukayese etmek suretiyle ikisi arasındaki farkları ortaya koymak ve eğitim anlayışımızı buna göre yeniden gözden geçirmek gereklidir.

Osmanlılar eğitimde insanları fıtrat ve yetenekleri ölçüsünde değerlendirip, insanları yapamayacakları, muktedir olmayacakları hedeflere yönlendirmekten kaçınan bir tutum içinde bulunmuşlardı. Türkiye’de ise insanlar çocuklarının yetenekleri ölçüsünde meslek sahibi ve topluma faydalı olmalarını değil daha fazla para kazanıp rahat edecekleri meslekleri seçmesini ve başarılı olmasını istedikleri için çocuklarına baskı yapıyorlar. Sonuçta bu baskıyla büyüyen çocuk açgözlü, hırslı ve bencil bir karakter kazanmış oluyor.

Osmanlı’da eğitim anlayışı temelde ahlak ve iman olan bir zemin üzerinde inşa edilmişti. Bu meyanda akla dayalı müspet ve faydalı bir makuliyet içerisinde ilmi çalışmalar yapılmıştır. Klasik dönem yani kuruluştan duraklama döneminin sonlarına kadar (17. Yüzyılın sonlarına kadar) Osmanlı medreselerinde eğitim müfredatında akli ilimler ( matematik, tıp, kimya astronomi…) ve nakli ilimler ( tefsir, fıkıh, hadis…) bir arada okutulmuştur. Böylece dünyada faydalı, ahrette ise kurtuluşa erecek Müslüman nesiller yetiştirme gayesi içinde olmuşlardı. Fakat Türkiye’de bu eğitimi veren sadece İmam Hatip Liseleri olmuş, bunlar da eğitim gören nüfusun çok çok az bir kısmını kapsamaktadır. İmam Hatip Liselerinde mezun olanlarda genel olarak İlahiyat fakültelerine yönlendirilerek Diyanet İşleri bünyesinde meslek sahibi olmaktan öteye geçememektedir. Peki, toplumun çoğunluğunu oluşturan diğer okulların ve meslek sahiplerinin dini eğitime ihtiyaçları yok mudur? Elbette vardır. Belli bir yaş aralığından sonra maddi doyum sağlandıktan sonra ruhsal bunalımlar başlıyor bu insanlarda. Sonra psikolojik tedaviler başlıyor. Eğer sonuç alamasa sonunda intihar eden doktorlar, öğretmeler, polisler… Türkiye’nin günümüz eğitim sistemi içersinde kısıtlı ve sınırlı bir din eğitiminin sosyolojik sonuçlarıdır bunlar. Çözümü Osmanlı dönemindeki gibi okul öncesi dönemden başlayarak temel dini ve ahlaki eğitimin verilmesidir. Toplumun temeli sağlam atılmalıdır.

Osmanlılarda medreseye gidecek bir talebe, beş altı yaşında sıbyan mekteplerine alınır ve alfabe (elifba), yazı okuma, Kur’ân-ı kerîm ve “âmâl-i erbaa” denilen dört işlem problemleri öğretilirdi. Osmanlılarda sıbyan mektepleri, köylere varıncaya kadar her yere yayılmıştı. Osmanlı döneminde memleketin her tarafında yaygın bir eğitim hizmeti verilmiştir.

Günümüzde ülkemizde ilköğretim sınıflarından başlayarak yabancı dil eğitimi verilmesine rağmen yinede halkımız yabancı dil öğrenme konusunda yeterince başarılı bir seviyeye ulaşamamıştır. Nesiller Batı dillerini öğrenemediği gibi doğu dillerine de uzak kalmışlardır. Osmanlı’da ise çocuklar Arap harfleriyle okuma yazma öğrenirken diğer taraftan Kuran-ı Kerimi okumayı öğrenmiş sonrada hafızlık eğitimi almışlar böylece Arapça kelimeleri öğrenen çocuklar ilk yabancı dillerini edinmişlerdi. Daha sonra Arapça üzerinden de Farsça ya geçiş yapan talebeler Farsçayı da kavradıktan sonra oradan da Fransızcaya geçiş yaparak Batı dillerini de öğrenmeye başlıyorlardı.

Medreseler, bütün dünyâya örnek teşkil eden din ve devlet adamlarını yetiştirmiştir. Batının yirminci asırda ancak küçük bir parçasına ulaştığı, pedagojik altyapılar (Mesela Dalton Plânı ve Vinetka Sistemi) olan ferdî kabiliyete göre ferdî öğretimi, Osmanlıda asırlarca ve çok daha derin şekilde tatbik edilmiştir. Bu metoda göre medreseler, bugün modern pedagojinin ancak az bir kısmını keşif ve tavsiye ettiği bir tarzda sınıf geçme yerine ders geçme yolunu seçmiş, mezuniyeti yıllara değil, kâbiliyet ve çalışkanlığa bağlamıştı. Bu bakımdan medreselerde okuma süresi hoca ve talebenin gayretine bağlı olarak uzayıp kısalırdı. Zeki ve çalışkan bir öğrenci tahsilini çabuk tamamlayıp kısa zamanda mezun olabilirdi. Ancak devlet memuru olabilmesi için belli bir yaş aranırdı.

Medreselerde umûmî derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmezdi. Bu durum, derslerin sık sık tekrarlarla ve karşılıklı soru sorulup cevap verilme imkânını sağlar ve en iyi şekilde öğrenmeye imkân hazırlardı. Bu husus günümüzde de çok önemli kabul edilir. Bugün Amerikan okullarında talebe sayısı yirmiyi geçmez. Medreselerde, günde beş saat, haftada dört gün ders yapılırdı. Dersler sabah namazından sonra başlar, öğleye kadar devam ederdi. Öğleden sonra talebe serbest bırakılırdı. Haftanın Salı, Perşembe ve Cuma günleri tatil yapılırdı. Fâtih Kanunnâmesi’ne göre, medreselerin denetimi mahallî müftülüklere bırakılmıştı. Bu durum, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin mahallî ihtiyaç ve şartlara göre organize edilmesinde faydalı olmakta, halkın eğitim ve öğretim faâliyetlerine ilgi duymasına, medreselere mâlî katkılarda bulunmalarına yardım etmekteydi.

Medreseler bundan asırlar önce, eğitim ve öğretimi, bir sınıf ve zümre imtiyâzı olmaktan çıkarmış ve toplumda sosyal adâleti, fertler arasında fırsat ve imkân eşitliğini sağlamak için, parasız tedrîsât yapmıştır. Osmanlı’da devletin klasik dönemde halka sunduğu imkânları ve eğitim sistemini maalesef günümüz Türkiye’sindeki bırakın devlet okullarını özel kolejler bile sağlayamamaktadırlar. Şu halde bırakın talebeyi öğretmenin toplumsal rolü ve saygınlığı büyük ölçüde kaybolmuş haldedir.

Osmanlı eğitim anlayışı günümüzdeki gibi kız ve erkeklerden oluşan karma bir sistemde değildi. Türkiye’de 1928 yılına kadar kız ve erkek okulları birbirinden ayrıydı. Ancak mezkûr tarihten itibaren karma ya da benim ifademle affınıza sığınarak “ahır” teşekkülüne inkılâp etmiştir. Böylece ahlakı, karakteri, psikolojisi bozuk nesillerin yetişmesine sebep olmuştur. Osmanlı eğitim anlayışının temel taşlarından biri edep ve ahlak sahibi insanlar yetiştirmekti. Bu düstura bağlı olarak eğitimde kız ve erkek öğrenciler sadece kendi cinslerinin bulunduğu mekteplerde tedrisat görüyorlardı. Tabii bunun sebebi yalnızca ahlaki değildi asıl sebep İslam fıkhıydı. Zira ergenlik çağına gelen kadın ve erkeğin bir arada eğitim görmesi caiz değildir hatta haramdır. Her şeyin başında bu haramdan sakınmak vardı. Dahası haram yoldan elde edilecek bir şeyden fayda gelmeyeceğine inanıyorlardı. Öyle ki talebeler karşı cinsle doğrudan münasebet kurmadıkları için duyguları ve zihinleri kirlenmiyordu. Böylece bütün zekâlarını benliklerini sadece tedrisat mevzusuna ayırabiliyorlardı. Nitekim bu da öğrencilerin eğitim başarısına büyük oranda olumlu etkiler yapıyordu. Okuduğu ortamda karşı cins olmayan gençler daha utangaç ve daha edepli yetişiyorlardı. Oysa kız- erkek bir arada eğitim gören şahıslardaki kibir, kıskançlık, riyakârlık ve yalancılık gibi kötü huylar Osmanlı’nın bu eğitim anlayışı sayesinde bertaraf edilmiş oluyordu.
Her şeyin başı eğitimdir. Bana nasıl eğitildiğinizi söyleyin size ne olduğunuzu söyleyeyim diyecek kadar eğitim fertlerin ve toplumların hayatında önemlidir. Günümüzde insanlar çocuklarının hangi anlayışla ve hangi ortamda eğitim gördüklerinden ziyada onların akademik başarısına odaklanmış durumdalar. Yani öğrenci derslerinde başarılı olsun meslek sahibi olsun gerisinin bir önemi yoktur. Kısacası ortada kapitalistleşmiş bir dünya görüşüne sahip anne babalar var. Çocuklar ne yapsın? Sonra yaşlanınca da yetiştirdiği evladı tarafından huzur evine terk edilecek kadar pişman ve hastalıklı bir zihniyet bunlar ve bu duruma gelenin de artık tedavisi yok. Kadını çalıştırıp ondan bir de annelik yapmasını beklemek kadına zulmetmektir. Kadını çalıştırıp ondan faydalanan erkekler acaba kadına verdikleri sahte eşitlik ve özgürlüğü mü kullanıyorlar? Maalesef bu tenkitler farazi değil hepsi hakikat. Günümüz Türkiye’sinde insanların eğitime ve hayata bakışı özetle böyle…
MELİK ARVASİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir