Konevi’ye Göre Hak Teala İle Yaratıklar Arasında Özel Bağlantı

KONEVÎ’YE GÖRE HAK TEÂLÂ İLE YARATIKLAR ARASINDA ÖZEL BAĞLANTI
Hak Teala’nın zatını anlamak, bilmek, idrak etmek ve hakkıyla tanımak hiç kimse için kabil değildir. Onu ancak O bilir. O’nun hakkında söylenecek her şey bir tür sınırlandırmayı içereceğinden uygun değildir, gerçeği ifade etmez. Öyle ki, her nitelendirme bir benzetme ‘teşbih’ ya da soyutlama ‘tecrit’ taşıdığından tenzih bile bir tür sınırlandırmayı doğuracağından, O’nu belirtmede eksik kalacaktır. O’nun O olarak ifadelendirilmesi bile söylemlerin yetersizliği zaruretinin bir sonucudur.
O’nun düşünülmesi ve akledilmesi, isimlerinin, sıfatlarının ve nimetlerinin düşünülüp akla getirilmesi demektir. Binaen aleyh sınırlandırılamayan zatı sınırlı ve yaratılmış yetilerle idrak etmek mümkün değildir. Ancak O’nun sonsuz isimlerini ve sayılamayacak çokluktaki nimetlerini çapımız kadar kavrar, anlar, fark eder ve zatını idrak etmekten aciz oluşumuzu idrak etme noktasına ulaşırız.
Yaratıkları en doğru tanımlayan nitelikleri imkândır. Yani onların mümkün varlıklar olmalarıdır. Bu mümkünlük onların varlık ve yokluk arasında orta noktada bulunmaları ve bir tercih edicinin irade ve kudreti sonucu yokluktan varlığa geçmiş olmalarındandır. Mümkün varlıklar İlahi bilgide yer ve zaman algılarından uzak olarak tek bir vetirede hakikatleri itibarıyla sübut bulmuşlardır. Bu sübut pozisyonu onların somut ya da soyut varlıklar halinde bulunuşları algısından ayrıştırılmalıdır. Filozofların mahiyet, mutezile kelamcılarının malum ma’dûm (bilinen yokluk) olarak isimlendirdikleri muhakkıkların a’yân-ı sabite diye belirttikleri gerçeklik boyutu, sözü edilen sübut durumunu karşılar. Yaratılmışların hakikatleri demek olan bu a’yân-ı sabite keşif ehlinin ulaştığı bilgilere göre gayr-i mec’ul (yaratılmamış) niteliktedir. Söz konusu gerçeklikler mümkün varlıkların hakikatini oluştururlarken aynı şeyler başka bir açıdan bakıldığında zatta içkin olarak bulunan esma ve sıfatlardan oluşmaktadır. Sübut kavramı harici bir varlığa sahip olmamakla birlikte ve hatta platonik ideler şeklinde aklî varlıklar biçiminde dahi düşünülmez iken bir tür varlığa sahip oluşları da reddedilemez (vücûd-ı ilmî). İşte Konevî’nin nefes-i rahmani ile tahakkuk eden varlık tecellisini kabul eden hakikatler olarak tanımladığı şeyler, yukarıda belirtilen a’yân-ı sabitelerdir. Her türlü rahmani feyizlerin kabul edici hakikatlerini de bunlar oluşturur. Yaratmanın gerçekleşmesi bir yanda etkin faktör olarak bulunan bu feyiz ve tecelliler, öte yanda edilgen konumda olan kabul edici hakikatler ile meydana gelmektedir.
Konevi’ye göre yaratılmışların Hak Teâlâ ile bağlantısı iki açıdandır. Birincisi tertip ve silsile yoluyla gerçekleşen bağlantıdır. Bu bir bakıma hiyerarşik özelliktedir. Üst varlıklar yoluyla ve kademeli olarak alt tabakalara doğru iniş şeklinde tasavvur olunabilen ve füyûzâtın bu silsileye bağlı olarak bütün varlıklara ulaştığı düşünülen, dolayısıyla his ve şehadet âleminden üst âlemlere yükselen ve bu yolla Hak Teâla ile bağlantıyı gerçekleştirdiği tasavvur olunan bir bağlantı söz konusudur. Bu bağlantı şekli, yaratıkların Hakk’ı bilme, sevme, talepte bulunma, dileklerini iletme vb. ilişkilerini kapsar. Bu bağlantıda sözü edilen ast-üst ilişkileri aynı zamanda düşünürümüzün varoluşu açıklama noktasında illet-malul ilişkisi olarak karşıladığı düşüncesiyle paraleldir. Değişik isimlendirmeler söz konusu olsa da Konevi’ye göre bu silsile kalem mertebesi, levh-i mahfuz, gökler, unsurlar, müvelledat ve nihayet varlığın gaye ve nihayeti olan insandır. Bu silsile yukarıdan aşağıya doğru öncekiler sonrakilerin illeti ve sebebi, sonrakiler de öncekilerin malul ve sonucudur. Bu yönüyle de bir varlık için her iki nitelik farklı nispetlere göre bulunabilmektedir. Konevi bu varlık kademelerini filozoflar ve sudur teorisinden yana olanların aksine şartlar ve vasıtalar olarak nitelendirir. Böylelikle onlara yaratıcı fonksiyonlar yüklemekten kaçınır ve Hak Teala’nın kâdir-i mutlak oluşunu özenle vurgular. Her açıdan ve her türlü itibara göre bir olması dolayısıyla Hakkın yaratılmışlarla irtibatının çokluğundan söz edilemez. Âlem ve kapsamında bulunanların Hak ile irtibatlarında birden fazla yöne sahip olmaları ise onların mümkün varlıklar olma nitelikleriyle ilişkilidir.
Yaratıkların Hak Teâlâ ile olan ve yukarıda sözü edilen bağlantısı öncelikle filozoflar tarafından ileri sürülmüş ve sudur nazariyesi olarak dile getirilmiştir. Konevi isimlendirmeleri önemsemeksizin bu teoriyi kabul eder ancak ontolojisini ve epistemolojisini kurgularken bu bağlantının ciddi çıkmazlar taşıdığını, özellikle ilim sıfatının cüz’iyyata ilişmesi konusunda açmazları bulunduğunu belirtir. Filozofların sudur nazariyesinin gereği olarak bahsettikleri akıllar bunların sayıları ve etkinlik bakımından konumlarının herhangi bir delile dayanmadığı eleştirisini sık sık dile getirir. Kendi düşüncesinin herhangi bir delile aykırı olmadığını ve fakat filozofların nazariyesinde karşılaşılan açmazları giderdiği için önemli olduğunu vurgular. Bunun muhakkıklar tarafından keşif sonucu olarak belirlendiğini esasen metinlerin yorumlanması yoluyla delillendirilmesinin de mümkün olduğunu söyler. Dolayısıyla keşif ve şeriat tarafından onaylanan bu bağlantı şeklinin selim akılca da kavranılabilir özellik taşıdığını temel bir ilke olarak belirtir.
Konevi sözü edilen tertip ve silsile yoluyla bağlantı konusunu kabul eder fakat bu teorinin eksik bıraktığı ya da açıklayamadığı sorunları ortadan kaldıracak olan yeni ve bizim araştırmamızın konusunu oluşturan bağlantı biçimini öne çıkartır. Kendisinin deyişiyle bu bağlantı, özel bağlantıdır (irtibat-ı has-vech-i has). Özel bağlantının özelliği hem varoluşu hem de bilgi anlayışını uyumlu olarak izah ediyor olmasıdır.
Bütün varlıkların yaratılması onların İlahi bilgide sabit olan hakikatleri üzerine genel varlık tecellisinin ilişmesi yoluyladır. Birinci bağlantıda sözü edilen ve silsileyi oluşturan halkalar da bu yaratıklar içerisine dâhildir. Filozofların ilk akıl olarak isimlendirdikleri Hak’dan sudur eden ilk varlığın genel varlık tecellisi (vücûd-ı âmm-ı müşterek) olduğunu ve bu tecelliye mazhar olan mümkün hakikatlerin varlık bulduğunu, yaratıldığını ileri sürer. Böylelikle bir olandan bir sudur eder, teorisiyle çelişmeden, fakat filozoflara göre aracı yaratıcılar konumuna yerleştirilen unsurları ortadan kaldıran düşüncesini temellendirir. Burada genel varlık tecellisinin üzerlerine yayılmasıyla her bir yaratılmış varlık, kendi bütünlüğünde bir birliğe sahip olarak hakikatine uygun ve istidadı ölçüsünde varlığa kavuşur. Tüm varlıklar arasında ortak ölçü (kadri müşterek) olan bu genel varlık tecellisi hem eşyanın Hak’la irtibatını hem de varlıkların kendi aralarındaki irtibatının temelini oluşturur.
Konevi harf-kelime sembolünü ilk yaratılış ve genel varlık tecellisi anlayışında sık sık vurgular. İbn-i Arabi’nin deyişiyle varlıklar söylenmemiş kelimeler idi. Nefes-i rahmani ile telaffuz edilmekle var oldular. Bu varoluş sürecinde her bir yaratık onca çokluğuna rağmen bu çokluklarını ahenk ve uyuma kavuşturan ve kendisini bir kılan yönü ile varlık tecellisini kabul eder. Bu birliği temin eden, uyum ve ahengi sağlayarak eşyaya kimlik kazandıran şey, sayısız esmadan bir isimdir. Bu nedenle sınırsız yaratıkları karşılayan sınırsız isimlerin varlığı söz konusudur. İşte var olan her bir yaratığın bir olması, biricik olması, yegâne olması, İbn-i Arabî’nin deyişiyle Rabb-i has olarak adlandırılan bu isim, varlığın kendisine bağlı bulunduğu bu isim sayesindedir. Varlık mütekabil isimlere mazhar olur. Bu yönüyle çokluk niteliği taşır fakat onun varlık tecellisini kabul etmesini sağlayan birliği kendisinin bağlı bulunduğu ve onu temsil eden isimdir. Yaratığın varlığını sürdürmesi birliğini oluşturan bu isim yoluyla olduğu gibi her türlü Rahmani feyzi kabul etmesi de bu isim yoluyladır. Hak Talanın her an bir şe’n’de olması, Onun her varlık ile kesintisiz bağlantısını ifade eder. Varlığın bu birliği açısından yaratılması, yaşatılması, doyurulması, öldürülmesi… vb. söz konusudur. Varlığın Hak Teâla’ya dair bilgisi, istekleri ve her türlü ilişkileri bu isim yoluyla gerçekleşir. Tanıma ve müşahede imkânı da bu isim aracılığıyla ve bu ismin hakikatinin elverdiği ölçüdedir. Varlığın o isimle bütünleşmesi hem Rabbi, hem de tüm eşya ile ilişki kurmasını ve bağlantı içerisinde bulunmasını sağlar.
Bağlantının (irtibat) gerçekleşmesini sağlayan şey ilişkidir (münasebet). İlişki de ilgi (nispet) ile ortaya çıkar. Bu nispetler kâdir-i mutlak olanın ilmine tabi olan iradesiyle gerçekleştirdiği tecelliyi mümkün hakikatlerin kabul edici özellikleriyle bütünleştirmesi sonucu gerçekleşir. Nispet ve münasebetler varlığın birliğini temsil eden eşyanın kendisine has isminin mutavassıt olarak ortaya çıkması sonucu özel bağlantıyı gerçekleştirecek nitelikte hükümlerden ibarettir. Zira her bir isim bir açıdan müsemmasının aynıdır. Başka bir açıdan ise her bir ismin kendine özgü bir hakikati vardır. Nitekim Kur’an’da ona güzel isimler nispet edilip hepsiyle çağrıda bulunabileceği belirtilmiştir. Bütün isimleri içeren Allah ismiyle O’na seslenildiğinde dua edenin bu ismi zikrederken talebine uygun olan yönünü örneğin bir hastalık söz konusuyla şafi, bir istek söz konusuysa mucip ismini kastettiği bellidir. Nispet ve münasebet (ilgi ve ilişki) iki şey arasında ortak bir durum, bir hüküm olarak tanımlanmaktadır. Bu ortak nokta yani münasebet alanı aynı zamanda yaratıkla Hak Teala arasındaki bağlantının bağlanma noktasını oluşturmaktadır. Bu bağlantı hali sadece yaratılmışın Hak Teala ile olan bağlantısını değil aynı zamanda tüm varlıkların birbirleriyle bağlantı kurmasına sebep olacak bir ilişkiyi de içerir.
İlişki (münasebe) işteştik özelliği taşıyan bir kavramdır. Oluşumunda onu temsil eden ismin etkinliği ve bu etkiyi kabul eden mümkün hakikatin edilgenliği söz konusudur. Mümkün hakikatlerin İlahi bilgide sabit olmaları varlık tecellisini kabul etme özelliklerini kendilerine sağlar ve mümkünlerin hakikatleri bu itibarlarıyla zuhurat ve tecelliye mazhar ve meclâ olma niteliği taşırlar. Bu mazhar olan hakikatlerin tecelli ve feyizleri kabul edişleri kendilerini bir kılan yönleriyledir. Bunun anlamı mümkün varlıklar araya birçok vasıtaların girmesi ve mütekabil isimlere konu olmak bakımından çokluk özellikleri taşımalarına rağmen ancak bir olmaları açısından bağlantıyı gerçekleştirebilirler. Önemli olan yaratılmışın varlığına sebep olan birlik yönünü gerçekleştirmesidir. Konevi peygamber efendimizin çağrıldığında tüm vücuduyla dönmesini bu birliğin bir yansıması olarak yorumlar.
Varlık Konevi’ye göre dairevi bir nitelik taşır. Süreç üst varlıklardan alt varlıklara doğru dairevi şekilde iniş gösterir ve sonuçta kâmil insanla nihayet bularak başlangıç noktasına ulaşır. Konevi bu hali zuhurun kaynağına dönmesi olarak adlandırır. Dalgaların durulması ya da kolların okyanusa ulaşması temsilleriyle de ifadelendirilmeye çalışılan bu durum tertip ve silsile yoluyla gerçekleşen birinci bağlantıyı açıklayıcıdır. Aynı zamanda menziller ve mertebeler boyunca gerçekleşen varlıkların her tabakasında, tikel olarak her bir varlığın merkez noktayla doğrudan bir irtibatı söz konusudur. Bu irtibat çevrede bulunan varlıkların merkezle olan korelasyonlarını gerçekleştiren ve mümkünün kendi birlik ve bütünlüğünü kendisiyle oluşturduğu mutavassıt isim yoluyla sağlanmaktadır. İşte özel bağlantı olarak isimlendirilen durum budur.
Varoluşa dair bu açıklamaların bilgi anlayışında da aynı paralellikte sürdürüldüğünü görmekteyiz. Öncelikle Hakkın âlemi yaratmakla ibadet edilmeyi-bilinmeyi murat ettiğini (hubbi teveccüh) hatırlamalıyız. “Ben insanları ve cinleri sadece bana ibadet etsinler-beni bilsinler- diye yarattım” O halde bütün mesele Hakkın bilinmesi yani marifetullahtır. Bu marifet Hakkın kendi sıfat ve isimleriyle bütün varlıklarda tecelli etmekte olduğunu, âlemin muhteşem bir iyilik, güzellik, intizam ve kudret eseri olarak bulunduğunu dikkate alarak sağlanabilecektir. Mutasavvıfların çokça kullandığı cem-i himmet, ilgilerin toplanması ve bütünleştirilerek birliğe kavuşturulması yoluyla bu irtibatın bilgi düzeyinde imkânı sağlanmış olur. Başka bir deyişle eşyanın duruş pozisyonunun ve merkeze karşı bakışının itidal halinde olması bağlantıyı sürdürmeye sebeptir. Bu durumun ifadelendirilmesi bazen mukabele, bazen paralellik, bazen de birlik hükümlerinin egemen kılınması şeklindedir. Kimi zaman da mümkün hakikatler öne çıkartılarak aynanın parlatılması, aynanın itidale kavuşması, çokluğun birliğe dönüşmesi ve vahdet hükümlerinin baskın kılınması olarak anılır. Dairevi çevrede bulunan varlıklar bu birliktelik (tevahhut) yönlerini geliştirmeleri sayesinde özel bağlantıyı gerçekleştirme imkânına kavuşurlar. Bir olanın zatı itibariyle her türlü ilişki ve çokluktan tenzih edilmesine rağmen esma ve sıfatları ile bunların âlemde tecelli eden yansımaları yönüyle mütekabil nispet ve itibarlar dikkate alındığında irtibatın mümkün hale gelişi daha kolay kavranır. Kabul edici mümkün hakikatler açısından ise çokluk özelliklerinin kendileri üzerinde baskınlık oluşturması, mütekabil isimlerle nispet ve izafetlere konu olma yanları aşılarak onları ahenge kavuşturan birlikleri dikkate alındığında münasebetin gerçekleşe bilirliğini ve birin bir ile özel bağlantısının sağlanabilirliğini kavramak mümkün olur.
Bu bağlantı noktasının sağlanması mertebeler ve menziller boyunca her noktadan üstlenilen ve gittikçe çoğalan birikimlerden (yüklerden) sıyrılmakla mümkündür. İçinde bulunduğumuz şehadet alemine kadar kat edilen mesafeler boyunca bir yandan kemale ulaşım gerçekleşirken, öte yandan hakikati müşahede edebilmeyi engelleyen pek çok perdeler ve engeller de kuşanılmış olmaktadır. İşte Konevi bu aşamaları iniş süreci (nüzul) olarak adlandırır ve özünde (başlangıçta) sahip olunan bilgi ve aydınlığın kaybolarak cehalet ve karanlık ortamla baş başa kalıştan söz eder. Sürecin tersine çevrilmesi ise mertebeler boyunca biriktirilen yüklerden arınılmasını ve başlangıçta sahip olunan bilgi ve aydınlık seviyeye ulaşılmasını sağlayacaktır. Söz konusu arınma ve mücahede halinin seyri-i suluk sürecinde en temel nokta olduğu da belirtilmelidir. Bu bir tür çözümleyici yükseliştir yani yüklenilenlerden aşamalı olarak arınmayı gerçekleştiren tahlil miracıdır. Varlık bu mücahede sonucunda karanlık ve çokluklardan arınarak önceden sahip olduğu dereceye, ezeli hakikatine, ilahi ilimdeki özüne yükselir. Salik tefrika halindeki ilgilerini birliğe dönüştürüp kalp aynasını kir ve paslardan temizleyerek ilahi bilgileri alma istidadı kazanır. Nefsin tefrika ve çokluk halini belirten niyetlerin farklı ilgilere yayılmış olması, inhiraf terimiyle ifade edilen dengeli duruşu kaybetme hali ve mümkünün mütekabil isimlerin nispet ve izafetlerine konu olması durumu ortadan kaldırılarak yaratılışta sahip kılınan ilahi tabiatının gereği olan birliğine ve böylelikle ilahi tecellileri kabule uygun hale gelmiş olması irtibat-ı has denilen özel bağlantının gerçekleşmesini sağlar. Hakkın zatî beraberliğini ifade eden metinler bu özel bağlantıya işaret etmektedir: “Nerde olursanız, Allah sizinle beraberdir. Fısıldaşan üç kişiden mutlaka dördüncüsü odur. Biz ona şah damarından daha yakınız.”
Varlığın Hak Teâla ile bağlantısını sağlayan ve nispete konu olan ilişki mutavassıt pozisyonda bulunan isimdir. Bu isim söz konusu varlık için İbni Arabinin deyişiyle Rabb-i has’dır. Aynı varlık açısından kendisi ile dua edildiğinde duasının reddedilmeyeceği belirtilen isim, yani ism-i azamdır. Varlığın hakikati bu isim aracılığıyla zati beraberliği sağlamış olacaktır. Ancak varlıkların çoğu için bu yol kapalıdır. Tertip ve silsile yolu olarak anılan birinci bağlantı şekli çokluk hükümlerinin baskınlığı ve mümkünlerin birliklerini temin eden arınmaya ulaşamayışları sebebiyle yaygındır. Esasen salt akıl öncülüğünde hareket edenler bunun dışında doğrudan irtibat ya da özel bağlantı olarak adlandırılan bu yöntemi kabul etmemektedirler. Filozofların bu bağlantı yöntemini kabul etmeyişlerini Konevi, kendilerinin bu bağlantıyı gerçekleştirememiş olmaları, inkâr etmelerini gerektirmez, biçiminde eleştirir. Zira bu bağlantı şeklinin Kuran ayetleriyle bize işaret edildiğini belirterek şöyle der: Hakikatler ancak Kuran hakikatleridir. Kuran’ın güzel yüzünü örtüsüz olarak bir taraftan gönül aynasında, diğer taraftan da İlahi nurun ışıklarında görmek kabildir. Akıl ve fikir rehberliğiyle hakikatlere erişmek mümkün değildir.
MEHMET EMİN ŞEN
meminsen42@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir