KÜÇÜK ADAMLARIN BÜYÜK SÖZLERİ

Hayattaki en ilginç tezatlardan birisi, insanların ruhi ve akli müktesebatlarına muadil söz söylememeleri… Ya “küçük adamlar” “büyük sözler” sarfediyor veya “büyük adamlar” “küçük sözler” söylemek mecburiyetinde kalıyor. Birinci ihtimaldeki ıslah olmaz bir ukalalık, ikinci ihtimaldeki ise muhatabın seviyesine inme ihtiyacı. Birinci ihtimal akılsızlığın alameti farikası, ikinci ihtimal ıstırabın zirvesi.
Öğrenmek, ezberlemek ve hatta bilmek, anlama şartına bağlı değil ya… İnsanların zihinleri, hafızaları ve akılları anlamadıkları sayısız bilgi vahidi ile hınca hınç dolu. Büyük ve iddialı fikir terkiplerine kadar ulaşan bilgi haznesi, anlaşılmadan insan iç dünyasında muhafaza edilebilmekte ve bunlar kullanılabilmektedir. İşin ilginç taraflarından birisi de, kişinin söylediği sözü anlayıp anlamadığını tespit etmek için o sözü anlamak gerekiyor. Muhatap da anlamamışsa, söyleyen kişinin o sözü anlayıp anlamadığını tespit imkansız hale geliyor. Söyleyen anlamamış, dinleyen anlamıyor fakat “büyük sözler” tedavülde… Allah’ım nasıl bir hadise bu?

(İstismardan bahsetmiyoruz, o bambaşka bir hadisedir. Burada sözünü ettiğimiz, iyi niyetli olanlardır. İstismarcıların işledikleri suça verilecek ceza hafsalamın ötesinde… Fakat iyi niyetli “fikir garipleri” sözkonusu olduğunda insan nasıl davranacağını bilmiyor.)

Büyük adamların, hitap ettiği fert veya toplulukların seviyesine inmek mecburiyeti, ruhi ve akli müktesebatının çok altında sözler söylemesini kaçınılmaz kılıyor. Aslında bir seviye yukarıda daha net anlatılabilecek ve anlaşılabilecek bir konu, muhataplarının seviyesi gereği daha alt seviyede kaldığında izah problemleri de yaşanabiliyor. Büyük adamlara yapılabilecek en etkili işkencelerden birisi, mütemadiyen küçük adamlarla muhatap olmayı zorunluluk haline getirmek olmalı. Karşısında biyolojik yaşı 40 fakat akıl yaşı 9 olan birisine önemli bir konuyu anlatma zarureti, büyük adama deli gömleği giyme cezası vermektir. Allah’ın, zeka ve keskin idrak istidadı, cehd ve gayret ahlakı ile tezyin ettiği insanları katletmenin dahiyane metodu olan bu durum, ahmaklığın tabi neticesi olarak zuhur etmektedir ya… Muhal farz Allah’ın hikmetinden sual olunsa söyleyeceğimi biliyorum ama sual olunmuyor işte…
Temel meseleleri anladığı iddiası ile meydan yerine inen koca koca adamlar (büyük adam değil ama) küçük bir teste tabi tutulduğunda görülüyor ki, dilinden dökülen sesler, boş tenekenin çıkardığı gürültüden ibaret. Dilinden dökülen metinlerin içinde Ayet-i Kerim’e ve Hadis-i Şerif’lerin bulunması, sözü büyük hale getiriyor. Fakat bakıyorsunuz haline, “büyük söz” söylemenin “büyük adam” olmayı ilzam etmediğini dahi anlamamış. Sözün büyüklüğünün söyleyenden müstakil olduğunu bile fark etmemiş. Evet, “büyük söz” söyleyenden müstakildir ve büyük sözün nakli kabildir. Anlamadan nakletmek mümkün olduğu için büyük söz söyleyenden müstakildir.
Büyük insanların büyük sözler söylediği doğrudur. Fakat büyük sözü söyleyen herkesin büyük adam olmadığı aşikâr… İşte idrak facialarının yaşandığı nokta burası… Büyük sözü dinleyen de anlamadığı için söylenen söze bakıp söyleyene büyük adam muamelesi yapılıyor. Hale bakın… Sadece ezberlediklerini tekrarlayan küçük adamlar, “büyük adam” muamelesi görmeye başlıyor. Sahte büyük adamların cemiyet meydanını işgal etmesinin ilk neticesi, gerçek büyük adamların cemiyet meydanını terk etmesidir. Daha doğrusu onların meydandan kovulması olur. Çünkü her şeyin sahtesi gerçeğini kovuyor.
Aslolan büyük sözün söylenmesi değil midir? Büyük sözü (hakikati) kimin söylediği neden önemli olsun? Hakikat (büyük söz) birilerinin inhisarında olabilir mi veya birilerinin inhisarına terk edilebilir mi? Hakikat nerde bulunursa bulunsun, kim söylerse söylesin derhal alınmalı değil mi? Altın çamura düşmekle kıymetinden bir şey mi kaybeder? Bu ve daha birçok benzer sorularla konu kuşatmaya alınabilir. Bu sorular doğru ve lüzumlu sorulardır. Hakikat, söyleyenden müstakildir ve kimsenin inhisarında değildir. Lakin büyük sözler küçük adamların dilinde bazen hakikatin beyanı olsa da bazen (çok zaman) hakikatin katliamına dönüşmektedir.
Çölde susuz kalan adamın, alkollü içkiden başka bir içecek bulamadığını ve susuzluktan mecalinin kalmadığını ifade ederek sorduğu “şarabı içebilir miyim?” sorusuna, “alkollü içecekler haramdır” cevabı, nazari çerçevede bir hakikatin ifadesi iken, tatbikatta cinayete sebep olmadı mı? Misal çok mu hafif geldi? Bunu bilmeyecek ve bu yanlışa düşecek Müslüman mı olur diyorsunuz? Haklısınız ama konu anlaşıldı değil mi?
Aslında çok ciddi misalleri var ama zülfiyare dokunur. Müslümanlara arasında husumete kadar varacak tartışma mecraları açmanın doğru olmadığı düşüncesiyle, yukarıdaki misal ile iktifa edelim.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir