KÜRT MESELESİNİN TEŞHİSİ (Yazı dizisi 1.bölüm)

Aynı ülkede yaşayan, aynı tarihi süreçlerden geçen, aynı dine inanan, asırlarca birbiriyle problemsiz yaşayabilen, aynı kültür iklimini paylaşan, aynı medeniyete intisap eden, kanları birbirine karışan, tarihi arkaplanında birbirine karşı hiçbir husumet tortusu olmayan, müşterek hususiyetleri farklı hususiyetlerinden misilsiz fazla olan iki “aynı ve farklı” halkın birbiriyle kavga etmesinin sebebi ne olabilir? Veya soru şöyle de sorulabilir; bu kadar müşterek hususiyeti olan Türkler ile Kürtlerin birbiriyle kavga ettirilmesi için o ülkedeki siyasi rejim ne kadar gayret etmiş olmalıdır? Ya da şöyle sorulabilir; asırlarca beraber yaşayabilmiş olanların Kemalist rejimin kurulmasından itibaren aralarına husumet girmiş olmasının sebebi, Türkler ve Kürtlerin dışında aranmalı değil midir?

***

*Kurtuluş savaşını İslam milleti (ümmeti) adına ve onlarla gerçekleştirmiş olan bir ülkede, savaş sonrası kurucu iradenin sadece Türk unsuru üzerine bir rejim kurma teşebbüsü, Müslüman ama Türk olmayan unsurların, “oyuna getirilme”, “kullanılma”, “aldatılma”, “ahmak yerine konulma” duygusunu yaşamasına mani olacak sihirli bir formül üretmesi imkânsızdı.

Bir ülkedeki siyasi rejim, o ülkedeki halkı aldatmak ister mi? Bu soru ne kadar abes geliyor insana… Fakat bu ülkedeki siyasi rejim halkın yüzde doksanını seksen yıldır aldatmaktadır. Aldatılan insanlardan da gerektiğinde canlarını isteyecek kadar arsız ve umarsızdır. Aldatılanların sadece Kürtlerden ibaret olmadığı aşikardır. Kürtlerin sadece kendilerinin aldatıldığını düşünmeleri ise bir vehimden ibarettir.

*Yeni doğan çocuğun annesinden duyduğu dili konuşmasının yasak olmasını anlayacağını beklemek, bu ülkede profesörlerin bile ön kabulüydü.

Dil meselesi, bir toplumun tabi gerçekliğidir. Tabi gerçeklik, seçilen değil “kendiliğinden varolan” gerçekliktir. Çocuğun annesinden duyduğu ilk dil o çocuğun tabi gerçekliklerinden birisidir. Tabi gerçeklikler üzerinde hiçbir siyasi rejimin tasarruf hakkı yoktur. Tabi gerçeklikleri siyasi tercih konusu haline getirmek, insana başka bir varlık muamelesi yapmaktır.

Tabi gerçeklikler aynı zamanda temel insan hak ve hürriyetleridir. Devlet veya siyasi sistem veya rejim veya iktidar, her ne isim verilirse verilsin, temel hak ve hürriyetler üzerinde tasarruf sahibi değildir. Bir ülkedeki siyasi rejim, temel hak ve hürriyetleri insanlara bahşedemez. Veya temel hak ve hürriyetleri insanlara verdiğinden bahisle övünemez. Zira temel hak ve hürriyetleri insanlara devlet veya siyasi rejim veremez. Onlar zaten insan doğduğunda sahip olduğu hak ve hürriyetlerdir. Devletin temel hak ve hürriyetler bahsinde tek bir tasarruf salahiyeti vardı o da onları koruma altına almaktır.

Bir ülkedeki siyasi rejim temel hak ve hürriyetler üzerinde salahiyet sahibi olduğu vehmine kapıldığı andan itibaren o ülkede devlet yoktur. Temel hak ve hürriyetler için mücadele etmenin mecburiyet haline geldiği ülke hala devletini kuramamış demektir. Zira devletin varlık sebebi, temel hak ve hürriyetleri koruma altına almaktır.

*Ülkede yarı-resmi oluşturulan kast sisteminin en alt basamaklarından birine Kürtlerin yerleştirilmesi, devlet erkânı tarafından yüksek siyaset olarak anlaşıldı.

Cumhuriyet ile beraber kurulan ve aslında cumhuriyetin tabiatına aykırı olan kast sistemi bu ülkenin siyasi gerçekliği haline getirilmiştir. Bu gerçekliğin arkasına milyonluk ordu yığınağı yapılmış ve tenkit mevzuu olmaktan uzak tutulmaya çalışılmıştır.

Ülkede cumhurbaşkanı olmak için yazılı olmayan kurallar bulunduğunu halk, Abdullah Gül’ün aday olmasıyla anlamıştır. Abdullah GÜL, anayasada yazılı tüm şartlara sahip olduğu halde cumhurbaşkanı olmak için kast sisteminin alt kademelerinden geldiği için “muhtıra”ya muhatap olmuştur. Ordu, eğer gözü kesse ve hükümet muhtıradaki tehdide boyun eğseydi, Çankaya’da başkası oturuyor olurdu.

Ülkedeki kahrolası kast sistemi, fütursuz, arzız ve aleni olarak orta yere dökülmeye başlandı. Kürtler, sürekli cahil kalacak değildi ve onlar da diğer halk kesimleri gibi ülkedeki kast sistemini fark ettiler. Bu ülkede halkın her kesimi, cari olan kast sistemini parçalamak için mücadele etmektedir. Kürtlerin dağa çıkmış olması, Kürt meselesini kanayan yara haline getirmiştir. Fakat mücadele sadece Kürtler tarafından değil, toplumun kahir ekseriyeti tarafından sürdürülmektedir.

Nihayet bu gün için kast sisteminin en zirve noktası yalnız kalmıştır. Kast piramidinin zirvesi alaşağı edildiğinde problemin nihai çözüm noktasına varılacaktır. Kast piramidinin zirvesinde ise generaller oturuyor. Milletin hiçbir ferdi bu kast sistemine itaat etmek mecburiyetinde değildir. Kast sistemini bir an önce parçalamak ise bu milletin birinci mesuliyetidir. Mücadelenin ise dağa çıkarak yapılması doğru yol değildir. Fakat mücadele zorunluluktur.

*Coğrafi olarak Kürtlerin yaşadıkları bölgenin “sürgün” yeri olarak kullanılmasındaki aşağılamayı anlayacak bir fikir, bilim ve siyaset adamı uzun süre çıkmadı.

İdari, içtimai ve iktisadi sürgün coğrafyasının bir gün kendini siyasi sürgün coğrafyası olarak anlamaya başlayacağı beklenmeliydi. Siyasi sürgün coğrafyası, başka bir siyasi coğrafya demek değil midir? Hayatın her alanında sürgün yeri olarak kullanılan coğrafyanın, siyasi coğrafya bütünlüğü içinde devam edebileceği faraziyesi hangi temele oturtulabilir? Siyasi rejim tarafından sürekli hayatın dışına itilen coğrafya, kendini, hangi kutsal sebebe dayanarak aynı siyasi coğrafya içinde mütalaa etsin? Neden yapsın bunu? Bu bir kölelik talebi değil midir?

*İlkokul birinci sınıfa gelmiş Kürt çocuklarının daha Türkçeyi öğrenmeden “andımız” isimli metni ezberlemek zorunda kalmasının ruh dünyasında meydana getireceği tahribatı teşhis edecek bir psikiyatr ve psikolog uzun zaman yetişmedi.

Bu tür eğitim-öğretimden geçen çocukların sahip olacakları ruh ve zihin dünyasında terörün zuhur etmesi için müsait iklimin oluşabileceği nasıl akledilemez? Terörün en önemli özelliğinin kuraldışılık olduğu ve kuraldışılığın da parçalanmış ruh ve zihin dünyasında kendine zuhur kanalları açabileceği, anlaşılması kolay bir gerçekliktir.

*Onlarca yıldır ülkede fikir hürriyetinden bahsedilmesine rağmen, fikir hürriyetinin ön şartının dil hürriyeti olduğunu anlamakta zorlananlar ne gariptir ki entelektüellerdi.

Fikir hürriyetinin dil hürriyetini şart kıldığını anlamak ne kadar zor olabilir? Bunu entelektüellerin anlamakta zorlanması ise nasıl bir vahamettir? Bu noktanın izaha ihtiyacı olabilir mi?

*Kürtçenin ayrı bir dil olup olmadığı, ayrı bir dil ise gelişmiş bir dil olup olmadığı, bunlara paralel olarak hayatı taşıyıp taşımayacağı tartışmaları bu ülkede onlarca yıl yapıldı. Bu tartışmayı yapanların Türk olması ilginçti. Bütün bunların dil bilimi ile ilgili ilmi tartışma konusu olması ayrı bir bahis fakat buna dayalı olarak hangi siyasi talep kabul veya reddedilir ki?

Kürtçe üzerindeki her iki tarafında zoraki tartışmaları, konuyu tabi gerçeklik olmaktan çıkarmaktadır. Kürtlerin Kürtçeye harikulade dil muamelesi yapması ile Türklerin Kürtçeye “kuşdili” muamelesi yapması, iki taraflı zorlama olarak konuyu problem haline getirdi. Kürtçenin hangi çapta, hacimde ve muhtevada olduğu bir tarafa, bunun siyasi alanda zoraki tartışma konusu haline getirilmesi, problem üretim merkezi gibi çalışıldığını göstermektedir.

Özellikle Kemalistlerin ve Türkçülerin, Kürtçenin mesela bir edebiyat dili olamayacağı hakkındaki iddiaları ilginçtir. Hakikatin böyle olması konunun ilginçliğini ortadan kaldırmaz. Zira Türkçü Kemalistlerin, Kürtçenin edebiyat dili olamayacağı iddiası üzerine Kürtçenin yasaklanması talebinde bulunması komiktir. Edebiyat dili dahi olamayacağına inanılan bir dilin yasaklanması neden talep edilir ki? O kadar zayıf bir dil ise zaten hayatın içinde erir gider. Ya da konuşmak isteyenin edebiyat ve düşünce dünyasını kısırlaştırır. Bu ise Kürtlerin problemi değil midir? Kürtlerin problemini de Kemalistler çözmek için uğraşıyorlar. Hani bu ülkeye komünizm de lazımsa onlar getirir ya…

*Siyasetin, teorik tercihlerle tabi gerçeklikler arasındaki dengeyi kurmak olduğunu anlayan siyasetçi hala bu ülkede yetişmedi.

Ülkede yaşayan halkın bir kısmının Kürt olması “tabi gerçeklik” olmasına rağmen, teorik tercihlerin tabi gerçekliklere “kör” olmasıyla meydana gelen siyasi ahmaklık neticesinde Kürtlerin problem kaynağı olarak görülmesi kaçınılmazdı ve Kürtlerde bu öngörüyü haklı çıkarmak için bir yerden başlamak mecburiyetinde kaldı. Bir gurubu potansiyel problem (veya problem kaynağı) olarak görmek, o gurubu kaçınılmaz olarak problem kaynağı haline getirmektir. Problem kaynağı olarak teşhis edildiğinde aynı zamanda problemli olmak misyonunun yüklendiği vakadır. Ülkedeki siyasi rejimin (Kemalizm’in) Kürtlere potansiyel problem nazarıyla bakması ve tabi olarak öyle davranması, Kürtlerin bir kısmında bu potansiyelin açığa çıkmasına sebep olmuştur. Siyasi rejimin bu tür teşhis ve tavırlarına rağmen Kürtlerin hala tamamının problem haline gelmemesi anlaşılabilir bir durum değildir. Kürtlerin toplu olarak isyan etmemesinin sebepleri ciddi şekilde araştırılmalıdır. Kemalist rejimin Kürtlere reva gördüğü muamele karşısında, sadece Kürtlerin değil Türklerin de vicdanının ayağa kalktığı vakadır.

*Ülkedeki siyasi rejimin, kuruluşundan itibaren halkın tamamını kapsayamaması, devlet kurulamadığını göstermektedir.

Siyasi sistem, tasarrufu altında bulunan siyasi coğrafyada yaşayan tüm insanları vatandaş olarak kabul edemiyorsa, o ülkede devlet inşa edilememiştir. Siyasi rejim ile devlet birbirine karıştırılmaktadır. Her ülkede bir siyasi rejim bulunur. Her siyasi rejim, devlet haline gelemez. Devlet, kendi siyasi coğrafyasında “düşman” tarifi yapamaz. Devlet, kendi siyasi coğrafyasında düşman tarifi yapıyorsa, siyasi rejim olmaktan kurtulamaz. Bir ülkedeki siyasi rejim, iç düşman tarifi yapıyorsa, o ülkede yaşayan halkın bir kısmının hayat gerçekliğini tanımıyor demektir. Halkın bir kısmın kabul bir kısmını reddetmek ise devletin değil, devlet olamamış siyasi rejimlerin özelliğidir. Bu tür siyasi rejimler oligarşik siyasi yapılardır ve en bariz özellikleri ise o ülkede kast sistemini kurmuş olmalarıdır.

Halkın devletine sahip çıkması düşüncesi temelde yanlış değildir. Fakat devlet ile siyasi rejimlerin birbirinden tefrik edilmesi şarttır. Ülkede kast sistemi kuran siyasi rejimlere karşı hiç kimsenin itaat borcu yoktur.

***

*Kürt siyasetçi ve entelektüellerin ülkedeki siyasi rejimin uygulamalarını Türklere mal etmesi, akıl fukaralığı ve zekâ geriliğidir.

Ülkedeki kast sisteminin Türkler ve Kürtler arasında kurulmuş olduğu istikametindeki Kürt tezi, vahim bir saçmalıktır. Kemalist rejimin Türklere reva gördüğü muameleyi sadece başörtüsü meselesinde müşahede etme imkânı varken, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördükleri iddiası çok komiktir. Kürtler bu ülkede olsa olsa yirminci sınıf vatandaştır ve mesela başörtülü bir Türk kadın ise Kürtlerden daha önceki bir sırada bulunmamaktadır. Buna rağmen Kürtlerin, ikinci sınıf muamele gördükleri iddiası ile Türklere husumet beslemeleri (bu istikamete savrulanlar için söylüyorum), ahmaklıktan başka bir şey değildir.

*Ülkede Kürtlerin haklarının gasp edildiği iddiası, mevcut siyasi rejimin bir avuç imtiyazlı sınıf dışındaki yetmiş milyon insanın hakkını gasp ettiği gerçeği karşısında komiktir.

Ülkedeki siyasi rejimin mahiyetine dair doğru teşhisler koyamayan Kürt entelektüelleri ve siyasetçileri, Türk-Kürt çatışmasını körüklemektedir. Siyasi rejim ile ilgili problemi Türk-Kürt çatışması (problemi) haline getirmek, iki taraf için de vahimdir. Problemi bu noktaya hangi taraf getiriyorsa veya problemin bu noktaya gelmesinde hangi tarafın ne kadar dahli varsa, mutlaka hesap sorulmalıdır. Sadece Kürtlerin haklarından bahseden bir iddia, ülkedeki siyasi rejim ile ilgili temel teşhis hatasının neticesidir. Kürtlerin bu hatadan kurtulmaları gerekir. Bazı Kürt siyasetçi ve entelektüellerinin, ülkedeki İslami gelişmelere karşı Kemalistlere çağrı yaparak beraber hareket etmeyi teklif etmesi, Kemalistlerin Kürtler üzerindeki uygulamalarına meşruiyet sağlamaktadır. Problemin kaynağı olan Kemalist rejim ile aynı yatağa girmeye çalışan bu tür anlayışlar, mağdurun tecavüzcüsünden yardım istemesine benzemektedir.

*Kürtlerle Türklerin beraber yaşaması gerektiği açıkça vurgulanmamaktadır.

Kürtlerle Türklerin beraber yaşamasına mani olan Kemalist rejimdir. Kemalist siyasi rejimin dışında bir sebep arayanların asırlardır meydana getirilmiş birikim karşısında uzun bir izah borcu bulunmaktadır. Böyle bir izahın tarihi kaynaklarını bulmaları mümkün değildir. Kürtlerin Türklerle hiçbir kavmi akrabalıklarının bulunmaması ihtimalinde dahi beraber yaşamaları için sayılamayacak kadar müşterek hususiyetleri ve birikimleri olduğu vakadır.

*Kürtlerin Kemalist rejime karşı mücadeleleri haklıdır. Fakat bu mücadelenin usulünün “silahlı mücadele” olarak kabul edilmesi ve ara hedefinin “halklar arasında husumet” olarak tayin edilmesi yanlıştır.

Ülkede Kemalist rejime karşı tüm milletin mücadele etmesi için sayılamayacak kadar sebep ve gerekçe mevcuttur. Fakat Kürtlerin silahlı mücadeleyi şart olarak görmesi, mücadele gerekçelerini imha etmektedir. Kürtlerin silahlı mücadele yürütmesinin en vahim neticelerinden birisi, kaçınılmaz olarak Türk ve Kürtlerin kütleler halinde birbirine husumet beslemelerine sebep olmaktadır. Bu netice, mücadelenin hedefinin doğru olmadığını gösterir.

***

PKK ile mücadelenin içtimai altyapısını oluşturamayan devlet ve özellikle de generaller, halka ulaşmanın yolunu baştan beri bilmiyorlardı. Zaten ülkedeki siyasi rejim halka ve insanlara ulaşmak ve onların dertleriyle dertlenmek gibi asil bir düşünce ve tavra hiçbir zaman sahip olmadı. Halkı muhatap almak gibi bir âlicenaplık (bu rejim için âlicenaplık, aslında ise normal bir siyaset tarzıdır) gösteremediler.

Öldürülen bir teröristin ailesi “taziye çadırı” kurup taziyeleri orada kabul etmeye başladığında, taziye ziyaretine gidenlerin içinde hiçbir sivil ve askeri erkânın olmaması ilginçtir. O ilin valisi ve en yüksek rütbeli generalinin taziye çadırına gidip, öldürülen teröristin ailesine hitaben; “bir teröristi öldürdüğümüz için memnunuz, fakat senin oğlunu/kızını öldürdüğümüz için üzgünüz” diyebilecek kadar “ince idrak” sahibi olmasını beklemek, kaba ve hoyrat bir siyasi rejim olan Kemalizm’in müntesipleri sözkonusu olduğunda çok lüks kaçmaktadır. Generallerin zarif olamayacaklarını mesleklerinin tabiatından dolayı beklemeyiz ama sivil yöneticilerin bunu yapmaması çok vahimdir. Terörist ile halkı birbirinden tefrik edebilmenin en önemli adımı, terörist ile ailesini birbirinden tefrik edebilmektir. Bunu yapacak kadar yüksek zekâya ve gelişmiş bir akla sahip olmayanların, hem bölgeden uzaklaştırılması ve hem de görevden alınması şarttır.

***

Bir ülkedeki siyasi rejim, asaletin kaynağının isyanda veya itaatte olduğunu tayin mevkiindedir. Siyasi rejim, insani özelliklerini kaybettiğinde (veya kuruluşundan itibaren bu özellikleri hiçbir zaman kazanamadığında) o ülkede asaletin ve şahsiyetin kaynağı isyandır. Siyasi rejim, insani özelliklere sahip olduğu takdirde o ülkede asalet ve şahsiyetin kaynağı itaat olabilir. Fakat hiçbir siyasi rejim, “bila kaydu şart” itaati gerektirecek kadar asaletin kaynağı olamaz.

Siyasi rejim, “tabi gerçeklikleri” ihmal eder veya inkâr ederse, insani özelliklere sahip olduğunu iddia edemez. Kürtlerin, karın üzerindeki yürüyüşünün çıkardığı kart-kurt seslerinden ismini alan bir Türk boyu olduğu iddiası, masal kompozisyonunda bile sırıtacakken, askeri okullarda bu iddiaların okutulduğunu ve subayların buna inandığını, emekli bir generalin beyanından öğrendik. Mesele, Kürtlerin Türklerle ne kadar kavmi akrabalıklarının olup olmadığı konusu değil. Bir insan topluluğunun bu şekilde isimlendirilerek ne kadar aşağılandığı ve bunun da bir aşağılama olduğunun anlaşılmaması veya umursanmamasıdır.

***

Kürt meselesini Kemalist rejimin çözme imkânı kalmamıştır. Zira bu rejim, Kürtlerin tabi haklarını onlardan namlu zoruyla yıllarca gasp etti. Namlu zoruyla gasp edilen hakların elde edilmesi için Kürtlerin tetiğe basmaya başlaması beklenmeliydi. Az biraz feraset sahibi bir sosyal bilimci veya gözü kör olmayan bir siyasetçi, Kürtlere yapılan muameleye karşı isyan edilmemesini bekleyemezdi. Mesele silahlı mücadelenin meşru olup olmaması değil, mesele dipçikle zapt altına alınan insanın tetik çekmeye başlamaktan başka bir tercihte bulunmasının akli imkânsızlığıdır. Hiç kimse silahın karşısına silahtan başka bir şeyle çıkmaz. Bu kadar basit bir gerçekliğin siyasi rejim tarafından anlaşılmaması, ülkedeki akıl zafiyetinin tescilidir.

Güneydoğuda yıllarca düşük yoğunluklu bir savaşın yaşanmasının ardından Kürtlere bazı haklarının verilmesi problemi çözmez. Vahim olan nokta; Kürtlerin haklarını ancak silahla alabilmiş olmasıdır. Haklarını silahla alma itiyadını edinmiş olan bir halkın, belirli bir sınırda tutulması imkânsızlaşır. Herhangi bir ihtilafta yine silaha sarılabilmenin psikolojik ve sosyolojik altyapısı oluşmuştur. En vahim olan nokta burasıdır. Silaha sarılmaktan imtina etmeyen bir psikolojik ve sosyolojik bünyenin oluşması, çatışmayı çabuk başlatır ve hızla yayabilir. Kemalist rejim, ülkedeki insanlara haklarını silahın dışında bir yolla vermemekte azami direnç sergilemektedir. Bu tavır o kadar açıktır ki, başörtüsü meselesinde de görüldüğü gibi siyasi ve hukuki yolları tıkamakta insanların haklarını alabilmesini mevcut siyasi ve hukuki nizam içinde imkânsız kılmaktadır. Böyle bir anlayışa savrulan rejim, bu yolla kendini muhafaza edebileceği vehmine sarılmaktan kurtulamamaktadır.

Devletin en önemli özelliği, insanların haklarını almak için mücadele etmesini gerektirmeyen bir mekanizma kurmasıdır. İnsanlar haklarını almak için mücadele etmek mecburiyetinde kalıyorsa o ülkede devlet değil, eşkıya hâkim demektir. Zira devlet zaten hakları insanlara dağıtmak ve o hakların kullanılmasını mümkün kılacak tedbirleri almak için vardır. Bir ülkede, “hak verilmez, alınır” vecizesi geçerli hale gelmişse o ülkede devlet yok demektir. Bir ülkede, “hakkını almak için mücadele değil müracaat kâfi ise” o ülkede devlet var demektir. Kemalist rejim bu ülkede devleti imha etmiştir. Daha doğru bir ifade ile bu ülkede Osmanlı sonrasında hala bir devlet kurulamamıştır.

*

Kürtlerle Türklerin beraber yaşamasının içtimai altyapısı halen çökertilememiştir. Siyasi beraberliğin büyük yara aldığı teşhisi doğrudur. Fakat içtimai altyapının halen çözülmediği unutulmamalı ve bu nokta başlangıç olarak alınmalıdır. Siyasi beraberlikten daha önemli olan içtimai beraberliktir. Türk siyasetçilerin bazılarının inkârcı ve baskıcı, Kürt siyasetçilerin bazılarının ise ayrılıkçı olmalarının içtimai altyapı ile ilgisi yok. İçtimai beraberlik, tabi gerçeklik olarak orta yerde durmakta, siyasi tartışma ve askeri çatışma ise teorik tercihlerin kapışması olarak devam etmektedir. Bir Türk olarak Kürtlerle bir problemimin olması mümkün değil. Kürtlere husumet beslemem için dinime ihanet etmem gerekir, tarihe ihanet etmem gerekir, coğrafyaya ihanet etmem gerekir, mensup olduğum kültüre (medeniyetime) ihanet etmem gerekir. Aynı şekilde bir kürdün, Türk olduğum için bana husumet beslemesini asla anlamam. Zira yukarıdaki ihanetler onun için de geçerlidir.

Hangi Kürt, Türk-Kürt ihtilafından veya çatışmasından bahsediyorsa o Kürtlerin ve Türklerin hainidir. Hangi Türk, Kürt-Türk ihtilafından veya çatışmasından bahsediyorsa o Türklerin ve Kürtlerin hainidir.

Siyasi rejim ile Kürt siyasetçiler arasında cereyan eden teorik tercih kavgaları, Türkler ile Kürtlerin içtimai beraberliklerini bozacak noktaya götürülmemelidir.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir