MATEMATİK FELSEFESİNE REDDİYE -1- LEİBNİZ HAKKINDA

Leibniz hakkındaki değerlendirmelerimize elbette meşhur tetkik adamı Kurt Gödel gibi yaklaşmayacağız. Gödel’e göre Leibniz tanrıdır. Batı tarihinde ne kadar da çok tanrı var diye soracak olursanız onun kısaca zihni izahını yapalım…

İsminizden cisminize, cisminizden tüm hayat tasavvuruna kadar kaynağınız Eski Yunan olduğu zaman, elbette “bir” vahidi etrafında değil binler etrafında kümelenirsiniz. Batılı “bir”den nefret eder, ona göre “bir” çeşitlendirilmeli, bir yerine belki milyonlar gelmelidir. Bu sebepten tevhidi anlayışı reddederler. Hristiyanlıktaki teslisin ve onun kültüre ve edebiyata ve tabi olarak felsefeye bakan cihetinde de bu anlayış hâkimdir.  İyi ki teslis’de “üç” de durabilmişler demeyin sakın!.. O üç’e talip olan ne milyonluk kitle var bir bilseniz? Hayatın bu kadar savrulduğu zamanlarda tek çare, liberalizma’dır…

Leibniz’e tekrar gelecek olursak… Leibniz, gayet ilginç tabiatli bir matematikçidir.  Ona göre, düşüncenin matematikselleştirilmesi gerekmekteydi. Düşüncenin matematikselleştirilmesi demek, hissi idrakin yok sayılması demektir. Hissen idrak bahsi girift ve gayet mücerret meselelerdendir. Şöyle ki; İslam irfanının muhteşem ıstılah haritası, başka hiçbir şey olmasa bile yalnız başına bir “fikriyat”tır. Istılahların her biri binlerce “fikir” için ana rahmi kıymet ve kuvvetindedir. Duygusallık kelimesindeki hafifmeşrep manaya inat “hissiyat” mefhumundaki mana hacmi fevkaladedir. Duygusallık kelimesinin manası, umumiyetle akla muhalif bir hale işaret ederken, hissiyat mefhumundaki mana, aklın da kaynağı olan ruha perçinlidir. Duygu ve duygusallık kelimesi, doğrudan nefsin tezahürlerini ifade ederken, hissiyat mefhumu, ruhi tezahürlerin adıdır. Ruhi tezahürler ise İslam ıstılah haritasında tasfiye edilmiş kalbin temiz mecralarındaki hayat hamlelerini gösterir. Risalet’in mukaddes beyanıyla sabit olan, “müminin mümini sevmesinin iman ile alakalı olduğu” bahsi, duygu, duygudaşlık, duygusallık gibi hafifmeşrep ve nevzuhur kelimelerle tabii ki ifade edilemez. Kaynağı nefs olan bir duygu akışının imanın cüzü olması beklenmez ve Hadis-i Şerifin bu şekilde şerh edilmesi kabul edilemez. İslam ıstılah haritası (İslam’ın dili) anlaşılmadan dil üzerinde yapılan tağyir, İslam’ın kaynaklarına ulaşmayı engeller. Hissiyat yerine duygu, duygusallık, duygudaşlık kelimelerini ikame edenler, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olmazsınız” Hadis-i Şerifini idrak ve izah edebilmekten uzaklaşmıştır.
Müminin mümini sevmesinin iman bahsi olduğu bir dine mensubuz elhamdülillah… Sevmeyi “duygu” kelimesiyle ifade etmeye başladığımızdan beri, nefsimizin arzu ve temayüllerine mahkum olduk, nefsimizle sevmeye başladığımız için, kaçınılmaz olarak diğer müminin nefsinin tezahürlerini sevmeye (veya onlardan nefret etmeye) başladık. Oysa müminin mümini sevmesi, muhatabındaki imanı sevmesiydi, tabii olarak da imanının tezahürlerini sevmesiydi. Çünkü biz mümini sevmekle emrolunmuştuk. Tasfiye edilmiş kalpten, zihni evrenimize ve dış dünyaya akan saf ruhi temayüller, tabii ve zaruri olarak iman muhtevalıydı. Kadimden beri müktesebatımızı inşa eden “Ulular”, buna hissiyat demişlerdi. Evet, mefhum olarak hissiyat, iman muhtevalı ruhi hamleydi, akıldan önceydi ve aklın da kaynağı olan ruhtandı. Hal böyle olunca hissiyat, akıl için hem bir kaynak hem de bir sınır işaretiydi. Anlamak zor, karıştırmak kolaydı zira nefs de bir kaynaktı ve ondan da bir şeyler akıp geliyordu. İslam’ın ıstılah haritası unutulup da yerine uydurukça kelimeler ikame edilince, insanın iç dünyasından akıp gelen her hamleye “duygu” dendi. Oysa İslam ıstılahı ruh için ayrı, kalp için ayrı, nefs için ayrı, nefsin farklı mertebeleri için ayrı mefhumlar terkip etmişti. Bunların yekunu “insan telakkimizi” oluşturuyordu, ıstılah haritası unutulunca, insan telakkimiz, batının ürettiği materyalist insan telakkisine mahkum oldu. Ruh, nefs, kalp gibi mefhumları görmezden geldiğimizde İslam’ın insan telakkisine ulaşmak, onu anlamak ne mümkün…

Hassasiyet, hissiyat ile fikriyatın terkibinden oluşan hususi bir idrak ediş halidir. Fikir ile hissin terkibiyle oluşan hassasiyet, şuura yol açan, idrak merkezini şuur (akl-ı selim) seviyesine çıkaran ana amillerden ve mecralardan biridir. Akıl ile his, münasip kıvamını yakalayamadığı müddetçe, şuurun teşekkül etmeyeceği, bünyesinin oluşmayacağı, akıl üstü idrak merkezi haline gelmeyeceği unutulmamalıdır.

Hassasiyet, ruhun varoluş hamlesinin, mukaddes beyanın (kitap ve sünnetin) muhtevasıyla harmanlanması ve mukaddes beyanın çerçevesinde bünyeleşmesidir. Ruhi hamlelerin (hissin) muhtevasına iman marifetiyle yerleştirilen İslam’ın, insanın kalb ve zihin dünyasında akl-ı selimi inşa edecek, onu besleyecek, onun çerçevesini (sınırlarını) oluşturacak muhkem bir mecra haline getirilmesine hassasiyet diyoruz. Hissiyatın tabii haline değil, hissi akışın iman istikametinde açılmış olan kalbi ve zihni mecrada akmasıdır hassasiyet. Netice olarak hassasiyet, aklın, fikir ile hissi mütekamil bir kıvamda terkip etmesidir ki bu cihetiyle akl-ı selimin hususi ve kıymetli bir cüzüdür. Hassasiyet sahibi olan bir Müslüman, refleks halinde imanın tepkisini fikri muhteva ile birlikte verebilecek hale gelir.

Yaşadığımız çağda hissiyat yok, fikriyat yok, bunlar olmayınca kaçınılmaz olarak hassasiyet de yok… Hassasiyet yok, derinliğine tefekkür yok, terkip şuuru ve çabası yok, öyleyse “akl-ı selim” yok… Akl-ı Selimin oluşması çok zor bir süreçtir, herkeste olması, oluşması beklenmez. Ama hissiyat ve nispeten hassasiyet, halka malolmuş irfan kodlarıyla inşa edilmişti geçmişte. Halkın kalb ve zihin dünyasından kazınan irfan, geride bir çöl bıraktı.

Tefekkür ve his, akl-ı selim mecrasında istikametini bulur. His, ruhtan gelen mevzuya doğrudan intikal eder. Buna hissen idrak diyoruz. Fakat burada şu ince noktanın altını çizme zaruretindeyiz; Hissi akış, ruhi ve kalbi olmasına rağmen, bu akış dairesinin güzergahı nefsede uğrayabilir. Nefs, ruhtan gelen herşeyi avlamaya memurdur. O halde, hissi idrakin felsefe ve filozoflardan tarafından kabul görmemesi gayet tabiidir. Zira felsefenin hakim olduğu Batı kültür ikliminde, hissin ve ruhi alt yapının reddi bu güzergahta değerlendirilmelidir.

Leibniz, düşünmenin matematikselleştirilmesi formülüyle matematiği aynı zamanda mutlaklaştırmıştır. Leibniz’in Evrensel Bir Karakteristiğe Önsöz başlıklı yazısında characteristica universalis sayesinde düşüncenin alfabesi çıkartılacak, böylece temel mefhumların analizleri yapılarak bütün her şey hesabi olarak kesin bir şekilde yargılanacaktır. Böylece iki farklı filozofun tartışmalarına gerek kalmayarak calculemus (buyrun hesaplayalım) diyerek düşüncenin doğruluğu hesaplanabilecektir! Ah şu sefil Batılı kafa… Her meseleye saf ve işlenmemiş akıl ile yaklaşır, böylece pozitif aklın mahzenlerinde erir gider… Şimdi burada Leibniz’in hakkını vermemiz gerekiyor. Leibniz, Batı tarihinde ve kendi devrinde filozofların derin ve şiddetli tartışmaları karşısında calculemus’u bir zaruret kabul etmiştir. Külli idrakin peşine ergen çocuk edasıyla düşen Leibniz, değil külli idrake varabilmek, temel meselelerde bile savruldukça savrulmuştur.

İslam Medeniyetimizin asırlar evvel “münazara” ve “mülakat” ile girift meseleleri hal ettiğini biliyoruz. Bizde münazara vardır, batılılarda ise münakaşa… Münakaşa yahut polemiğin olduğu yerde, fikri değil nefsani kavga vardır. Bu kavga zamanla büyüyerek muhataplarını derin bir ruhi yıpranmaya götürür. Leibniz bunların farkındaydı… Öyle bir şey bulmalıydı ki, bu kavga matematiki olarak bitmeliydi. Lakin yanıldığı husus şurasıdır ki, pozitif akıl; mevzu ve meselelerde tek başvurulması gereken nihai kaynak olamaz. Ona göre saf akıl, her müşkilin çözümünü sunacak kuvvette idi. Bu sebepten calculemus teorisini ortaya atmıştı. Lakin gelin görün ki, bu teori tezatların tezadı idi. Calculemus teorisi, iç ve dış ahengi bakımından meselelere imtizaç etmeyerek hakikate sirayet edemiyordu. Zaten başlamadan çağdaşları tarafından şiddetle tenkide uğradı. Leibnez’in bu teorisi, ergenlik döneminde kendini isbatlamaya çalışan ergen bir çocuğun hamleleri kadar gülünçtür. Şöyle ki; hayatın çeşitliliği ve meselelerin akışkanlığı düşünüldüğünde bu teorinin ne denli çocukça ve sahibinin ise bir o kadar çapsız olduğu görülür. Okyanusun içindeki minik balıktan insana, insandan tüm mahlukata kadar tüm yaratılmışların farklı mizaç ve fıtrat hususiyetleri vardır. Bu kadar muazzam bir âlemi, hangi matematiki hesap yüklenebilir. Leibnez’e göre matematik tüm sorunların çözümünü hesaplayabilecek kudrettedir. Matematikçi ise, Tanrı’nın bile yapamayacağı sonsuz hesapları yapabilen olağanüstü şahsın adıdır. Leibnez’in zihni savruluşları bunlarla bitmez tabii ki… Hem Tanrı’nın varlığını bu formül ile isbatlama derdindedir, hem de kafasındaki Tanrı’yı kendinden aşağı gösterme davasında da o kadar mahirdir. O’na göre Tanrı, sadece matematik hesapları çözen bir hesapçıdır. Leibnez’e göre, Tanrı matematik dışında hiçbir mesele hakkında söz hakkına sahip değildir. Onun için sonsuz işlemleri Tanrı’nın bile yapamayacağını söylemiştir.

İkili Sayı Sistemi

Batı’nın intihal dolu dünyası, matematikte daha ilginç bir noktadadır. İkili sayı sistemini (0 ve 1) asırlar evvel Müslümanlar keşfedip kullanmışlardır. Bu gerçeğe rağmen, Leibniz ikili sayı sistemini ilk defa kendinin sistematiğe ve olgunluğa geçirdiğini söylemesi, ne ile izah edilebilebilir? Bir mektubunda her şeyin yokluktan yaratılması konusuyla ikili sayı sistemi birlikte ele almıştır. Bu gerçek Müslümanlar arasında o kadar tabii bir gerçektir ki, bir medrese talebesi henüz ilmi hayatının en başında bu tür gerçeklere vukufiyet sağlar. Bu vukufiyetle beraber şu hakikat idrak edilir ki; 0 yokluğun, 1 ise varlığın remzidir. Yani herşey Bir’den sudûr etmiştir.

Leibniz, iyi bir okuyucudur. Okuduğu eserlerin ekseriyetle Sühreverdi Hazretleri ve İbni Arabi olması, tabii olarak intihalleri hakkında da gayet malümat vermektedir bizlere. Leibniz,  Müslümanlardan yapmış olduğu intihaller dolayıdır ki, 0 ve 1’e bu denli yaklaşabilmiştir. Normal şartlar dahilinde, Batı’nın “varlık” ve “yokluk” mefhumlarına yaklaşımı bu çapta olamaz. Zira o, saf aklın ve terbiye edilmemiş zevkin adamıdır.

Analitik ve Leibnez

Kant’ın analitik-sentetik düşüncesini Leibniz inşâ etmiştir. Leibniz’in gerçeklik kavramını okuya okuya sonunda yeni bir terkibe ulaşan Kant’a göre, analitik a priori bilgi, sadece mantıki deliller kullanılarak elde edilen bilgilerdir. Sentetik a priori ise, zamanı ve uzayı nişanlayarak zamani ve uzay sezgisini kullanarak elde edilen bilgilerdir. Kant, tefekkür hakikatine en sıhhatli yaklaşan filozoftur. Analitik bilgi meselesi, akli deliller ile kavranabilecek bilgilerden ibarettir. Bu bilgiye ulaşmada tecrübe yardımcı unsurdur. Zira Hazreti Ali efendimizden naklen söyleyecek olursak; Tecrübe fayda ile beraber ayrı bir ilimdir.

Sentetik bilgiden kasten şunu söylemek istiyor, fakat söyleyemediği için hakikatin kapısına kadar gelip geri dönüyor Kant… Mütefekkir şahsiyetin tefekkürünün ön ayağını “his ve idrak” bahsi oluşturur. Hissi idrak sezgilere dayanır. Sezgi ise, kalbten ve ruhtan gelir. Lakin hissen idrakin nefs yokuşunda kirlenme durumu da söz konusudur. Zira nefs, kalpten ve ruhtan gelen her bir şeyi avlamak isteyen avcıdır.

İnsanı üç ana merkez idare eder. Bunlar; akıl, kalp, ve zevktir. Lakin bizdeki akıl, kalp ve zevk işlenmemiş değil, terbiye edilmiş noktadadır. Buradan hareketle aklımız akl-ı selim, kalbimiz kalb-i selim, zevkimiz ise- zevk-i selimdir. Bu üç merkez karargahı “selim” bünyeye taşıyan ve götüren tasavvuftur. Tasavvuf, insandaki akli, kalbi ve zevki pislikleri söküp atmaya yarayan, dehayı mütefekkirleştiren, tükenmişlik durumunda yeni mecra ve koridorlar açarak sonsuz bir sahada insanın her an murakebesi ve zapt altında tutulması sağlayan ilim-irfan-hikmet karargahıdır.

Ahh şu zavallı Kant… Hakikatin kapısına kadar gelipte o kapıyı çalamadan tekrar süfli dünyasına dönen Kant… Ve bütün bu dehalarını zapt altına alamayan felsefi havza ve Batı bilim mecrası…

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir