MATEMATİK FELSEFESİNE REDDİYE -3- ŞU MEŞHUR HEGEL…

Şu meşhur HEGEL…

Friedrich Hegel, Phenomenology of Spirit ismiyle İngilizceye tercüme edilen eserin mukaddimesinde matematiki düşünce ile felsefi düşüncenin farkını ortaya koymaya çalışarak kendi sahasındaki uluhiyet iddiasını sürdürmeye devam eder. Öyle ya… Her batılı filozofa göre kendi ihtisas sahası “mutlak doğru”, buna mukabil kendisi de küçük tanrıdır. Batı tarihine bakıldığı zaman görülecektir ki, her sahanın Tanrı ve Tanrıçaları vardır. Ah sefil Batılı kafa… Kendi fil dişi kulesine kendisini kapatarak kurbağa kafasını çıkardığı andan itibaren kendini uluhiyet semalarına yükseltir. Savruluşun ve dağılışın böylesi… Ruhun inkarı ve kalbin ademe mahkum edilmesiyle beraber tek müdahil olan hasse nefs’tir. Her batılı filozof ise ciğerlerine kadar nefs gayyasında hayatını ve felsefesini ikame eden nefsani anlayışa sahiptir. Batılı kafada nefs emniyeti öylesine had safhadadır ki, hırsızvari edasıyla çalacağını çalıp, onu kendi malı gibi gösterme maharetinede son derece maliktir. Başkasının malıyla “caka” satan bu anlayışın mümessilleri, çaldığı malın sahibine “kibir” ile bakabilecek kadar da anormal halin adamıdırlar.

Hegel, malüm eserin mukaddimesinde felsefe ile matematiğin idrak cehdini karşılaştırmak suretiyle matematiğin nitelikli bir düşünce aracı olamayacağını savunur. Buradan umumi manada Batılı filozofların, hususi manada da Hegel’in dünyasını anlamamız gerekiyor. Yukarıdaki cümlelerle kısmi olarak izaha giriştiğim nefs kuyusunda yüzen Batı adamı, kendi ihtisas sahası dışında her ilme ve sahaya yabancıdır. Bu sıhhatsiz ihtisas anlayışından dolayıdır ki, ihtisaslaşma idrak körlüğüne sebebiyet vermektedir. “Benim uzmanlık alanım şudur yahut budur” diye başlayan ihtisas anlayışı, bütün fikrin bütünlüğünden parça fikir müptezelliğine savrulur. Hayat ve hadiseler tezatsız bütün anlayışın müsebbibleri etrafında tetkike ve terkibe muhtaçtır. Bütün fikir olmadan hayatın tamamı izah edilemez. Mütefekkir ve filozofu ayıran en keskin hususiyetlerden biri burasıdır. Filozof kendi sahası dışındaki her sahaya yabancılaşıp kendi sahasını “mutlak” görürken, mütefekkir hayatın tamamına sirayet eder. Bu sirayetle beraber hakikati binlerde değil “bir” de arar. Filozof ise, hakikati ve hayatı milyonlarda aramak suretiyle savruldukça savrulur, bilgiyi ve ilmi dağıtarak kendinden sonraki nesillerin ufkunu darmadurman ederek hayatı kaosa çevirir. Hayatın kaosa dönmesi demek, fikrin yerine serkeşliğin, münazaranın yerine ise polemiklerin hakim olmasıyla neticelenecektir. Batı’da her filozof, fikri hayatına kendi hocasını tenkitle başlar. Kendinden öncekinin reddi demek, kendinin hayat ve şahsiyet bulması demektir bir bakıma. Bizim kadim medeniyetimizde ise, en ufak şahsi kusurun dahi söylenmesi “gıybet” kabul edilmek suretiyle ahlaki bir altyapı vücuda getirilmiştir. Nerede İslam Medeniyeti? Nerede Batı Uygarlığı?

***

Matematik, diğer ilimlerden ayrı tutulmak suretiyle haksız bir şöhrete maliktir. Mücerret düşünme istidadı kazandırması bakımından matematik, son derece mühim ve ihmal edilmemesi gereken noktada olmalıdır. Matematiği “ilimlerin kraliçesi” yahut kitabımızın ileriki sayfalarında değineceğimiz gibi “Leibniz” denilen ilginç filozofun matematiği mutlaklaştırması, hatta herhangi bir matematikçiyi tanrılaştırmaya kadar varan savruk anlayışından öğreniyoruz ki, matematiğin Batıda şöhreti gayet fazladır.

***

Hegel’e göre, felsefenin varlığı; varlığın özünü ve bu iki temel unsur arasındaki birliğe; matematiki düşünmenin ise varlığın prensiplerini düşünmenin konusu yaptığını söyleyerek felsefi düşüncenin, hariçten dahile (dıştan içe)  varlıktan zihnî düşünceye ulaşmaya yolunda ve bu tavırla, matematiki düşünmede; mücerret (soyut) zihnî prensipler dışarıdan varlığa yüklenmektedir. Azılı filozoflardan olmasına rağmen, felsefeyi terkip maharet hassesiyle idrakten aciz zavallı Hegel, sözlerine devam eder; Hegel’e göre, matematiğin ortaya koyduğu ispat, doğru olmasına rağmen muhtevasızdır; yani gerçekliği ve varlığı olmayan doğrulardır. İnsana gülerler… Her işe saf aklıyla yaklaşan, aklı putlaştırıp manayı reddeden Batı adamı, muhtevasız kabul ettiği birşeyi nasıl doğru kabul eder? Doğruluğuna iman ettiğin bir şeyin muhtevasız olduğunu ne biliyorsun diye sormazlar mı adama? O zaman muhtevasız ise doğru olduğu kanaatine nasıl ve ne şekilde geldin?

Hegel’in yukarıdaki sözlerinden anlıyoruz ki, henüz kafasında oluşan hakikat tanımı mevcut değil. Hakikat tektir. İnsan, “bir” olan hakikat karşısında kendisine bildirilen nispette haberdardır. Bu haberdarlığa aracılık eden ise, peygamberlerdir. Anadolu’nun filan köyünde yaşayan ümmi kadınımız bile Hegel’den çok çok asildir fikir ve hakikat karşısında… Zavallı Türk aydını… Hakikati o ümmi kadının sarsılmaz imanında değil de, Hegel’de aramakta. Ne garipsin sen dünya?

Hegel, matematiki düşünce ve felsefeyi kıyaslamaya devam ederek şunları söyler; Matematiksel objelerde parça bütün hakkında fikir vermez Meselâ, üçgenin herhangi bir unsuru üçgen hakkında hiçbir tasavvur ve tahayyül oluşturmaz. Halbuki felsefî düşünceyle varlığın en küçük unsurundan hareket ederek bir bütün olarak varlığı keşfetmek mümkündür.

Elbet üçgenin her parçası, tek başına tasavvur ve tahayyül oluşturmaz. Lakin o parça bütüne irca edilmeyi bekleyen kıymettedir. Parça fikir serkeşliğinin dev karakteri Hegel’in kulakları çınlasın…

Hegel, tecrit ve terkip maharetinden son derece uzak olduğu için parça ve bütün münasebeti hakkında zihni muhayyilesinde herhangi bir tasnif ve idrak cehdi oluşmamıştır. İdrak cehdi içinde kavrulan mütefekkir ise, parçanın içinde bütünü, bütünün içinde parçayı keşfeder. Zira her mütefekkir aynı zamanda haddini hududunu bilen kaşiftir… O halde mütefekkir, terkip maharetiyle beraber aynı zamanda da mimardır. Neyi nereye koyacağını bilen mimar. Filozof serkeşler ise, mimarın yanında hamal dahi olamayacak vasıfsız müptezellerdir.

Siz Hegel gibi üçgene ve matematiğe yaklaşırsanız, filozof olmayan matematikçide sizin kendi sahanız dışındaki ilme yaptığınız ithamı, felsefeye yapar. Bu gayet tabii bir hadisedir. Ve Batı’da felsefe hep böyle terakki etmiştir. Her filozof öbürüne küfrederek şahsiyet kazanmıştır. Küfür filozof için yolluktur.

Hegel’e göre matematiğin konusu, içi boş mekân ve sayılardan ibarettir. Bu sebebten Hegel, hakikati; matematiki düşüncede aramaz, zira ona göre matematiki bilgi yüzeyseldir, insanı hakikate götürmez. Hegel’in matematik hakkındaki ithamları umumi manada doğrudur. Fakat hangi matematik? Batı’nın İslam coğrafyasından hırsızlayıp, materyalizma mahzeninde mahvettiği materyalist matematik… Zira matematik özü itibariyle terkip ilmidir. Terkip mahareti ise tasavvuf ile elde edilir. Yani Ruh… Yani Kalp… Hegel’in matematik tenkitleri bu açıdan hakikatin merkezinden başkaldırma değil, kendi nefsinden hücumdan ibarettir. Bu açıdan öz itibariyle bu tenkitlerin kıymeti harbiyesi mevcut değildir tarafımızca…

Kadim İslam Medeniyetine bakıldığı vakit görülecektir ki, bizim her mütefekkirimiz ilim kuracak çapta ve seviyededir. Hegel gibi henüz üçgenin her parçasından hareket ederek bir ilmi parçalara boğmak yerine, o çizgilerin her parçasını evvela üçgene hasletmek, sonrada o üçgeni matematik işlem dünyasına irca etmek ve bu tavırla terkip maharet hassesiyle beraber matematik ve onun tetkike muhtaç olan ilim sahalarıyla meşgul olarak bütün fikrin kollarına uzanmak. Sonrada bütün fikirden elde edilen tetkik bilgiyi terkip ederek marifetullahı keşfetmek… İşte mütefekkir, işte filozof… Buradan hareketle anlaşılsın iki dünyanın hususiyetleri…

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir