MAVİ MARMARA DAVASI-1-DÜNYANIN İSRAİL İLE HESAPLAŞMASI

MAVİ MARMARA DAVASI-1- DÜNYANIN İSRAİL İLE HESAPLAŞMASI
Mavi Marmara davası nihayet açıldı. İddianamenin sanık listesinde dört adet İsrailli general var. Genelkurmay başkanı, Deniz kuvvetleri komutanı, Hava kuvvetleri komutanı ve İstihbarat başkanı…
Suç, kasten adam öldürmek, kasten adam öldürmeye teşebbüs, nitelikli kasten adam yaralama, kasten adam yaralama, nitelikli yağma (gasp), deniz ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma, nitelikli mala zarar verme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve eziyet…
Maktul (şehit) listesinde dokuz kişi, müşteki-mağdur listesinde 490 kişi mevcut. Bunların liste teferruatları şu şekilde; dokuz şehit Türkiye’den, ayrıca Türkiye’den 423 kişi müşteki-mağdur. Gemide toplam 39 ülkeden insan vardı, bunların içinden 24 ülke vatandaşı müşteki-mağdur listesinde. Gemide bulunan insanların vatandaşı oldukları ülkeler şunlar; Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Avusturalya, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bahreyn, Bosna Hersek, Cezayir, Endonezya, Fas, Fransa, Güney Afrika Cumhuriyeti, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, İran, Kanada, Kosova, Kuveyt, Lübnan, Makedonya, Malezya, Mısır, Moritanya, Norveç, Pakistan, Polonya, Sırbistan, Suriye, Umman, Ürdün, Suudi Arabisten, Türkiye, Yemen, Yeni Zelanda, Yunanistan… İddianamede müşteki-mağdur olarak bulunan insanların vatandaşı oldukları ülkeler ise şunlar; Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Avusturalya, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Bahreyn, Bosna Hersek, Cezayir, Endonezya, Fransa, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, İran, Kanada, Kuveyt, Ürdün, Suudi Arabistan, Türkiye, Yeni Zelanda, Yunanistan…
Bu bilgileri vermemizin sebebi, hadisenin ne kadar çok ülkeyi ilgilendirdiğini göstermek… Bu dava, Mavi Marmara gemisinde vatandaşı olan tüm ülkelerin davasıdır. Toplam olarak 39 ülkenin, müşteki-mağdurların tabiiyetlerine göre de 24 ülkenin…
Ne demek bu? Dünyadaki 39 ülkenin (yani tüm ülkelerin yaklaşık dörtte birinin) davası… Bu kadar ülkenin İsrail ile hesaplaşması… Gemide vatandaşı olan ülkelerde soruşturma yapıldı mı, yapıldıysa dava açıldı mı, haberimiz yok. Kamuoyuna intikal eden bir soruşturma ve dava bulunmuyor. Özellikle de ABD vatandaşı olan, ikisi çifte vatandaş olmak üzere toplam dört kişi için ABD mahkemelerinde soruşturma yapılmadığını ve dava açılmadığını kamuoyundan biliyoruz. Yahudi lobisinin ABD mahkemelerindeki tüm girişimleri boşa çıkardığını, ABD yargısının bu hadiseye kör ve sağır olduğunu kamuoyundan takip ediyoruz.
39 ülkenin vatandaşları bulunası sebebiyle doğrudan, dünyadaki diğer ülkelerin de adalet için dolaylı olarak sorumluluk taşıdığı bu hadisede, yargı sürecini sadece Türkiye’nin başlatmış ve dava safhasına kadar getirmiş olması dikkat çekicidir. Bunun manası; dünyanın vicdan ve adalet terazisinin Türkiye’de kurulduğunu gösteriyor.
Dünyanın vicdan ve adalet terazisi Türk mahkemelerine emanet… Bu durum, Türkiye ve Türkiye’deki Yargı için son bir, bir buçuk asırdır sahip olmadığı büyük bir şeref. Gerçekten son bir asırdır bu ülkede adalet denildiğinde kendi gariban vatandaşının tepesine binen bir yargı vardı. Yabancı ülke askerlerinin (mesela ABD askerlerinin) Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına karşı işledikleri suçları bile yargılayamayan bir hukuk ve yargı sistemi bu ülkede on yıllar boyu devam etti, hala da devam ediyor. Böyle bir vasatta, İsrail’in dört üst düzey komutanını yargılamak, bunu onlarca ülke adına yapmak büyük bir hadisedir.
*
Bu dava, hakkıyla ve titizlikle görülmelidir. Verilecek kadar, tüm dünyaya emsal teşkil edebilmelidir. Milletlerarası hukuk da dahil olmak üzere, hiçbir itiraza yer bırakmayacak hacimde, kıvamda, incelikte bir karar üretilmelidir. İsrail ile aramızdaki husumet, dünyanın vicdan ve adaletini temsil ettiğimiz bu davayı akamete uğratmamalıdır. İsrail’e olan kızgınlığımız, ortaya çıkaracağımız “metnin” yani ilamın, öfke patlamalarına teşne olan bir siyasi bildiri haline gelmesine sebep olmamalıdır. Türkiye, yıllarca dışarıda (mesela Avrupa insan hakları mahkemesinde) adalet arayan bir ülke olmaktan kurtulmanın imkan ve fırsatına bu dava ile kavuştu. Tüm dünyaya göstermelidir ki, Türkiye, tarihinde asırlarca olduğu gibi, dünyanın vicdan ve adaletini temsil ediyor.
Olgun bir yargılama süreci yürütülmeli, milli ve milletlerarası hukuk metinleri dahiyane şekilde tetkik ve tahlil edilmeli, ortaya çıkacak mahkeme ilamı, tüm dünyanın hukuk manifestosu gibi okuyacağı ve saygı göstereceği bir emsal olmalıdır. Öyle bir emsal olmalıdır ki, hukuk ve yargıda bir milat oluştursun…
Hukuki mücadele, hukuku militanlaştırılarak yapılmaz. Mavi Marmara davası, hukuku ve yargıyı, hukuk ve yargı merkezinde tutarak görülmeli, sınır aşılmamalı, hamaset, heyecan, öfke ve benzeri duygularla süreç inkıtaa uğratılmamalıdır.
Hukuk ve yargı gücünü, arkasındaki devletin maddi müeyyide uygulayabilme kuvvetinden almaz. Seksen yıldır böyle zannedildiği için insanların, eleştiri bir tarafa küfrettiği mahkeme kararları üretildi. Yargı, gücünü, ilamındaki “adalet” ve adalet merkezindeki ikna kudretinden alır. Bir mahkeme kararı (ilam), adaleti gerçekleştirdiği takdirde, aleyhine karar verilen tarafın bile takdirini toplar ve saygısını kazanır. Zaten ilam, insanlık aleminde, aleyhine olan insanın bile takdirini kazanan tek “karar” ve metindir. Hiç kimse, aleyhine olan hiçbir şeye razı olmaz, saygı göstermez, riayet etmez, bunun tek istisnası mahkeme kararıdır. Mahkeme kararı da bu itibarını, adaleti gerçekleştirmekle kazanır. Türkiye, on yıllarca bu hususları unutmuştu, hatırlama zamanı geldi.
*
Bu vesileyle bir hususa dikkat çekelim. Türkiye’deki en kötü edebi metinler, yargı kararlarıdır. Edebi hususiyet taşıması bir tarafa, basit dil kurallarına bile riayet edilmeksizin mahkeme kararları yazılır. Adalet, her kelime üzerinde sınırsız bir tetkik, tahlil, terkip ve tartışma yapılarak üretilen bir kıymet olmasına rağmen, mahkeme kararlarının hoyratça ve basit dil kurallarına bile riayet etmeksizin yazılması çok vahim. Oysa adaletin hassas terazisinin ilk tarttığı malzeme, sözdür. Adalet, temel malzemesi olan kelamı, edebiyat, sanat, ilim ve fikir mihverinde tartmalı değil mi? Dil ve üsluba bile riayet etmeksizin, sanatkarane bir dil kullanmaksızın, ilim ve fikirle mücehhez bir gerekçe silsilesine istinat etmeksizin “ilam” yazılır mı? Yazılırsa ona “mahkeme kararı” muamelesi yapılır mı?
Yine bu vesileyle temas edelim, Hukuk Fakültelerinde dil ve edebiyat dersi yok. En azından bizim zamanımızda yoktu. Vardı da, haftada bir saat gibi bir şeydi ve öğrencisi de öğretim görevlisi de dikkate ve ciddiye almazdı. Dile vakıf olmayan kadrolardan, adalete nüfuz etmesi hatta adalet üretmesi beklenir mi? Düşüncenin temel malzemesi olan dile hakim olmadan doğru düşünebileceğini zanneden, bir şekilde düşünse bile bunu doğru ifade etmek için dile ihtiyacı olduğunu dahi bilmeyen kadrolar eliyle adalet dağıtma çabası, Türkiye gibi “gecekondu” devletlerin vehimlerinden olsa gerek. Birçok şeyin değiştiği, hızlı değişmeye devam ettiği süreçte, bu konunun da hızlıca gündeme gelmesinin zamanıdır.
Mahkeme ilamlarının dil ve üslubunu bu bahis içinde hatırlatmamızın sebebi, yargılama neticesinde verilecek kararın, kötü bir edebi metin olması halinde, adaletin gerçekleşmesi bir tarafa, milletlerarası arenada tercüme edilmeye bile utanılacak bir iş yapılmış olur. Hakimler, gerekirse, fikir, ilim ve sanat adamlarından (mesela edebiyatçılardan) faydalanmalıdır.
*
Mahkemenin yargılama neticesinde vereceği kararın infaz edilemeyeceği hususunda tereddüdü olanlar çıkabilir. Gerçekten İsrailli generaller hakkında verilecek mahkumiyet kararını infaz için İsrail’e üç-beş polis giderek adamları tutuklayıp getirerek kararı infaz etmek kabil değil. İnfazı sadece bu şekilde düşünmek, ufuk darlığı ile alakalıdır.
Mahkeme kararının infazı yapılır, çünkü infazın çeşitli yolları var. İsrail, suçluları teslim etmez, teslim etmediği müddetçe (gerekirse yüz yıl, bin yıl) Türkiye ile diplomatik, siyasi, iktisadi, askeri münasebet kuramaz, Türkiye, milletlerarası arenada mütemadiyen İsrail’e karşı teyakkuzda ve rakip olur, her konuda önüne suçluları iade etmesi istenir. Suçlular öldükten sonra da, ölene kadar teslim etmeyen İsrailli siyasetçileri, suçluları korumakla itham eder ve böyle devam eder.
Türkiye’nin İsrail’e suçluları iade etmesi için uygulayacağı milletlerarası müeyyide, İsrail’e, suçluları teslim etmesi halinde uğrayacağı zarardan daha ağır maliyet çıkarır. Bu bir infazdır. Hem de suçluları cezaevine koymaktan çok daha ağır bir infaz… Türkiye İsrail’in boynuna bir “insanlık suçu” işlediğine dair “yafta” asar ve her vesileyle bunu gündeme getirir. İsrail, baştan beri anlamamakta ısrar ettiği bu hadisenin büyük maliyetini yavaş yavaş anlamaya başlar fakat anladığında iş işten geçmiş olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir