MEDENİYET-İ SAHİHA

MEDENİYET-İ SAHİHA

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

İslâm adına, seküler bir din mevkiine konulduğu gerekçesiyle reddedilirken de, teknolojik gelişme, iktisadî refah ve konfor imkânı olarak görülüp iştiyakla benimsenirken de Batı’dan mülhem bir medeniyet tasavvurundan yola çıkıldığını gözden kaçırdığımız için, medeniyet meselemiz iki asra yakın bir zamandır kıyl ü kaal mevzuu olmaktan öteye götürülemedi. Medeniyetin kelime manasıyla Batı’daki civilisation (sivilizasyon)’a denk düşmesi, hatta hususen sivilizasyonu karşılamak üzere sonradan türetilmesi ve nihayet İslâm coğrafyasında son iki asırdır modernleşmek suretiyle yürütülen temeddün tarzı, medeniyet ile sivilizasyonun aynı şey olduğu fikrini tartışmasız bir doğru gibi kafalara yerleştirdi.

Batı’ya mahsus sivilizasyon tasavvuru zihinlere medeniyet diye kodlanınca İslam medeniyetini ihya yahut yeniden inşa maksadıyla yapılan hamleler ya tabii olarak akamete uğradı veya temeddün zannedilen bir tereddî ile şahsiyet kaybına yol açtı. Bu neviden teşebbüslere İslâmî hassasiyetlerle getirildiği düşünülen tenkitler de aynı sakat tasavvurun berzahından kurtulamadığı için sadra şifa olmadı. Bundan sonra da medeniyet tasavvurumuzu tashih etmedikçe o berzahtan çıkıp netice verecek yeni bir hamle için yola koyulmamız imkân dahilinde görünmüyor. Zira daha tasavvur safhasında belli arızalarla malûl bir anlayışın pratiğinden kemâl beklemek mümkün değil.
Şu halde evvel emirde medeniyet tasavvurumuzu vahiyle tashih etmemiz şart. Vahiyle tashih ise mevcut tasavvuru İslâmî ölçülerle telife çalışıp bir çeşit restorasyona tabi tutarak değil, nefy ve ispat yoluyla oluyor bilindiği üzere. Yani makbûl ve makûl taraflarını alıp geri kalanını atalım hesabına girmeden “lâ” diyerek sivilizasyonu bütün unsurlarıyla zihnimizden ve kalbimizden silip çıkarmak, sonra “illâ” ile oraya kendi medeniyet tasavvurumuzu yerleştirerek sabitlemek gerekiyor.
Fakat Batı’nın medeniyet veya uygarlık diye takdim edilen iktisadî zenginliği, fen ve teknikte ulaştığı ileri seviye ve böylece kazandığı tahakküm kudreti, bütün bunların zeminindeki anlayış gözden kaçırılınca “lâ” denilerek kolayca nefyedilemiyor. Oysa sivilizasyon, bugünkü göz alıcı tezahürlerine rağmen insanın kutsalla rabıtasını koparıp kendini müstağni sanmasıyla başlayan bir sapmanın neticesidir ve Batı’ya mahsus bir vakıadır. İnsanı “beşer”, varlığı “madde” olarak görür. Kâinattaki ilahî nizamı bozup nefsin hevasını tatmin edecek dünyevî bir verimlilik maksadıyla ve sadece aklı kullanarak yeniden tanzime koyulmuştur. Dünyayı cennete çevirmek iddiasındaki bu yeniden tanzim çabasında verimlilik dışında hiçbir dinî ve ahlâkî ölçü tanımaması, kaynak ve emek sömürüsünü meşrulaştırmış, bu sayede elde edilen güç ve zenginlik bir yandan sivilizasyonun yegâne ideal nizam gibi algılanıp adeta seküler bir din haline getirilmesine, bir yandan da mensuplarının tekebbürle dünyaya hükmetme vehmine kapılmasına sebep olmuştur. Sivilizasyonun bugün artık neredeyse nas gibi kabul gören, kutsiyet atfedilen ve hakikati sorgulanmayan bilim, teknoloji, ilerleme, gelişme, kalkınma… ilh kavramlarında, böylesine bir sapkınlığın ifsat edici bir virüs gibi mündemiç olduğu akılda tutulursa “lâ” ile kesilip atılmasında bir tereddüt yaşanmayacaktır. Esasen meselenin lâ faslında fazlaca oyalanmak, medeniyet teşebbüsümüzü bir reaksiyonun, benzer tarzda alternatif oluşturarak mevcut anlayışla rekabete girme ihtiyacının sevk ettiği bir arayış gibi anlamaktır ki zımnında hâlâ sivilizasyonun referans alındığını gösterir.
Medeniyet inşası bizim var oluşumuzun, kulluğumuzun, yeryüzü hilafetimizin iktizasıdır ve yüksek seviyede ilim, irfan, tefekkür ve terkip mahareti şartı sebebiyle farz-ı kifaye hükmünde bir mükellefiyettir. Medeniyet tasavvurumuzu tashihin “illâ” kısmında böyle bir mükellefiyetin olmadığı iddiasında bulunmak, bedâvet kifayetsizliğinin bahanesi değilse eğer, İslâm’ın zahirinde kalanlara mahsus bir gaflet yahut ufuksuzluğun eseri olmalıdır. “Güzel ahlâkı tamamlamak için” gönderilmiş bir peygamberin ümmetinin, kemâle erdirilen o ahlâk-ı hamideyi yaşayıp yaşatmak vazifesi yanında nizam-ı âlem için kâinattaki ilahî dengeyi muhafazaya ve yeryüzünde adaleti tesis eylemeye memur olduğu da tevil götürmez vazifeleri arasındadır. Bu vazifeler mükellefiyetlerimizin en son ve kâmil sınırı olması hasebiyle diğer mükellefiyetlerimizi de ihata eden bir tekâmül seyrini gerektirir. Dolayısıyla elbette ve her şeyden önce tasavvurlarımızı, aklımızı ve şahsiyetimizi vahyin ölçüleriyle inşa eylememiz şartı vardır. Fakat bütün bunlar zaten medeniyet yürüyüşünde kat edilmesi zaruri menziller olduğuna göre vazife-i temeddün sebebiyle iptal veya ihmâle uğramayacaktır. Aksine, böyle bir endişe ile medeniyet mükellefiyetinden imtina, diğer mükellefiyetleri ihmâlin sebepleri arasındadır. Kaldı ki tabiat boşluk kabul etmez fehvasınca insanın hem medeniyete meyyal fıtratı hem de tercih ve değiştirme kabiliyeti, birileri tarafından her halükârda medeniyet adına bir inşanın yapılacağını gösterir ki mükellefiyetlerimizin idrâki ve ifası hususunda bugün yaşadığımız sıkıntılar tam da sivilizasyon dediğimiz bu başka birilerinin inşasından kaynaklanmaktadır.
Medeniyet tasavvurumuzu sakatlayan bir diğer tutum da belli bir dönemdeki müesseselerin veya inşa tarzının daha sonra normatif bir karaktere büründürülerek atıf kaynağı haline getirilmesidir. Medeniyet, dinin zamana ve mekâna damgasını vurması, ictimaî planda zuhura gelmesidir. Bu zuhur tarzı devirlerin ve coğrafyanın şartlarına, başka inşalardan alınan tesirlere göre değişebilir. Fakat icbar edici bütün haricî şartlara ve tesirlere rağmen değişikliklere nihai noktada cevaz veren, dinin akide ve ahkâmıdır. Dolayısıyla medeniyetin normları, yani mana tarafı değişmez yahut değişmemesi gerekir. Form veya suret, ihtişamı ile değil, özündeki manaya tam bir mutabakatla kıymet ve meşruiyyet kazanabilir. Bu sebepledir ki medeniyeti tezahür kısmından ibaret gören bir kavrayış, bazen özündeki mana ve maksada tam olarak tetabuk etmeyen veya kendi zamanına mahsus kadim bir müessese, düzenleme yahut yapıyı suretâ bugüne taşımak ve o sureti tartışılmaz bir norm saymakla malûldür. Bu zihnî malûliyet yahut tasavvur bulanıklığıdır ki medeniyet adına günümüz Müslümanlarını bile, bırakın eskiyi şeklen taklidi, İslâm ahkâmının tatbikini imkânsız hale getiren, dinî hassasiyetleri ortadan kaldıran nevzuhur bir şehir yapılanmasına mahkûm eylemiştir.
Hasıl-ı kelâm öncelikle İslâm medeniyetinin bütün bu arızalardan berî olduğunu, huzur iklimini tesis ederek hayrı ve haseneyi yaşatan bir hayat ve cemiyet nizamını teşkil maksadı taşıdığını bilmek ve medeniyet tasavvurumuzu böylece tashihle medeniyet-i sahiha kılmak mecburiyetindeyiz. Medeniyet-i sahîha, âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûl-i Zîşân’ın kılavuzluğunda O’nun ayak izlerini takip ederek, dünyadan O’nun gibi geçip gitme ameliyesidir. Bizim medeniyetimizin başındaki “mim”, kutlu bir tevafukla sanki Efendimiz s.a.v.’in ism-i şerifine ve O’nun rehberliğine işaret etmektedir. Bundandır ki Âlemlerin Efendisi’nin başında bulunarak istikamet vermediği bir medeniyyet, “mim’siz medeniyet”tir; denâete sebeptir.
ALİ YURTGEZEN
aliyurtgezen@yahoo.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir