MEDENİYET TASAVVURU VE BİLGİ TELAKKİSİ

MEDENİYET TASAVVURU VE BİLGİ TELAKKİSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

İslami dünya görüşümüz ve medeniyet tasavvurumuzu, zaman ve mekanın birbiriyle temasından ortaya çıkan varlığı, varlığın birbiriyle münasebet örgüsünde zuhur eden hayatı, kurucu kaynak olan Kelam-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile idrak, inşa ve terkip etmeye talibiz. Dünya görüşümüzün omurgasını oluşturan varlık, bilgi ve kıymet sütunlarını, Vahy-i İlahinin beyanı ve Sünnet-i Seniyye’nin tatbikatı ile kayıt altına alırız. Bu hususiyetimiz, aynı zamanda bizi diğer dünya görüşlerinden ayıran ana unsurlardır. Bu çerçevede İslam bilgi telakkisini; “Mutlak İlmi” merkeze alıp, onun maharetiyle “Nisbi İlimleri” inşa etmek şeklinde anlarız.

İslam medeniyetinin ile batı uygarlığının temel farklarından birisi de, bilgiye bakıştaki idrak tarzıdır. İslam’ın varlık ve bilgiye yükledikleri mana ve kıymet ile batı uygarlığının varlık ve bilgiye yükledikleri anlam birbiriyle telif edilemeyecek kadar farklı ve birbirine uzaktır. İslam medeniyet tasavvurunun bilgi telakkisinde bilginin nihai kaynağı, mutlak varlık olan ”Allah c.c” olduğu için, bilgi telakkimiz “mutlak ilim” merkezlidir. Bizim “mutlak ilmi” tahsil ve idrak etme yolumuz (ve usulümüz) ise nübüvvet marifetiyle gerçekleştiğinden, bilgi telakkimizin merkezi nübüvvettir. Hulasa edersek, bilgi telakkimizin (epistemolojimizin) kaynağı Kelam-ı Kerim, merkezi ise Hadis-i Şeriflerdir. Böyledir zira biz, Kelam-ı Kerimi de Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselamdan öğrenmekteyiz. Yani bize (herhangi bir insana) vahiy gelmemiştir, o kadar ki vahyin şahidi de yoktur. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam buyurmuştur ki “Bu vahiydir”, o vahiydir.
Batı uygarlığı aklı merkez aldığı için bilgi telakkisi felsefi mecraya emanet edilmiştir. Felsefe, “hakikati” mevzu edinmediği için kaçınılmaz olarak şüpheyle harmanlanmış bilgi üretmekten ibarettir. Vahiy gibi bir kaynağı olmadığı için de, ürettiği bilginin şüpheli olması ve böyle kabul etmesi kendi içinde tutarlıdır. Bu sebeple epistemolojik evreninde şüphe edilmeyen tek değer “şüphe”dir. Öyleyse batı kültür iklimi, asla bir epistemolojiye ve ontolojiye sahip olamaz, ancak ve sadece bir “düşünce biçimine” malik olabilir ve insanlara şunu teklif edebilir; “şöyle düşünün”… Hakikate ulaşması muhaldir ve bunu fak ettiği için de hakikati kendine mevzu edinmez. Bugün söylediklerini yarın tekzip etmeye mahkumdur ve bunu o kadar çok yapmıştır ki, artık peşin olarak bugün söylediklerinin yarın tekzip edilebileceğini söyler. Sonra bu durumun çok komik veya tam bir hilebazlık olduğunu anlar ve şunu söyler; zaten sürekli gelişmekten ve değişmekten başka çare yoktur. Yani tek değişmeyen şey değişimdir. Nihayet bu tür komikliklerle bir yere varamayacağını anladığı için düşünmeyi (felsefeyi) bırakmıştır. Necip Fazıl’ın altmış-yetmiş yıl önce dahiyane şekilde tespit ettiği üzere batı felsefi krize girmiştir.
Batı uygarlığı “Mutlak İlmi” bilmediği için, ontolojisini epistemoloji üzerine kurmak zorundadır. Epistemolojisini ise Nisbi İlimler merkezinde ancak kurabilir. Biz “Mutlak İlme” muhatap olduğumuz için, hem varlık telakkimizi hem de bilgi telakkimizi önce Kelam-ı Kerim sonra Sünnet-i Seniyye’den alırız, oradan aldıklarımızla Nisbi İlimleri inşa eder hayatın her sahasındaki bilgi ihtiyacını karşılarız.
*
Kültür ve medeniyetlerin bilgi telakkileri, onları doğuran dünya görüşlerinden bağımsız değildir. Batının oryantalist taarruzu son birkaç asırdır dünyayı istila ettiği için, bilgi ve ilim telakkisini “evrensellik” yaftasıyla zihnimize kazımış, idrak zafiyeti olanları da esir almıştır. Batının kültür ikliminden ve dünya görüşünden bağımsız olmayan batılı bilim, tabii ki evrensel değildir ve onu üreten kültür kodifikasyonunu ihtiva eder.
Batı bilim anlayışını tamamen akıl ve beş duyuya hasrederek pozitif bilim mecrasında ciddi kazanımlar elde etti hiç şüphesiz. Bununla beraber eşyanın dış yüz maharetini aşamamış, felsefenin krize girmesiyle birlikte iç yüzünü kurcalama ve keşfetme cehdini de kaybetmiş, artık bilgi gibi bir kıymeti bile “üretim-tüketim” parantezinin adi bir metaı haline getirmiştir. Eşyanın dış yüzünde kalan batı, meseleyi tamamen iktisadi çerçeveye almış, onun adına da kapitalizm demiş ve alet (teknoloji) yapma (teknoloji üretme) maharetini ise nefs-i emmarenin emrine vermiştir. Felsefenin krize girmesiyle birlikte bilgiyi yoğurma, mayalama ve terkip etme maharetini tamamen kaybeden batı, ben-biz-toplum-insanlık-tarih irtibat ağını kuracak bir akla sahip değildir. Oluşturduğu bilgiyi ise ötekiler üzerinde hakimiyet kurmak için kullanmaktadır. Batı’nın insana bakışı ile İslami dünya görüşünün insana ve diğerlerine bakışı taban tabana zıtlıklar içermektedir.
*
İslam medeniyet tasavvurunda, dört ilim mecrası olmuştur. Bunlar müspet ilimler, beşeri ilimler, ruhi ilimler ve vahiy ilmi olarak ifade edilebilir. İslam medeniyeti Nübüvvet merkezli olduğundan dolayı bu dört ilim mecrasına sahip olmuştur. Görüldüğü gibi İslam bilgi telakkisi pozitif bilim mecrasını da kuşatarak daha kapsamlı bir bilgi nizamı kurmuştur. Batı kendi pozitif ilim mecrasında ”akıl ve duyular” ile ürettiği beşeri bilgiyi, Mutlak ilim mecrası olan ”Vahyi” inkar ettiği için “doğru mikyası” bulma imkanından mahrumdur. İnsanlığı kuşatabilmesi için tüm insanlığa gelen vahiyle üretilen bilgi olmalıdır. Bu bilgi şahsiyet haline getirildiğinde edep, ahlak ve adalet zuhur eder.
İslam ilim telakkisinde bilginin üç yoldan elde edildiğini kaynaklarımızdan öğreniyoruz. Bunlar; a) Sağlam hisler (duyular) b) Doğru haber c) Akıldır. Görüldüğü gibi bilgi telakkimizin içerisinde, Batı’nın, pozitif bilim mecrasını oluşturan duyular ve akıl da var. Sadece akıl ve duyularla üretilen bilginin bütünü görmesi mümkün değildir. Kısmi bilgi eksik bilgidir. Allah Teala duyularımızın her birini belli şeylerin idrak edilmesi için yaratmıştır. İmam Gazali El Munkızu mine’d dalal adlı kitabında, bir duyu organının idrak ettiğini başka bir duyu organının idrak edemeyeceğini söylüyor.
Bütünü görmeyen bir bilgi telakkisi (epistemoloji) asla bir medeniyet tasavvuru geliştiremez. Aklı ve duyuları aşan; hayata, ölüme ve ötesine dair söyleyecek sözü olmayan materyalist bilgi telakkisi, teknolojisini başkaları üzerine hakimiyet kurmak için olarak kullanır. İslam medeniyeti, hayat, ölüm ve ötesine cevap verebilen Hakikat medeniyetidir.
Tek başına akıl da bütünü görmeye muktedir değildir. Duyular ve akıl ilmin elde edilmesine vasıtadır. Muayyen bir merkeze bağlı olmayan akıl, ancak safsatalarla meşgul olur. Nesnel akıl (pozitif akıl) kısmi olduğu için, hakikati idrak edemez. Kuran-ı Kerim Rum Suresi 7. ayette bunu çok güzel bir şekilde izah eder.”Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler; ahiret hakkında ise tamamen gaflet içindedirler.” Bu ayet-i kerimeden dünyanın bir görünen birde görünmeyen yüzünün olduğunu anlıyoruz. Buradan yola çıkarak İslam bilgi telakkisinin mutlak ilim ve nisbi ilim mecralarının daha iyi anlaşılacağı düşüncesindeyim. Sadece pozitif bilimi merkez alan batı epistemolojisi, bütün gayretlerini gözlem ve deneyle bilinenlere yönlendirirler. İslam bilgi telakkisi, tecrübi bilimin verilerini kendi telakkisinde barındırmasına rağmen, batı bilgi felsefesinden ayrıldığı nokta; gözlem ve deneyle elde ettiği verilerden hareketle, aklederek aklını vahiy’in ışığında faal hale getirerek daha ötelere ulaşmaya kainat olaylarının arkasındaki kudreti müşahede etmeye çalışır.
İnsanoğlunun varoluşunu anlamaya, anlamlandırmaya çalıştığı üç tefekkür alanı olduğu söylenegelmiştir; Din, felsefe ve sanat… Bunlar arasında mutlak cevabı ancak din ile bulabiliriz. İmam-ı Gazali bu konuyla ilgili, güzel bir misal vermiştir.”felsefe karanlık bir odada iğne aramaya benzer, din(mutlak ilim) ise karanlık odadaki iğnenin yerini gösterir” diyerek, hayat, ölüm ve ötesine dair bilgiye pozitif bilimin verileri ile değil, ancak hakikat bilgisi ile ulaşılacağını göstermiştir.
İslam bilgi telakisi, muhtevasında akıl ve duyuların olmasına rağmen batı pozitif bilim mecrasından sebeb-sonuç ilişkisi konusunda da ayrılır. Batı, varlığa insan merkezli baktığını iddia eder fakat ancak pozitif akıl merkezli bakar. Biz ise Vahiy merkezli olarak bakarız ve bakışımızı da vahyin terbiyesiyle inşa ettiğimiz akl-ı selime teslim etmişizdir. Batının Kainata bakışı ile bizim bakışımız bir değildir. Bizim bakışımızda kainat bize Hakk’ın esmasını fısıldar. Biz kendi telakkimiz ile bakamadığımız için kainattan uzaklaştık. Kainat anlayışından uzak kentler inşa ettik. Batı müspet ve beşeri bilgi üretirken devamlı maddi olgudan yola çıkar. Doğa bilimlerindeki sebeb-sonuç ilişkisindeki mekanik anlayışını toplum bilimin kuralı haline getirerek sosyolojisini de aynı anlayışla determine eder. Toplumu da nesnel bir olgu olarak görür ve sonuca varmak ister. İslam ise temele müsebbibül esbab-ı koyar. Bu zaviyeden müspet ilimleri ve beşeri ilimleri anlamaya çalışmalıyız. Bu konuda İmam-ı Rabbani Hazretleri 266. mektubun da şöyle buyurur; ”Gözleri peygamberlere bağlılık sürmesiyle sürmelenmiş ileri görüşlü kimseler bilirler ki; varlıklarını ve ayakta kalabilmelerini Allah’a borçlu olan sebep ve araçlar gerçekte cansız birer varlıktırlar. Bunlar nasıl olur da kendisi gibi bir şeye tesir edebilir, onu yoktan var edebilir! Bilakis bu sebeplerin ardında sonsuz kudret sahibi biri vardır ki o bu şeyleri var etmekte ve her birine layık olduğu kıvamı bahşetmektedir. Nitekim akıllı bir kimse cansız bir varlığın hareket ettiğini gördüğü zaman hemen bu varlığın arkasında ona hareket sağlayan bir canlıyı arar…..cansız varlıkta gözlenen bu hareket asla arkasındaki gerçek failin varlığını perdelemez…” Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri mektubun devamında ”Allah bununla çoklarını saptırır ve yine çoklarını hidayete erdirir.” Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri bu bilgiyi “Nübüvvet kandilinden aldığını söyler” ve devam eder ”Bu sırrı herkesin aklı almayabilir. Bu sebepledir ki bazıları Allah için kemalin, sebeplerin ortadan kaldırılmasında olduğunu düşünmüş ve eşyanın doğrudan Allah’a isnat edilmesinin uygun olacağını ileri sürmüşlerdir. Bunlar sebeplerin kaldırılmasının, altında birçok maslahatın yattığı hikmetin kalkmasına yol açacağını fark edememişlerdir. Ey Rabbimiz sen bunları boşa yaratmadın. (Al-i imran 191) Aksi nasıl düşünülebilir?” Beşeri ilimlere de misal teşkil etmesi açısından, aynı mektup da devam eder ”Peygamberler sebepleri gözetirlerdi. Buna rağmen işlerini Allah’a ısmarlamayı da ihmal etmezlerdi. Nitekim Yakup (a.s) göz değmesinden korkarak oğullarına şu nasihatte bulunmuştu: Ey oğullarım! şehre hepiniz aynı kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin (Yusuf 67). Yakub (a.s) burada sebepleri dikkate alırken diğer yandan işini Allah’a ısmarlamaktan da geri kalmamıştır. Nitekim o, nasihatın sonunda şöyle demiştir: Ama Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi sizin üzerinizden savamam. Hüküm ancak Allah’a aittir. Ben yalnız ona dayandım. Tevekkül edenler yalnız ona dayansınlar.(Yusuf 67)Sonunda Allah Teala Yakub’un (a.s) bu marifetini doğru ve güzel bularak onu kendisine nispet etmiştir….Şüphesiz o ilim sahibiydi. Çünkü ona biz öğrettik (Yusuf 68)
İmam-ı Rabbani Hazretleri aynı mektubunda sebeplerin tesiri konusunda beyanına devam ediyor. ”Allah Teala’nın bazen sebeplerde tesir yaratması ve böylece sebeplerin tesir icra etmesi mümkündür. Bunun gibi bazen de tesir yaratmaması ve çaresiz sebeplerin hiçbir tesir göstermemesi de mümkündür. Nitekim biz günlük hayatta her ikisine de şahit olmaktayız. Bazen başvurduğumuz sebepler sonuç verirken bazen sonuç vermemektedir. Sebeplerin kökten tesirini inkar etmek kuru bir inattır. Bu bakımdan sebeplerin tesir icra edeceğini kabul etmek gerekir. Fakat bununla birlikte sebebin tesiri, tıpkı sebebin kendisi gibi Allah’ın yaratmasıyla var olmuştur. Fakirin bu konu hakkındaki görüşü işte bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir.”(266. Mektup)
Sonuç olarak, Batı kültür havzasında üretilen bilgi telakkisi, batı dünya görüşünden bağımsız değildir. Batı’nın varlık-bilgi-değer’e bakışıyla İslam’ın bakışı arasında devasa bir fark mevcuttur. Mutlak ilmin tatbiki ile oluşan İslam irfan havzasında üretilen bilgi, batı’nın ürettiği bilgiden farklıdır. Dolayısıyla batı biliminin evrenselliği koca bir yalandır. Batı’nın ürettiği bilgi tamamen akıl ve duyu merkezli seküler anlayıştan meydana gelir. İslam medeniyet tasavvuru ancak, bütünü gören Nübüvvet merkezinde vahdete ermiş bir bilgi nizamına sahip olduğu için, tüm insanlığa şamildir. Diğer medeniyet havzalarına baktığımızda da batı’dan farklı değildir. Onun için İslam bilgi nizamı, tekrar ve yeniden ilimlerin tasnifi yapılarak oluşturulmalıdır. Ancak o zaman, İSLAM MEDENİYET TASAVVURU sürecini sahih bir şekilde gerçekleştirmiş oluruz.
A.BÜLENT CİVAN

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir