MEDENİYET TASAVVURUMUZ VE ÜÇ ESAS

MEDENİYET TASAVVURUMUZ VE ÜÇ ESAS

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

Medeniyet tasavvurunda merkeze alınacak temel sütun, varlık tasavvurudur. İnsanlık, tarih boyunca tüm tefekkür mecralarında varlık ile ilgili farklı tasnif ve tavsifler yapmış, her varlık tasavvuru bir medeniyetin temeli-kaynağı haline gelmiştir. Medeniyetleri birbirinden ayıran temel unsur varlığa yükledikleri anlamla ilişkilidir. İnsanoğlu gerçekleştirdiği tüm faaliyetlerini bu temel üzerine inşa eder. Allah-insan-kainat arasındaki münasebet ağının sahih şekilde anlaşılması da “mutlak varlık” ve “mümkün varlık” tariflerini tevhid merkezli yapmaktan geçer. Zaten varlık tasavvuru tevhid bahsinin mütemmimidir.

İslam medeniyet tasavvurunun temelindeki varlık telakkimizi, vahiy ve sünnetten öğreniyoruz. Batı felsefe tarihine baktığımızda tanrı inancına ulaşanların olduğunu görüyoruz; fakat kendi tasavvurlarındaki tanrıya inanıyorlar. Buna mukabil biz, Allah Azze ve Celle’yi, kendi kelamından ve Risalet ile vazifelendirdiği Efendimiz Aleyhiselatü Vesselamdan öğreniyor ve o çerçevede inanıyoruz. Yani felsefi mecradan gelenler kendi ilahlarını kendi akıllarıyla üretiyor, biz ise aksine bizzat Kadir-i Mutlak olana, O’nun beyanı istikametinde iman ediyoruz. Akaid kitaplarından öğrendiğimize göre varlık; mutlak varlık (vacib’ül vücud) ve mümkün’ül vücut ana tasnifiyle ezeli ve ebedi olanı, yaratılmış ve fani olandan tefrik etme imkanını ve marifetini elde ediyoruz. Varlık telakkimiz, tevhidi merkez almazsa idrak kaosu oluşur. Medeniyet aynı zamanda vahdet halidir. Vahdet ise, Tevhid’in yeryüzündeki tecellisidir.
Fani ve baki olan varlık inancından hareketle muazzam bir hayat telakkisi oluştururuz. Ötelerin cereyanını kalbimizle cezbeder, ruhumuzu o cereyanın rahmani tecellileri ile yıkar, ortaya çıkan insani (ama ruhi) verimleri hayatta ikame ederiz. Sadece hayat anlayışımız değil, sanat idrakimiz, bilgi kavrayışımız vb. birçok mevzunun temeli sahih varlık telakkisidir.
*
Medeniyetimizin sütunlarını Usul-i selase (üç esas) üzerinde tetkik etmek gerektiğini düşünüyoruz. Bu esaslar Allah- Peygamber-Ahiret inancıdır. Allah Azze ve Celle’ye imanımız, “mutlak varlık” telakkimizi kayıt altına alır. “Mutlak varlık” imanı, O’ndan başka hiçbir varlığı (ve kendimizi) mutlaklaştırmaya manidir, böylece tüm putlar yıkılmıştır ve bizim kalbi ve zihni dünyamızda “put” için bir milimetre karelik alan tahsis edilmemiştir. İkinci esas bilgi telakkimizdir. Bilgi telakkimizin kaynağı, Risalet’tir. Nasıl ki varlık telakkimiz, “mutlak varlık” ve “mümkün varlık” tasnifine tabi ise, bilgi telakkimiz de “Mutlak İlim” ve “Nispi İlim” tasnifine tabidir. “Mutlak İlim” Hz Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselamın mübarek dudaklarından sadır olan ilimdir. Vahiy O’nun kalbine indirilmiş, O bize (insanlığa) tebliğ etmiştir. Bu meyanda, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif (Sünnet-i Seniyye) olarak tasnif edilmiş olan “Mutlak İlim” yeryüzünde sadece Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamdan sadır olmuştur. Böylece “Mutlak İlim” (yani hakikat) ile “Nispi İlim” (yani beşeri bilgi) birbirinden tefrik edilmiş, bilgi telakkimiz “hakikat” merkezli bir müktesebat telif etmiştir. Beşeri bilgi edinme yolları olan zeka, akıl ve beş hassamız, “Mutlak İlmi” merkeze alan bir idrak faaliyetine girmiş, kendi başına bırakıldığında zafiyet ve acziyetinden kaynaklanan yanlış ve hatalarını “hakikat” ile test etme imkanına kavuşmuştur. Akıl ve duyularla elde edilen bilgi bize; varoluşu, hayatı, ölüm ve ötesini açıklayamaz. Yani maveradan gelen oluş amillerini izah edemediği gibi, maveraya giden güzergahı da gösteremez. Burada, insani istidatları ve idrak ufkunu aşan bilgiye, daha mühimi ise bir usule ihtiyaç vardır. Bu nokta bize İmam Gazali Hazretlerini hatırlatıyor. Aklı bir yay gibi gerdiğini ve sonunda aklı verasında olan “peygamber tavrına” teslim olarak hakikat bilgisine geçtiğini söylüyor.
Bizi diğer medeniyet tasavvurlarından ayıran temel sütunlardan birisi olan “Nübüvvet telakkisi”, bilgi ve ilim anlayışımızın karargahıdır. Hz. Peygamber Aleyhisselatü Vesselam olmadan hayat ve ötesi anlayış yarım kalır. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın hayatı, vahyin hareket halindeki numunesi ve hakikatin tecessüm etmiş şahsiyetidir. O olmasa, hakikatin tecelli ve tezahürünü misallendirmek mümkün olmayacağı için, idraki de muhaldi. Bu meyanda medeniyet; Hz. Peygamber Efendimizin zahiri ve batınından akıp gelen ana mecralarda zuhur etmiş, kendi asil ve asıl havzalarında eserlerini vermiştir. Dolayısıyla bilgi telakkimizin derinliğinden ilim, irfan ve tefekkür mecraları ortaya çıkmış aynı zamanda müesseseleşmiştir.
Medeniyet tasavvurunun üçüncü sütunu “değer” anlayışıdır. Bizim “değer” anlayış ve ölçümüzün kaynağı ahirettir. Çünkü değer, “nihai kar” anlamına gelir. Nihai kar ise ancak ve sadece ahirettedir. Dünyada kazanmak (kar etmek) veya kaybetmek (zarar etmek) Müslümanlar için herhangi bir “değer” ifade etmez. Dünya hayatı, tamamlanmamış bir denklemdir, denklem tamamlanana kadar neticesinin kar mı, zarar mı olduğu belli olmaz. Denklemin tamamlanma anı, ölüm anıdır. Ecel vakti gelene kadar her Müslüman, kar denklemini tamamlamak için gayret eder. Allah’tan gayrı her şeyin fani olduğu şuuru bizi maveraya (ölüm ve ötesine) dair tefekküre sevk eder. Ahiret düşüncesi, düşüncesi hayatı ahlaklı (kar denklemi üzere) yaşamayı tavsiye eder. Hayatı sadece dünya hayatıyla sınırlandıran anlayış kıymetli değildir, kıymetli olmayan ise kıymet (değer) üretemez. İnsanı kendi tabiatına bıraktığında hedonizm zirveye ulaşır. Batı toplumunun yaşadığı ve kendi dışındakilere tavsiye ettiği, adına da “evrensel değer” diyerek tüm insanlığı aldattığı hayatın nihayeti, ya hedonizm veya nihilizmdir ki her ikisi de aynı neticeye çıkar.
Hayat telakkilerinin temelinde varlık-bilgi-değer anlayışı vardır. “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyuran İki Cihan Serveri Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, muhtemeldir ki “hakikat”, “insan” ve “hayat” bahislerini ahlak mevzuunda terkip etmiştir. Zira ahlak öyle bir mevzudur ki, muhtevasında “hakikat bilgisini” taşır, onu bir insana giydirerek “şahsiyet” inşa eder ve kendini hayatın muhtevasına zerkeder. Nübüvvet merkezli bilgi evreni (epistemolojik evren) önce ahlak ile insanı (şahsiyeti) inşa eder, sonra insan ile ahlaklı hayatı inşa eder. Ahiret inancı olmadan seküler değerler adı altında üretilen anlayışlar sadece hukuk zemininde değerlendirilebilir. O da tek başına bir anlam ifade etmez. Zira hayat; edep, ahlak ve hukukun birbirine nüfuz etmiş halde tecellisinden mürekkeptir.
Medeniyet tasavvurunun muhtevasındaki tüm bilgi ve tefekkür alanları, yukarıda izah edilen üç sütun üzerine bina edilir. Allah-insan-kainat münasebetini hakikat temelinde anlamak, insanın duygu-düşünce-irade hamlelerini bu menzile tevcih etmek, inkişaf güzergahını ise doğru-güzel-iyi ölçüleriyle tespit etmek gerekir.
A.Bülent CİVAN
bcivan61@gmail.com

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir