MEDENİYET TASAVVURUNDA “İLİMLERİN TASNİFİ”

MEDENİYET TASAVVURUNDA “İLİMLERİN TASNİFİ”

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

İlimlerin tasnifi meselesi bilgi telakkisinin temelidir ve bilgi ile alakalı her meselenin başıdır. İlimlerin tasnifini yapmamış bir bakış ve anlayış, bilgi ile ilgili herhangi bir meseleye dair hiçbir şey söyleyemez. Bilgi, ilim, irfan ve tefekkür mevzularında sözün başı ve çerçevesi ilimlerin tasnifidir. İlimlerin tasnifini yapamadığımız, daha doğrusu böyle bir meselenin varlığından haberdar olmadığımız için, bilgi ile alakalı söylediklerimizin tamamı, batı menşelidir ve batının epistemolojik dünyasına aittir.
Batıya karşı bağımsızlaşmanın esası bilgi telakkisidir, bilgi telakkisinin en önemli haritası ise ilimlerin tasnifidir. Kendi kaynaklarımızdan hareketle ilimlerin tasnifini yapmak zorundayız muhakkak ama bugün için aynı zamanda batıya karşı bağımsızlaşmak gibi bir problemimiz de mevcut. Batının en derin etkisi ve işgali “bilgi” ve “bilim” başlığı altındadır ve çok sinsi şekilde ve özellikle de “bilimsellik” kisvesiyle ruhumuza kadar sirayet eden bir hegemonyadır.

*
Son üç-dört asra kadar dünyanın bilgi üretim hacmi düşüktü. İslam tarihinin ilk on asrında dünyadaki bilginin kahir ekseriyetini Müslüman fikir ve ilim adamları üretiyordu. İslam medeniyetleri, bilgi ve ilim üretimlerini umumiyetle İslami ilimlere hasretmişlerdi. Müspet ilimler mecrasındaki bilgi ve ilim üretimi bu sebeple çok azdı ve hayatın bilgi ve teknoloji altyapısındaki inkişaf hızı çok yavaştı. Hikmet, umumiyetle hakikate dair bir kıymetti ve hakikatin muhtelif tezahürlerinde aranırdı.
İslami ilimler, hakikat ve ahlak ana başlıklarında toplanabilirdi. Müslüman fikir ve ilim adamları İslam, “insanda” gerçekleştirmek gibi bir maksada yönelmişti ve doğru yapmıştı. Esas olan buydu, mana insanda şahsiyet haline gelmeli, onda hayat bulmalıydı. Bu sebeple İslami ilimlerin ve özellikle de tasavvufun “insan” bahsindeki derinliği ve zenginliği, tarihteki hiçbir kültür havzasında görülmemiş hacimdeydi.
Bütün bunlar, müspet ilimlerde tetkik ve terakkiyi engellememeliydi muhakkak. Ne var ki insandaki derinleşme ve zenginleşme o kadar ileri gitti ki, müspet ilimler ve teknoloji, hakikat ve ahlak karşısında çok kıymetsiz kaldı. Dünya nüfusunun az olması, ihtiyaçların mevcut alet edevat ile karşılanabilmesi, terakkiyi “ihtiyaç” gibi bir muharrik kuvvetten de mahrum bıraktı. Asıl ve asil olan “ahlaklı insan”, “ahlaklı cemiyet”, “ahlaklı hayat” idi ve bu hedefin zirvelerine tırmanılmıştı.
İnsan, “kul” olmak, kulluk yapmak için yaratılmıştı, nihai maksadı ise hakikate giden ince yolu kalb evreninde bulmak ve o istikamette mesafe almaktı. Bin yılı aşkın süredir birçok medeniyet havzasında bu maksadı gerçekleştiren Müslüman tefekkür kadroları, büyük hedeflere ulaşmanın zihni rehavetine kapıldılar ve tekrara düştüler. Kaderin cilvesine bakın ki, tam o sırada batıda felsefe yeniden dirilmiş ve yeni bir dünya inşa etmeye başlamıştı. Felsefede nispeten bulunan hakikat kaygısı, bilim çağı olan on dokuzuncu asra gelindiğinde tamamen ortadan kalktı. Felsefenin krize girdiği yirminci asırdan itibaren bilim, sadece “bilgi” üretmekten ibaret bir meşgale haline geldi ve hakikat kaygısı ve arayıcılığı yok oldu. Hakikat ve hikmet arayışını tamamen kaybeden batı, bilgi üzerinde hakimiyet kurdu ve onu hakikate giden yolun kilometre taşı olmaktan çıkarıp, herhangi bir alet derekesine indirdi. Batıda bilgi, yirminci asırda hükmetmenin aleti haline geldiği için, asıl kıymetini kaybetti. Fakat batı şunu iyi öğrenmişti; “bir konunun bilgisini üreten, o konunun inşai mülkiyetine sahip olur”. Bilgi ile hakimiyet arasındaki tılsımlı münasebeti çözen batı, son birkaç asırdır o kadar çok bilgi üretti ki, tüm dünya o bilginin evrenine girdi. Hayatın altyapısı batı tarafından üretilen bilgi ve teknoloji ile donatıldı, artık hiç kimse batıya karşı itiraz ve isyan edemez hale geldi.
Batı, kurduğu epistemolojik evrenin tüm alternatiflerini, yani dünyadaki tüm medeniyetleri imha etti ve tek kaynak haline geldi. Kendi dışındaki medeniyetleri imha ederek, kendine alternatif oluşturabilecek tüm kültür kaynaklarını kuruttu. Sonra arkeolojiyi icat etti ve diğer medeniyetleri arkeolojinin mevzusu haline getirdi. Böylece kendi dışındaki medeniyetlerin tamamına arkeolojik konu muamelesi yaptı, yani tüm medeniyetler tarihte kaldı. Kendini tek medeniyet ilan etti ve aramayı bıraktığı hakikatin tek mümessili olduğunu dünyaya kabul ettirdi.
*
Kadim müktesebatımızda ilimlerin tasnifi var. Mesela İmam-ı Gazali Hazretleri, kısaca “İhya” olarak şöhret kazanan eserinde ilimlerin tasnifini, farz-haram-mübah ilimler, uhrevi-dünveyi ilimler gibi ana mihraka doğrudan bağlı şekilde ve birinci derecede yapmıştır. Birinci derece tasnif, ana mihraka en yakın tasniftir, yani bir ilmin farz veya haram olması ilk bilinmesi gereken meseledir. İmam-ı Gazali Hazretleri, yaşadığı devrin ihtiyaçlarını karşılamak cihetiyle teferruatlı bir harita çıkarmamıştır. Zaten bizim kadim müktesebatımıza bakışımız, “neden şunu yapmadılar” cinsinden bir hamlık taşımaz, her devir kendi ihtiyaçlarını tespit etmiş ve onları karşılamak için çalışmıştır. İmam-ı Gazali Hazretlerinin bugünün ihtiyaçlarını karşılayacak teferruatlı tasnif yapmasını beklemek, bunu yapmadığı için tenkit etmek çok sığ ve ham bir yaklaşımdır.
İçinde yaşadığımız devir, İmam-ı Gazali Hazretlerinin yaşadığı devre nispetle, (doğru veya yanlış olduğuna bakılmaksızın söylenmesi gerekirse) dünyanın ürettiği bilgi hacmi çok daha fazladır. Muhabere vasıtalarının gelişmesiyle bilgiye ulaşma imkanının artması, kolaylaşması, ucuzlaması, hiçbir bilgiye bigane kalmamamızı gerektiriyor. Zira bir bilgiye bigane kalmak, o bilgi yanlışsa doğrusunu üretmemek, Müslüman zihinlerin yavaş yavaş ama çok derin bir işgale uğramasına seyirci kalmaktır. Hal böyle olunca, dünyadaki tüm bilgi müktesebatını tasnif etmek ve tasarrufumuz altına almak ihtiyacı açıktır ve zarurettir.
Bugün tehlikenin büyüğü, haram ilimlerden gelmiyor, İmam-ı Gazali Hazretlerinin tasnifine göre mübah ilimlerden geliyor. Mesela fizik ilmi, umumi manada mübah ilimlerden sayılmıştı, ne var ki bugünün batı bilim telakkisi, fizik ilmini “pozitif bilim mecrasına” hapsetmiş, onunla ürettiği ontolojide ise “yaratıcı kudreti” reddetmenin matematiğini (ana tasnifini) oluşturmuştur. Kısaca, ateizm, mübah ilimler yoluyla üretilmeye başlanmıştır. Şimdi, “harama giden yol da haramdır” hükmünce fizik ilmini “haram ilimlerden” saymak ile fizik ilminin matematiğini yeniden kurarak “farza giden yol da farzdır” hükmüne irca etmenin berzahındayız.
Çok büyük meselelerimiz var. Tabii ki batı dünyasının ürettiği fizik bilimi üzerinde bazı değişiklikler yaparak maksadımızı gerçekleştiremeyiz. Mesele, “bilginin İslamileştirilmesi” gibi sığ yaklaşımların altından kalkacağı cinsten bir bahis değil. Bir medeniyet tasavvuruna, ona nispetle bilgi telakkisine, ona nispetle ilimlerin tasnifine ve nihayet yeni ilimlerin inşasına ihtiyacımız var. Zor bir meseleden bahsettiğimiz açık ama başka bir yolu yok. İster yüzyıl, isterse bin yıl sürecek olsun, hakikat kaygısı taşıyan Müslüman fikir ve ilim adamlarının bu mesele için seferber olmasından başka çaremiz yok.
AHMET KAMİL TUNCER ahmetkamiltuncer@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir