MEDENİYET TASAVVURUNDA ÜÇ MECRA

MEDENİYET TASAVVURUNDA ÜÇ MECRA

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

Batıda bilgi ile meşgul olan iki mecra var, felsefe ve bilim… İslam, bilgi ile meşgul olan üç mecra açmıştır; tefekkür, ilim, tasavvuf…
İslam, silsileyi “mutlak ilim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den başlatmış, mutlak ilimden tefekkür doğmuş, tefekkürden “nispi ilimler” zuhur etmiştir. Tefekkür, mutlak ilim ile nispi ilimler arasındaki köprüyü kurmuş, mutlak ilimden aldıklarıyla nispi ilimleri inşa etmiştir. Ne var ki bir müddet sonra nispi ilimler tefekkürden uzaklaşmış, kendini doğuran ana rahmine isyan etmiş veya ona kafi derecede kıymet vermez olmuş, doğrudan babasına (mutlak ilme) yönelmiştir. Mezheplerin inşası döneminde yaşanan büyük tefekkür patlaması marifetiyle nispi ilimler (tefsir, fıkıh ila ahir) kurulmasına rağmen, daha sonra tefekkür aradan çekilmiş veya itilmiştir. Tefekkür ilmin merkezi unsurudur, ana rahmidir, tefekkür olmadığında ilim kaidelere bağlı kalır ve donar. İdrak yoksa ilim yoktur, geriye sadece bilgi kalır ki insana da ezberlemek ve tekrarlamak düşer. Öyleyse mütefekkir yoksa alim yoktur, ya her ikisi bir şahsiyette terkip olacaktır veya ayrı şahsiyetler halinde yetiştiğinde birlikte çalışacaklardır.

İslam tarihinde nispi ilimlerin kurulması ve tefekküre karşı bağımsızlık kazanmasından sonra ilimler donmaya başlamıştır. Ne var ki İslam, bilgiyle meşgul olan üç mecra açmış, üçüncü mecra olan tasavvuf, nispi ilimlerin donmaya başladığı her dönem, “Dün söylenenler dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek vakti” diye müdahale etmiş, tefekkürü diriltmiş, böylece ilmi de harekete geçirmiştir. Bu sebeple (üçüncü mecranın katkısıyla) İslam tarihinde ilim ve tefekkür çağı yaklaşık bin yıl sürmüştür.
Batıda bilgi meşgalesi felsefeden başlamış bilimde neticelenmiş, bilim felsefeye galebe çalmıştır. Önce felsefe ortaya çıkmış, sonra felsefe bilimleri inşa etmiş, bilimler felsefeden bağımsızlaşmış ve kendi sahalarını felsefeye kapatmıştır. Bilimler kendi sahalarını felsefeye kapattıkça felsefenin deveran sahası daralmış, yirminci asra gelindiğinde sıfıra yaklaşmış ve felsefe kaçınılmaz olarak krize girmiştir. Bilim, kendinden doğduğu felsefeye (babasına) isyan etmiş, ne hikmettir evladı babasına galebe çalmış, babasını ölmeden gömmüştür. Batıda ortaçağda başlayan bu süreç, felsefenin kiliseye karşı yürüttüğü mücadeleyi kazanması ile neticelenmiş, felsefenin hakimiyeti ele geçirmesinden sonra ise bir-iki asır devam etmiş, bilimlerin inşası ile felsefe sahadan kovulmuştur. Daha önce felsefeyi kilise kovmuştu, son bir-iki asırdır felsefeyi bilim kovdu. İslam’daki üçüncü mecra, batıda olmadığı için, felsefe, bilimleri doğurduktan sonra onlara karşı mücadele edememiş ve hayatiyetini kaybetmiştir. Batı, İslam tarihini ciddi şekilde tetkik etmesine rağmen ders almamış, aslında ise tasavvuf mecrasını anlamamıştır.
*
Son birkaç asırdır medrese donmuş, yozlaşmış, çürümüştür. Medresenin hakimiyeti tefekkür mecrasını daha önce kurutmuş, üçüncü mecra ise en son Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleriyle tarihi vazifesini yapmış, tefekkürü ateşlemiş, ilmi derlemiş toplamış ne var ki umumi çözülüş ve çöküş mukadder hale geldiği için netice vermemiştir.
Bugün, ilim mecrası kapanmış, tefekkür mecrası ise yeniden açılamamıştır. Tefekkür ile meşgul olan Müslümanlar bu işi tek tek yapmakta, müşterek fikir imaline yanaşmamakta, dolayısıyla tefekkür mecrası varsa eğer debisi yükselememektedir. Tefekkür faaliyetinin tek tek yürütülüyor, her mesele baştan ele alınıyor, haliyle terakki mümkün olmuyor, büyük terkibe (medeniyet tasavvuruna) sıra gelmiyor. Tefekkür faaliyetinin ilerlememesi, tefekkür mecrasının açılamadığını, o mecra varsa suyun akmadığını gösteriyor.
*
Her cemaat ve gurubun sadece kendi eserlerini okuması, kendi üstatlarının eserlerini kafi görmesi, böylece kadim müktesebat ile münasebetin kesilmesini mukadder hale getiriyor. Kemal Atatürk’ün “tarih yoktur, tarih benimle başlar” anlamına gelen ihtilali, Müslüman cemaat ve guruplar tarafından kendi sahalarında ve kendi üstatları için tekrarlanmakta, kendi külliyatlarından başka eser okunmamakta, böylece tarih yirminci asırdan başlatılmaktadır. Yirminci asırdaki külliyat sahibi Müslümanların sayısı az olduğu gibi, külliyatlarındaki kitap sayısı da, kadim müktesebatımıza nispet edildiğinde denizde damla mesabesinde bile değildir. Müslüman fikir ve ilim adamlarının temel vazifesi ve mesuliyeti, kadim müktesebatımızla münasebet tesis etmek, bunun yolunu açmaktır. Yirminci asırda telif edilen külliyatlar ise, Müslümanlarla kadim müktesebatımız arasında köprü olmalıdır. Kadim müktesebatın yolunu kesen, tıkayan, onu lüzumsuz ve okunmaz hale getiren her niyet ve teşebbüs, ihanettir, metodik kemalizmdir. Muhteva olarak Kemalist olmayan Müslümanların, metodik olarak Kemalist olmaları çok ıstırap vericidir.
*
Ne pahasına olursa olsun önce tefekkür mecrasını, sonra ilim mecrasını açmamız gerekiyor. Bunun altyapısı, “medeniyet akademisi”dir. Medeniyet akademisi marifetiyle ilk yapılacak işler, “müktesebatın tedvini”, “mevzu haritasının” çıkarılması, “ilimlerin tasnifinin” yapılması, “mana mimarisinin” kurulması ve nihayet büyük terkibin (medeniyet tasavvurunun) inşasıdır.
Tefekkür mecrası açılmadan, birbirinden uzak adacıklar gibi duran fikir adamları ve telif çalışmaları fazla bir işe yaramaz. Bir insanın ufku ve ömrü neye yetebilir ki? Tek tek imal-i fikirde bulunmak, hep baştan başlamak ve hep aynı mevzularla meşgul olmak gibi bir patinajı mukadder kılıyor.
*
Aklımız, akl-ı selimden uzaklaştı ve batının pozitif aklı haline geldi. Tefekkür faaliyetinde bulunan meleke akıl olduğuna göre, pozitif akılla İslami tefekkür kabil midir? İlmi faaliyeti gerçekleştiren merkez akıl olduğuna göre, pozitif akılla İslami ilimler anlaşılır ve ilmi faaliyet gösterilebilir mi?
İlk yapmamız gereken iş “akl-ı selimi” inşa etmektir. Akl-ı selim hakkında bir fikri olmayanlar, onu elde etmiş olamazlar. Akl-ı selimin fikriyatı inşa edilmeli, sonra o Müslüman mütefekkirlerde idrak melekesi haline getirilmeli, sonra her şeye onunla bakılmalı, onunla anlaşılmalı, onunla izah edilmelidir.
Her Müslüman fikir ve ilim adamı, kalb-i selim için tasavvufa müracaat etmeli, orada talim ve terbiyeden geçmeli, kalb-i selim sahibi olduğunda akl-ı selimi inşa, zevk-i selimi idrak etmelidir. Tasavvuf dışında yaşayanlar ise akl-ı selim üzerinde yoğunlaşmalı, tefekkürün kaynağı olan akl-ı selimi inşa etmeli, ondan sonra İslami tefekkürle meşgul olmalıdır.
EBUBEKİR SIDDIK KARATAŞ
ebubekirsiddik2000@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir