MEDENİYET TASAVVURUNDA ÜÇ ŞAHSİYET

MEDENİYET TASAVVURUNDA ÜÇ ŞAHSİYET

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayısı)

Medeniyet, bir dünya görüşünün fikir ve fiillerinin nizami bir terkip halindeki yekununa verilen isimdir. Bir dünya görüşünün medeniyet çapındaki tezahürünün fikir veya fiil evrenini bir ferdin muhayyilesinde aramak ne kadar yanlış veya eksikse, medeniyet yekununu bir şahsiyet çeşidinin temsil etmesini mümkün görmek de o kadar yanlıştır. Medeniyet ismiyle ifade edilen fikir ve fiil evreninin çeşitliliğini bir ferdin (veya şahsiyet çeşidinin) temsil edebileceği düşüncesi, özü itibariyle peygamberlik iddiasıdır.

İslam medeniyeti, Hazreti Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin kesbi olmayan şahsiyet terkibinin tezahüründeki en küçük teferruatın bile Müslüman şahsiyet inşasında kullanılmasıyla ortaya çıkacak olan şahsiyet çeşitliliği ile inşa ve ikame edilir. Şahsiyet mevzuunun müntehası ve mutlak misali Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamdır ve onun şahsiyet yekununa bir ferdin ulaşması ve varis olması muhaldir. Ümmetin en mütekamil hali, fertlerinin tamamının şahsiyet çeşitliliği ve hususiyetleri yekununun, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın şahsiyet terkibinin bir adım berisine ulaşmasıdır. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın şahsiyet terkibindeki muhteva haritasının “iktisap edilebilir cüzlerinin”, tüm ümmette şahsiyet çeşitliliği halinde tezahür etmesidir. Ümmet olmanın anlamı da zaten budur.
Ümmet olmak, Risalet’in mizaç ve şahsiyet hususiyetlerini, içtimai çeşitlilik halinde ama mutlaka terkibi bir nizama tabi şekilde iktisap (idrak), inşa ve izhar etmektir. Hakkıyla ümmet olmak, ümmeti teşkil eden fertlerin şahsiyet (mizaç ve ahlak) ve efalinin toplamının, Efendimiz Aleyhiselatü Vesselamın şahsiyet ve sünnetinin iktisap edilebilir kısmına muadil hale gelmesidir. Tek insanın (bir ferdin) İki Cihan Serveri Aleyhisselatü Vesselam Efendimize denkliğinden ve mirasının tamamına verasetinden bahsetmek, hem muhaldir hem de Risalet iddiasıdır. (Şia’daki imamet inancı, meselenin özü itibariyle sapkınlıktır)
Risalet ve Nübüvvet kesbi mesleklerden olmadığı için çalışarak resul ve nebi olunamayacağı malum. Bu hakikat apaçık şekilde izah edildiği için ümmetin içinde Risalet iddiasında bulunacak kadar dalalete düşenler istisna derecesinde az olmuştur. Ne var ki “gizli şirk” bahsinde olduğu gibi, gizli Risalet iddiaları da zuhur etmiştir. Şirk-i Hafi meselesi çok konuşulan bir mesele olduğu için, müminler bu mevzuda nispeten bilgi sahibidir lakin gizli Risalet meselesi gündeme gelmediği için bu bahisteki sınır ihlalleri fazladır.
Herhangi bir şahsiyet terkibinin (çeşidinin), Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın şahsiyet hacmine baliğ olduğu veya O’nun tüm mirasına vukufen varis olduğu kanaati, gizli Risalet iddiasıdır. Bu kanaate sahip olan iki misal mevzuun ehemmiyetini göstermeye kafidir, Şia ve paralel yapı… Bir şahsın (Şia’da imamet ve merci-i taklit, paralel yapıda kainat imamı-Fethullah Gülen) Risalet’in şahsiyet hacmine varis olduğu iddiası (bu ifadeyi açıkça kullanıp kullanmamaları mühim değil), “mümin şahsiyet” çeşitlerinden çıkıp, “nebi” salahiyetini iktisap etme teşebbüsüdür. Bu sebeple, Şia ve paralel örgütün mensuplarına, Allah Azze ve Celle’nin kitabından ve İki Cihan Serveri Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin Sünnetinden bir ölçüyü söylemek tesirsiz kalmaktadır. Bir insana Kitap ve Sünnet tesir etmiyorsa, o insan başka bir nebi ihdas etmiş ve ona intisap etmiş demektir.
Şia ve paralel yapı ile alakalı bu tespitler, meselenin ehemmiyetini göstermek bakımındandır. Ümit ederiz ki bu iki akım ile ilgili tespitlerimizde yanılıyoruzdur. Ne var ki mesele çok önemlidir ve bu türden tezahürler saymakla bitmeyecek kadar çoktur.
*
Alim şahsiyet, “mutlak ilim” olan Kur’an-ı Kerim’deki mana yekununu keşfeder, oradan hareketle “nispi ilimleri” inşa eder, bu mecradan akarak Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezini, çerçevesini, muhteva ve usulünü tetkik ve tespit eder. Alim şahsiyetin merkez ve muhitini (çerçevesini) tespit ettiği Şeriat-ı Ahmediye sınırları içinde kalmak şartıyla, tasavvuf ve tefekkür mümkün hale gelir.
Veli şahsiyet, Şeriat-ı Ahmediye çerçevesinde, müminleri dünyanın sathından alıp Allah Azze ve Celle’ye ulaştıracak güzergahın münhasır mürşidi ve rehberidir.
Mütefekkir şahsiyet, veli şahsiyetin “mana keşfi” ile alim şahsiyetin hikmet keşfinden beslenip, dünyayı imar edecek maharet ve alet ihtiyacını karşılar.
*
Üçünün bir şahsiyet terkibinin bir insanda cem olması, Müslüman şahsiyetin ufkudur. Bu ufuk, mücedditlerde tecessüm ve tezahür etmiştir. Müceddit olmak için birçok şart, vasıf ve teçhizat (ilim sahibi olmak) sayılmaktadır, meseleyi özet haliyle ifade edilmek istenirse, “üç şahsiyet terkibinin bir insanda cem olmasıdır” denebilir. İslam’ı temsil ehliyet ve liyakati bir insanda aranacaksa, o, üç şahsiyet çeşidinin bir insanda terkibe ermiş hali olan müceddittir.
Unutulmamalıdır ki Müceddit dahi, Risalet şahsiyetinin tamamına varis değildir. Zaten mücedditlik iddiası marazi bir durumdur. Bir şahsiyetin Müceddit olduğuna dair teşhis, ümmetin veli, alim ve mütefekkirleri tarafından yapılır. Yani mücedditlik bahsi, “nefs-i mütekellim vahde” ile ifade ve izhar edilmez. Ne var ki idrak ve izan sahibi olmayan ilim ve fikir adamı kisvesi altındaki marazi kişiliklerin (şahsiyet değil) tasdiki aranmaz. Bir şahsiyetin Müceddit olup olmadığı, zamanın en büyük alim ve mütefekkirleri tarafından teşhis edilir.
*
Müslümanlar, İslam tarihindeki ilk kaos çağını yaşıyor. Kaosun temeli tefekkür zafiyetinden önce ahlak zafiyetidir. Zaten İslami tefekkür, İslam ahlakının muhtevasını keşfetme meselesidir. Ahlak olmadığında İslami tefekkür değil, batılı entelektüellik söz konusudur ki, Müslümanlar için bu durum ancak serkeşlik olarak ifade edilebilir.
Ahlak ve tefekkür zafiyeti, alim ve mütefekkir yetişmesine manidir. İdrak derinliği belli bir noktayı aşamamış insanlara mütefekkir denmeyeceğine göre, bunların, Müceddit şahsiyeti teşhis etmeleri, bir şekilde teşhis ederlerse ahlak zafiyetlerinden dolayı kabul etmeleri mümkün değildir. Bir insanın ilmi ve fikri seviyesini tespit edecek kadar idrak, tespit ettiğinde teslim edecek kadar ahlak sahibi olmayanların, mühim meselelerde reylerine müracaat etmek yanlıştır.
Bu derinlikteki kaos çağı için belki de en iyi teklif, Hamza Kahraman’ın “Nakibü’l Eşraf” teşkilatıdır. Nakibü’l Eşraf teşkilatını ümmetin merkezi karargahı haline getirmek, “itibar ve itaat” merkezi kılmak en sıhhatli yol gibi görünüyor. Muhalfarz Nakibü’l Eşraf teşkilatı mensupları yanlış yaparsa, bedelini ödeyeceğimiz yanlış, Seyyid ve Şeriflerin yanlışı olsun. Böyle bir bedel, ümmet için şeref olur.
ALİHAN HAYDAR
alihanhaydar@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir