MEDENİYET TASAVVURUNDA ÜÇ SÜTUN

MEDENİYET TASAVVURUNDA ÜÇ SÜTUN

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

İslam medeniyet tasavvurunun merkezi mevzuu “insan”dır. Fertte, “insan tabiat haritasının” insani bölgesinde ikameti tabii hale getirecek şahsiyet inşası, meselelerin meselesidir. Şahsiyet; cemaat, cemiyet, ümmet güzergahındaki terkip ve inşa faaliyetinin temel taşıdır. Şahsiyet yoksa “sürü” vardır ve yanlış mercilere mutlak itaati itiyat haline getirir. Şahsiyet olamamış nefse bağlı kişilikler ise isyanı kutsar ve hem itaat ahlakına hem de isyan ahlakına sahip olamaz. Şahsiyet, İslam’a muhatap olmanın ferdi terkibidir ki içtimai örgünün de reşit unsurudur.
*

Şahsiyetin esasta üç sütunu var; kalb-i selim, zevk-i selim, akl-ı selim… Bu üç sütunun, bir fertte muhkem şekilde ikame edilmesi muhteşem bir şahsiyet terkibi oluşturur. Ne var ki bugünün dünyasında, üç sütunun bir fertte kamil manada ikame ve terkip olması bir tarafa, birinin bile varlığının belli belirsiz vücut bulması fevkalade hadiselerdendir. İçinde düştüğümüz derin kaos, şahsiyet inşasında üç sütunun berrak şekilde ikamesini neredeyse imkansız hale getirmiştir. Bilgi telakkimizi unuttuk, onu kuşanacak talim ve terbiye müesseselerimiz yıkıldı, kadim müktesebata ulaşmanın yolları bile kesildi. O kadar ki kadim müktesebatımızı ret ve inkar edenler piyasayı işgal etti.
Kalb, ruhi tezahürlerin ilk mahallidir ve bu cihetle insanın merkezidir. Ruhun temel hamlesi ve yönelişi iman olmasına mukabil, kalb tasfiye edilmemiş, maveraya açılan bir kapı haline getirilmemişse, bunun aksine masivaya gark olmuşsa, imanın zuhuru kalp evreninde kirlenmekte, ruhi hamle hususiyetini kaybetmekte, sadece “kuvve” olarak zihni evrene çıkmakta, orada da nefs ve aklın (akl-ı selimin değil) iktidar kaynağı olarak kullanılmaktadır. Bu manada kalb-i selim olmadığında, zevk-i selim ve akl-ı selimin sıhhat şartlarının tamamı gerçekleşmemiştir. Kalp nasıl ki insanın merkezidir, öyleyse kalb-i selim, his ve idrak melekelerinin merkezidir ve kalb tasfiye edilmediğinde zevk-i selim ve akl-ı selimi kamil manada inşa ve ikame etmek kabil değildir.
Tasavvuf, bir taraftan ruhi ilimlerdendir diğer taraftan tecrübi ilimlerdendir. “Hal” ilmi olması, hem ruhi ilimlerden olduğunun hem de tecrübi ilimlerden olduğunun alametidir. Bu cihetle tasavvuf, kitabiyattan ziyade ruhiyattır ve tabii ki üstadı ve müessesesi yoksa talim ve terbiyesi de yoktur. Tasavvuf merkezlerine karşı husumet taşımak ve onlardan uzak durmak, kalb-i selimi iktisap ve muhafaza etmeyi imkansızlaştırmıştır. Kalb-i selime ulaşmanın usul ilmi ve güzergah haritası münhasıran tasavvufta olduğu için, başka şekilde iktisabı kabil değildir.
Kalbin tasfiyesindeki terakki, insanı (mesela aklı) ruha yaklaştırır. İnsandaki nihai idrak merkezi ruhtur, akıl ruha ne kadar yaklaşırsa, idrak istidadı o nispette artar. Kalbin tasfiyesinin müntehası, ruhun “alem-i ervah”taki mükalemede iktisap ettiği “hakikat ilmi”ni nüfuzu artırır. Ruh, alem-i ervahda iktisap ettiği hakikat bilgisi ile dünyada muhatap olduğu hakikat bilgisini (Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyeyi) anlar. Aslolan bu iki hakikat bilgisinin birleşmesidir. Her ikisi de aynıdır ancak ruhun alem-i ervahta iktisap ettiği hakikat bilgisi, idrak melekesinin ihtiyaç duyduğu “ilk bilgi” olması cihetiyle elzemdir. Hiçbir varlık, sıfır bilgi ile bilgi öğrenemez, üretemez, keşfedemez. Bu sebeple insan dünyaya “ilk bilgi-ön bilgi” ile gelmektedir. İnsanın iktisap ettiği ilk bilgi, alem-i ervahtaki Allah Azze ve Celle ile mükalemeden kaynaklanır. “Ruh ilk bilgiyi, ön bilgi olmadan nasıl iktisap etmiştir?” sorusu, Allah Azze ve Celle’nin sırlarından biridir ve bu sırrı ruhun mahiyetine gömmüştür. Alem-i ervah, dünya olmadığı için, dünyadaki kaidelerin orada geçerli olmaması mümkün ve tabiidir, bu cihetle alem-i ervahta ruhun ilk bilgi sahibi olmadan ilk bilgiyi iktisap etmesi, idrakimizin ötesindedir.
Kalb-i selim iktisap edildiğinde, “saf ruhi idrak” başlayacağı için, insan, idrak istidadının ufkuna ulaşır. İnsan, idrak istidadının ufkuna ulaştığındadır ki, “HAKİKAT İLMİNE”, yani Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyeye vukufiyeti zirveye çıkar. Saf ruhi idrakin ufkunu gösteren ve her insanda gerçekleşen misali, sıfır ile iki yaş aralığında daha zihni evrenin açılmadığı, zekanın faaliyete geçmediği, aklın inşa ve terkip edilmediği dönemde, “lisan” gibi girift ve zor bir mevzuu öğrenmesidir. O yaşta herhangi bir talim ve terbiyeye bile tabi tutulmayan bebeğin lisan gibi bir mevzuu öğrenmesi, ruhun, kendinden doğacak olan idrak melekelerini (mesela zeka ve aklı) izhar ve istimal etmeksizin, doğrudan doğruya idrak faaliyetinde bulunmasındandır. Saf ruhi idrak, her insanda sıfır ile iki yaş aralığında tabii olarak gerçekleşmektedir, ondan sonra ise ancak ve sadece kalb-i selime ulaştığında mümkündür.
Kalb-i selim, insanın ufkudur. Hakikate açılan kapı, Allah Azze ve Celle’ye giden yoldur. İnsan olmanın müntehası, kalb-i selimdir. Kalb-i selime ulaşamamış veya kalbin tasfiyesinde nakıs kalmış Müslüman bir ferd, şahsiyetini ikmal etmemiştir.
*
Kalbden iki şey zuhur eder, his ve tefekkür… His, ruhun saf bilgisidir ki, akli bilgi haline gelmemiştir. Tefekkür ise hem ruhun bilgisi hem de akli bilgi haline gelen bir akıştır. His saf ruhi bilgi olduğu için akılla anlaşılması zordur, ne var ki akl-ı selim inşa edilmişse, ruha yakınlığından dolayı, ruhi bilgileri idrak istidadı kazanır. His ve tefekkür yani duygu ve akıl şeklinde ifade edilen dilemma, kaynağına inildiğinde aynıdır ve her ikisi de ruhi bilgidir.
Ruh, bazı hamlelerinde aklı kullanır, bu tür tezahürleri akıl anlar, zaten akıl, ruhun bu hamleleriyle idrak istidadı kazanmıştır. Ruh, bazı hamlelerini doğrudan yapar, akla hitap etmez, aklı kullanmaz, bunlar hissi akış halinde tezahür eder. Akl-ı selimin müntehası, ruha en yakın mesafeye kadar ulaşmış olmasıdır ki, kaynağa yakınlık, oradan akıp gelenin mahiyetine nüfuz etme imkanı verir. Bu sebeple akl-ı selim, hakikate ve hakikat bilgisine en yakın idrak melekesidir.
Ruhun hamleleri, kalb-i evrende ve oradan ulaştığı zihni evrende nefse ve dünyaya bulaşır. Nefs, dünyayı zaten insan iç alemine taşır, kalbin ve zihnin masivaya bulaşması da bu yolladır. Kalbi ve zihni evren ne kadar kirlenmişse o nispette nefsin tasarrufuna girmiştir. Nefsin kalb ve zihindeki tasarrufu arttıkça, ruhi hamleler ve tezahürler nefsin açtığı kalbi ve zihni evrenden geçer ve nefsin kendine maledeceği ve kullanacağı kadar kirlenir. Kaynak yine ruh olsa da, geçtiği güzergahın özelliklerinden dolayı nefsin hususiyetlerini kazanır.
Kalbden zuhur eden his ve tefekkür, nefsin tasarrufuna girer ve onun tavassutu ile dış dünyaya çıkmaya başlarsa, selim his (zevk-i selim) husule gelmez, akıl ise akl-ı selim seviyesine çıkamaz. İnsan nefsiyle anlamaya, nefsiyle zevk almaya, nefsiyle yaşamaya başlar. Bu ihtimalde “zevk-i selim” değil, zevk-i sefil, akl-ı selim değil, pozitif akıl meydana gelir.
Kalb-i selim iktisap edilemediğinde akl-ı selimi nispeten inşa etmenin bir yolu var. Allah Azze ve Celle’nin mümin kullarına hususi bir ihsanıdır bu yol. Mümin günah işlese de mümindir, imanı mevcuttur. İmanın, günahlara rağmen temadi etmesi, iman eden ruh ile akıl arasında bir koridor açılmasını mümkün kılar.
Kalb-i selim mevcutsa, akıl imanın kaynağı olan ruha bağlı ve yakındır, öyleyse akl-ı selim doğrudan imanın taşıyıcı sütunu haline gelir. Kalb-i selim elde edilememişse akıl, ruha yaklaşamayacağı için, ruhun temel yönelişi olan imana, imanın insan iç dünyasındaki kesintisiz akışına tabii olabilir. İmana bağlı olan akıl, bu bağlılığını derinleştirdikçe akl-ı selime doğru yol alır.
Kalb-i selim sahibi olmayan müminin akl-ı selime sahip olmasının temel ve ön şartı, “hakikat kaygısı”dır. Akıl, hakikat kaygısını, bünyesinin merkezi unsuru haline getirir ve kesintisiz yaşarsa, idrak ve istidatları akl-ı selim seviyesine doğru yol alır.
Akl-ı selimi inşa etmenin bu yolu, içine düştüğümüz derin kaostan kurtulmanın, büyük terkibi gerçekleştirmenin, büyük hamleyi başlatmanın imkanıdır. Tasavvuf merkezlerine uzak duranlar veya tasavvuf terbiyesini almakta zorlananlar, en azından hakikat kaygısıyla akıllarını terbiye etmelidirler.
*
Zevk-i selim, akl-ı selim gibi kalb-i selimin dışında bir yola sahip değildir. Belki kalb-i selim dışında akl-ı selim sahibi olanlarda bazı tezahürleri olabilir ama bu ihtimalde dahi en fazla şekille sınırlıdır. Ruhi hamleler ilk tezahür mahalli olan kalbde kirlendiğinde, zevk-i selim sahibi olmak neredeyse imkansızdır.
Zevk-i selim, ruhun zevk almasıdır, nefsin değil. Ruh, Allah Azze ve Celle’nin emirlerine itaat etmekten zevk alır. Bu manada zevk-i selimin alameti, ibadetlerden zevk almaktır, ibadetleri zevkle yapmaktır, ibadet vaktini hasretle beklemektir. İbadetleri mükellefiyet olarak yapanlar, mükellefiyeti yerine getirmek, ondan sorumluluğundan kurtulmak için yapanlar, sırtlarında bir yük olarak taşıyanlar zevk-i selim sahibi olamamıştır.
*
Kalb-i selim, Müslüman şahsiyetin ana kaynağıdır. Akl-ı selim, Müslüman şahsiyetin idrak melekesidir. Zevk-i selim, Müslüman şahsiyetin hayat kaynağıdır. Akl-ı selim ile hakikat ilmine vakıf olunur, zevk-i selim ile hakikatten ve onun tezahürlerinden zevk alınır. Hayat, idrak ve zevktir. İnsan ya nefsiyle zevk alır, ya ruhuyla zevk alır. Nefsiyle zevk alan insan nefsinin pençesinden kurtulamaz, pozitif akla sahip olan insan maddeden kurtulamaz, kalbi masivayla dolan insan maveraya yol bulamaz.
Akl-ı selim tefekkür ve ilmin, zevk-i selim ise sanat ve maharetin kaynağıdır. Akl-ı selim yoksa İslami tefekkür yoktur, İslami ilimlerin tahsili kabil değildir, ancak kuru bilgi öğrenmekten ibaret kalır. Bilgi sahibi olmak insanı alim yapmaz, pozitif aklın faaliyetiyle insan mütefekkir olmaz.
NURETTİN SARAYLI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir