MEDENİYET TASAVVURUNUN “MANA MİMARİSİ”

MEDENİYET TASAVVURUNUN “MANA MİMARİSİ”

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

İslam Medeniyet Tasavvurunun ruhu, yani merkezi unsuru, mana mimarisidir. Medeniyet her ne kadar tezahürleriyle, görünür olan kısmıyla bilinirse de, bu durum aklı gözüne yakın olanlar içindir.
İslam Medeniyeti, satıhtan derinliğine doğru inildikçe veya satıhtan arşa doğru irtifa kazandıkça görülür ki bir mana silsilesine ve meratibine sahiptir.
İslam Medeniyeti, hakikate (saf manaya) muhatap olan Müslüman şahsiyet ve cemiyetin, o manayı önce ferdi ve içtimai bünyede tecessüm ettirmesi, sonra taşa toprağa mühür olarak vurmasıdır.
İslam Medeniyeti, hakikat (kitap ve sünnet) ile gerçek (kainat-tekevvünat) arasındaki münasebeti temin, muvafakati tesis, muvazeneyi ikame etmektir. Gerçeği hakikat ile okumak, hakikat ile izah ve manalandırmak, nihayet hakikati dünyada “gerçek” kılmaktır. Gerçeği tercih etmek, ona meyletmek değil, hakikati dünyada gerçekleştirmektir. Gerçeği, hakikate nispetle yoğurmaktır.
*

İslam Medeniyetinin “mana mimarisi”, “Mutlak Varlık” olan Allah Azze ve Celle’nin muradının, aşağıların aşağısı olan dünyaya kadar sayısız tecelli safhaları halinde nüzulünün güzergahında aranır. Yukarıdan aşağıya doğru “tecelliyat” güzergahı, aşağıdan yukarıya doğru ise “meratip silsilesi” halindedir. Yeryüzüne inen tecelliyat, kainattaki tüm varlık ve vakıalarda bir mühür olarak zahirdir. Her varlık ve vakıada o mühür aranmalı, bulunduğunda oradan meratip silsilesinin yolu keşfedilmeli ve yukarıya doğru seyahate çıkılmalıdır.
Tabii (yaratılmış) olan her şeyde durum budur. Meselenin giriftleştiği nokta insan ve insani mevzulardır. Zira insan akıl ve nefs ile yaratılmış, şeytanın müdahalesine açık kılınmış, isyan ve inkar istidadı ile teçhiz edilmiştir. Akıl ve nefs sahibi olan insan ve cinlerden başka hiçbir varlık isyan ve inkar istidadı ile teçhiz edilmediği ve şeytanın vesvesesine açık hale getirilmediği için, tabiatındaki ilahi mührün zuhuruna mani olamaz.
İnsan nefs ve akıl ile teçhiz edildiği için, hakikate muhatap olmalı, onu mümkün olan nispette idrak etmeli, sonra şahsiyet olarak kuşanmalı ve eşyayı zapt ve teshir ile imar etmelidir. İşte meselenin çetrefilleştiği noktalardan birisi… Dünya tüm kainat gibi, Allah Azze ve Celle’nin sanatkarane yaratma kudretinin neticesidir. Sanatkarane yaratma kudretinin neticesi olan dünyayı imar ve inşa etme mesuliyeti çok ince bir meseledir.
Tabii olan, Allah Azze ve Celle’nin yaratma iradesinin tecellisidir. Sun’i olan ise insanın yapma irade ve teşebbüsünün neticesidir. Bu sebeple tabii-sun’i meselesi, yaratma-yapma bahsidir. Ve İslam Medeniyeti, tüm insani işler gibi sun’idir. Netice olarak İslam Medeniyeti, tabii olan ile sun’i olanın, mümkün olan en yüksek seviyedeki kıvamını yakalama hedefidir.
*
Dünya, dünyada yaşayan tüm varlıklar için hazırdır, sadece insan için hazır değildir veya insan dünyadaki tabii şartlara uygun yaratılmamıştır. Bundan dolayı olsa gerek, insana idrak ve irade etme, bunları da yapabilme istidatları bahşedilmiştir. İdrak istidadı bahşedildiği için, dağların bile taşıyamayacağı hakikat emanet edilmiş, irade istidadı bahşedildiği için doğruyu yanlıştan tefrik etme mesuliyeti yüklenmiş, yapabilme istidadı verildiği için dünyayı imar etme vazifesi tevdi edilmiştir. Allahu alem böyledir.
İnsan, tabiatta hiçbir imar ve inşa faaliyeti yapmadan yaşayamaz. Buna mukabil insan tabiatı, imar ve inşa için ihtiyaç duyacağı tüm istidatlarla teçhiz edilmiştir. “Dünyayı imar mesuliyeti” hem tabiat haritasına yerleştirilen istidat ve hususiyetlerle desteklenmiş, hem de kitap ve sünnet ile müfredatı tebliğ edilmiştir.
Hakikat (kitap ve sünnet) tabii olana müdahalenin müfredatıdır. Bu müfredat olmadan insanın idrak, irade, inşa maharetleri, Allah Azze ve Celle’nin “yaratma fiili” ile insanın “yapma fiili” arasındaki sınırı tespit etmesi, yaratma fiilinin sınırına tecavüz etmemesi muhaldir. İnsan tabii haliyle (potansiyel olarak) dünyada “halife” kılınmış, ne var ki bu vazife ve salahiyeti iktisap etmesi gerekmiştir. İktisap, “yaratma” fiili ile “yapma” fiilinin sınırını tespit eden müfredata iman ve onu idrak etme şartına bağlanmıştır. Yeryüzünde halifelik salahiyetini iktisap eden insanlar, müminlerdir, keza bu vazifeyi doğru, iyi, güzel şekilde deruhte edecek olanlar da onlardır.
Müslüman şahsiyet, tabii olana müdahale etmenin marifetine maliktir. Bu marifet üç şahsiyet çeşidinde (terkibinde) özetlenmiştir; veli şahsiyet, alim şahsiyet, mütefekkir şahsiyet…
*
İslam Medeniyetinin mana mimarisi, tasavvuf mecrasındaki irtifaın müntehası olan “Levh-i Mahfuz”a kadar giden güzergahta aranır. Allah Azze ve Celle’nin “kün” emrinin külli muhatabı olan “Levh-i Mahfuz”un muhtevasında kayıtlı olan sonsuz ilim, emri aldığında kainata varlık ve vakıa olarak iner. Allah Azze ve Celle’nin “kün” emrinin sırrı, o emri ne kadar yüksek irtifada müşahede etmek kabilse o nispette idrak edilir. Alem-i Lahuta doğru irtifa güzergahında bulunan meratip silsilesinin müntehası, “Zat Alemi”ne kadar ulaştığı için, “kün” emrinin hakikati tabii ki meçhuldür. Meçhuldür zira “zat alemi” mutlak meçhul alandır ve hiçbir yaratılmış varlığın idraki oraya ulaşamaz.
“Levh-i Mahfuz” kitapların anası veya ana kitaptır. Hakikat orada kayıt altına alınmıştır. Ne olmuş, ne olmakta ve ne olacaksa orada kayıt altındadır. Levh-i Mahfuzda kayıtlı olan sonsuz ilim, “kün” emrinin muhatabı olduğu, emri alır almaz bildiğimiz manada vücut bulduğu için, “yaratma” fiilinin sırrı da (Allahu alem) orada mahfuz olmalıdır. Öyleyse mesele, insan ruhunun inkişaf ve irtifa seyrinde nerelere kadar çıktığı ile alakalıdır. Madde (dünya) üstü varlık alemine açılan kapıdan geçme istidadı sadece ruhta, madde aleminin üstündeki tecelli güzergahında seyahat etme ve irtifa kazanma imkanı sadece ruha ait olduğu için, “mana-suret” münasebetinin mümkün olan en yüksek seviyesine çıkma işi münhasıran tasavvuf mecrasına aittir. Geri kalan bahislerin tamamı satıhta, yani dünyada cereyan eder ki, dünya “mana-hakikat” avcılığının mekanı değil, hakikatin hayat olarak inşa ve tatbik sahasıdır. Mana (yani hakikat) yukarılardan alınır, tecelli güzergahı aşağıdan yukarıya doğru ne kadar takip edilebilir, ne kadar yükseklere çıkılırsa o nispette vukufiyet mümkündür. Mutlak İlim olan kitap ve sünnet, bir taraftan keşfedilmesi kabil olan mananın haznesidir, diğer taraftan ise tecelli güzergahında yukarıya doğru irtifa kesbetmenin ölçülerini vazeden yol haritasıdır. “Mutlak İlme” mugayir söylenen her söz ve yapılan her iş, hakikatin keşfine dair bir hikmet tezahürü değil, müntehası şeytana çıkan bir yol haritasının işaretleridir.
*
İslam Medeniyetinin mana mimarisi, her varlık ve vakıadan Allah’a giden bir yol açma işidir.
HAMZA KAHRAMAN
hamzakahramanlar@gmail.com

Share Button

MEDENİYET TASAVVURUNUN “MANA MİMARİSİ”” üzerine bir düşünce

  1. Beğendim yani güzel bilgiler bardı medeniyetin mimarisinin ne olduğunu öğrendim

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir