MEKAN MESAFE SATIH-2-

Mekânı, zemin, satıh ve mesafe olarak kavramak hayatı yaşanabilir hale getirdiği nispette gereklidir. Hayatın pratik problemlerine karşı ciddi çözümler ürettiğini inkâr etmek gerekmez. Gerçekten mekânın müşahhaslaştırılmış halleri olan bu mefhumların dile ve hayata yerleşmiş olması, en basitinden hayatın mekân ayarını (paralelinde zaman ayarını) yapmayı mümkün hale getirmektedir. Bu yapılabildiğinde mesela insanlara tapuları dağıtılabilmektedir. Yapılamasa, insanlık yeryüzünü müşterek mülkiyet halinde kullanmak zorunda kalırdı.
Hayatın tabii seyrinin pratikteki imkânlara doğru aktığını kabul etmek yanlış değildir mutlaka. Günlük problemlerle uğraşmak zorunda kalan insanların hayatı yaşamaktan onu anlamaya zamanlarının ve imkânlarının olmadığı da doğrudur. Fakat hayatı anlamadan yaşayabileceğini zanneden insanların akıl yaşının ne olacağını (olduğunu) tahmin etmek zor olmayacaktır. Buradaki temel problem, akıl yaşları ilköğretim çağında olan insanların hayatı inşa ve tertip etmeye teşebbüs etmeleridir. Ya da tüm insanlığın nispet ettiği veya önem verdiği hayat tarzının, bu insanların ürettiği “hayatı yaşama biçimi” olmasıdır.
Bu konuda gerçekten bir temayül olduğu açıktır. Birçok alanda ve anlamda bu temayül görülüyorsa da en önemlilerinden birisi, münevverlerin hayatı anlama ve anlatma biçimlerinin halkın seviyesine uygun olması gerektiği fikridir. Bir konuyu anlamak ile anlatabilmek birbirinden farklı meselelerdir ve anlatmak muhatabın seviyesine göre birçok çeşitlilik gösterebilir. Fakat halkın anlayacağı dilin kullanılması fikri, münevverlerde alışkanlık haline gelmekte ve aslında bir zaman sonra kendileri de aynı dil ve o dilin imkânlarıyla anlamaya ve düşünmeye başlamaktadırlar. Halkın diliyle anlamaya başlandığında, halktan farklı bir şey anlamanın mümkün olmayacağını fehmedememek, ağır nazari zararları mukadder kılıyor.
Mekânı bu mefhumlarla anlayarak hayatın pratiğini üretmiş olmanın meydana getirdiği faydaların kabulü, hayatın mahiyetinin ne olduğu veya olması gerektiği yönündeki tecessüsü ortadan kaldırmamalıdır.
İdrak faaliyetinde kullanılan usullerden biri olan “tahlil”, mücerret konularda işe fazla yaramıyor. Zira mücerret konular, umumiyetle terkibi bir mahiyete sahip olmadığı için, olanların da terkibinin anlaşılması zor olduğu için idrak faaliyetinin, parçalarına ayırıcı yaklaşımı olan tahlil fevkalade zordur. Tahlil edilemeyenin terkip edilemeyeceği ise temel idrak kurallarından biridir.
Mekânın satıh ve mesafe olarak anlaşılması, insanların idrak itiyatları haline getirdiği “tahlil” ve “terkip” usullerini bu konuda da kullanma teşebbüslerindendir. Mücerret meselelerin kahir ekseriyetinde tahlil ve terkip teşebbüsü, idrak faaliyeti değil imha faaliyetidir. Konunun mahiyeti ve buna bağlı olarak hakikati imha edilir ki, bakiye kalan posası (şekli) anlaşılsa da olur anlaşılmasa da olur.
İnsanlık, bu güne kadar geliştirip kullandığı idrak usullerinin ortaya çıkardığı imkânları kullanmış ve tüketmiş gibi görünmektedir. İnsan ırkının ulaştığı zihni gelişmişlik seviyesi ve bilimin vardığı menzillerde artık kullanılagelen idrak malzemeleri ve usullerinin işe yaramadığı anlaşılmaktadır. Hala hayatın pratiğini kavrama konusunda ihtiyaçları karşılayan idrak metotlarının yanlış veya lüzumsuz olduğunu söylemek kabil değildir elbette. Burada bahsedilen konu, hayatın ilerleme istikametinde ulaştığı noktadan daha ileri gidebilme konusundaki idrak zafiyetidir. Zihni ve fiili alanlarda hayat ilerleme imkânını kaybettiğinde, hareket durmayacağı için istikamet geriye döner. Bu sebeple ilerlemenin gerektirdiği imkânların ve şartların üretilmesi ve geliştirilmesi mecburiyettir.
Hissedebildiklerimizi idrak etme çabasına girmiyor olmamız ilginç bir insan özelliğidir. Hissedilenin idrak edildiğine dair derin bir kanaat sahibi olmanın sebepleri ve kaynakları ciddi bir tetkik konusudur. Mekânın hissedilişi çok açık bir his olarak iç dünyamızda kendine yer bulabilmektedir. Varlığı bu kadar açık ve net olan bir konunun anlaşılmamış olmasını insanın kabul etmesi çok zor görünüyor. Fakat insanın enfüsi âleminde meydana gelen hislerin ifade edilebilmeleri, aklın müdahalesini veya değerlendirmesini gerektirdiği için, mekân hissi, mesafe ve satıh olarak aklileştirilebilmektedir. Zira akıl mekân ile kaimdir ve mekânı aklın altından çektiğinizde aklın kendi bünyesini muhafaza etmesi kabil değildir. Akıl, içinde bulunduğu mekânı ihata etme imkânına sahip değildir, bu sebeple onu kendi bünyesine alabilmek için yaptığı manevra neticesinde mesafe ve satıh fikrine ulaşmaktadır.
Mesele tam da bu noktada zuhur eder. Aklın müdahalesi bir konuyu anlaşılır hale getiremeyebilir belki ama onu kuşatacak hale getirir. İhata etmek (kuşatmak) konunun mahiyetinin ne olduğu sorusunun cevabını veremese de onun üzerinde vaziyet edebilme imkânını üretir. Bu durum ancak konunun mücerret mahiyetinden kurtarılmasıyla mümkündür. Mesafe ve sathın, mekân mefhumuna göre daha müşahhas olmasının ve dikkatin bunlara yönelmesinin sebebi aklın müdahalesidir. Aklın mücerret olan varlık ve mevzua müdahalesi, mücerret vasfının iptali veya imhası neticesini doğurur.
Şuur (akl-ı selim) ise konunun mücerret vasfını (ya da mahiyetini) iptal etmeden idrak ve ifade edebilmenin imkânına sahiptir. Mekânın satıh ve mesafe olarak anlaşılması şuurun eseri değil, aklın müdahalesinin neticesidir.
Mekânı sadece akıl sahiplerinin idrak imkânlarıyla ifade ediyor olmak insanlık için ciddi bir zafiyet olmalıdır. Şuur, aklın idrak edebildiği her konuyu anlamasına mukabil, akıl şuurun idrak ettiği konuları anlama imkânına sahip değildir. Şuur, aklın hiç anlamadığı konuları anlayabileceği gibi, aklın anladığı konuları ise daha derinden anlama imkânına sahiptir. Bu sebeple aynı konuyu şuurun anlaması ile aklın anlaması farklıdır ve farklı neticeleri vardır. Mücerret konuları aklın tasarrufuna bırakmak, hayata ve varlığa yapılabilecek en büyük haksızlık ve insana yapılabilecek en büyük eziyettir.
Mekânın, varlığın koordinatlarından birisi olduğu anlaşılamamıştır. Varolabilmek, imkânlarla ilgili ise eğer (hiç tereddütsüz böyledir) imkân alanının adı mekândır. Mekânın geçit vermediği her hangi bir varlığın vücut bulabilmesi, “imkân alanına” sahip olamayacağı için muhaldir.
Kâinattaki tüm varlık, mekân ile kaimdir. Mekân varlığın varolabilme özüdür. Eşyanın (varlığın) varolabilmesi, aynı zamanda bir nizama tekabül ettiği için mekânın eşyayı tanzim edici fonksiyonu vardır. Mekânın satıh olarak anlaşılmasının en önemli sebeplerinden birisi de bu fonksiyonudur. Zira satıh, eşyayı tanzim eden çerçevedir. Başka bir ifadeyle satıh, eşyanın kompozisyonudur. Varoluş, kaotik bir nitelik taşımadığı (kaostan varlık doğmaz çünkü) için, mekânın varoluşa katkısının nizami bir müdahale olduğu anlaşılmaktadır.
Mekân, varlık yekûnunun hazinesidir. Mekân, kâinattaki tüm varlığın (geçmişte olan, şimdi bulunan ve gelecekte vücut bulacak olan) potansiyelini, mahiyetinde muhafaza eder. Varoluş amili zaman olduğu için mekânın mahiyetinde mahfuz bulunan varlık, zamanın müdahalesi olmadan vücut bulmaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir