MEKTEP MEDRESE DERSLERİ

MEKTEP MEDRESE DERSLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

1-“Ah şu mektepler olmasa…”
İkinci Abdülhamit’in maarif nazırlarından Mustafa Hâşim Paşa’nın, yalısında ahbab u yarânını ağırladığı bir gün, bakışlarını Boğaz’ın lacivert sularına sabitleyerek, “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim!” dediği rivayet olunur. Bu sözü daha sonraki bir dönemde, 1910 ile 1912 yılları arasında kısa sürelerle iki defa maarif nazırlığı yapan meşhur eğitimci Emrullah Efendi’ye mal edenler de var. Aslında kimin söylediği, hatta böyle bir sözün söylenip söylenmediği çok önemli değil. Zira şuyuu vukuundan beter bir hâl söz konusu ve sorumluluktan yüksünmeyi, kolaycılığı anlatmak üzere bu söz yüz yıldır bir deyim gibi kullanılıyor.

Hâşim Paşa’nın bu cümlesi, bugün ister sorumluluk alanındaki zorluklardan yakınan bir yetkiliyi yermek, ister bir Osmanlı nazırının aczine vurgu yapmak için aktarılmış olsun, Paşa’nın günahını almaktan başka, bu sözü tariz maksadıyla kullananların cehaletini ifşa eder. Osmanlı maarif sistemine, özellikle de medreselere ilişkin değerlendirmelerimiz, Cumhuriyet okumuşlarına özgü “anakronik akıl yürütme tarzı”nın tipik bir örneğidir. Bu akıl yürütme biçimi, geleneksel eğitim kurumlarının kapatılmasına yol veren Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 1924’te çıkarıldığını söyler, fakat 1924’ten önceki iki asrı aşkın dönemde tedrisatta “tevhit” olmadığını, kanunun adından olsun istidlal edemez.
Öteden beri eğitim öğretim kurumlarına genel olarak “mektep” dediğimiz doğrudur. Fakat Osmanlı’nın son devirleri söz konusuysa “mektep” ile hususen kastedilen, geleneksel tedris sisteminin dışında, Batılı usullerle eğitim öğretim yapan “modern okullar”dır. Bu anlamda mektepler, eski sistemin en karakteristik kurumu “medreseler”in yanında, “yeni”yi, farklı bir sistemi temsil ederler.
Osmanlı’daki ilk modern mektepler, deniz subayı yetiştirmek için 1776’da açılan Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn, topçu yetiştirmek için 1795’te açılan Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn, ordudaki cerrah ihtiyacını karşılamak üzere 1827’de açılan Tıbhane-i Âmire ve 1834’te açılan Mekteb-i Ulûm-i Harbiyye’dir. Tanzimat’tan sonra bunların sayıları ve çeşitleri artmış, yeni alanlarda devletin ihtiyaç duyduğu elemanları yetiştirmek üzere, mesela 1878’de kurulan Mekteb-i Fünûn-ı Mâliye gibi birçok modern mektep açılmıştır.
Bu ilk modern mektepler bilhassa askerî alandaki ıslahat projelerinin parçasıdır ve tamamen meslekî bir mahiyet taşır. Denizcilik, topçuluk, cerrahlık gibi “fen”ler eskiden de vardır. Fakat usul ve teknikleri bakımından fonksiyonunu kaybetmiş, ihtiyaca cevap veremez hale gelmiştir. Dolayısıyla açılan modern mektepler, hiç olmazsa başlangıçta, medreselerin alternatifi değildir. Bu sebeple modern mektepler açılırken medreselerin varlığını sürdürmesinden dolayı bir rahatsızlık veya kurumların çatışacağına dair bir endişe varit olmamıştır. Medreseler, bu mekteplere de meselâ eskiden beri şifahanelerde verilen uygulamalı tıp eğitimine olan ilgisi ve katkısı paralelinde bir duruş göstermiştir. Kısaca, yeni mektepler eski medreselere alternatif olsun diye açılmamıştır; bunlar başlangıçta birbirlerinin karşısında değil yanında yer alırlar.
Fakat bir müddet sonra kaçınılmaz olarak bu kurumlar karşı karşıya gelecek, birbiriyle çatışacaktır. Çünkü meslekî alanlarda uzmanlık seviyesinde eğitim veren ilk modern mekteplerimizin Batı’daki benzerleri, o alana uygun bir temel eğitim süreci üzerine bina edilmişlerdir. Halbuki Osmanlı’da böyle bir altyapı yoktur ve temel eğitimlerini geleneksel sistem içinde alan talebelerin bu mekteplere uyumunda problemler yaşanmaktadır. Bu sebeple Harbiye ve Tıbbiye’ye talebe hazırlamak için bu mekteplere bağlı olarak önce “idâdî” sonra “rüşdiye” bölümleri ihdas edilir. Bugünkü lise seviyesinin muadili olan idadiler ile ortaokul seviyesini karşılayan rüştiyeler kısa zamanda diğer modern mektepler bünyesinde de kurulur. Bu, daha önce medreselerin verdiği bir temel eğitim sürecine müdahale demektir. Artık aynı yaş dönemine hitap eden iki ayrı eğitim-öğretim sistemi vardır. Dersleri, müfredatı, hocaları, metotları, donanımları ve kazandırmak istedikleri davranışlarıyla birbirinden farklı bu iki sistemin mukayesesi, daha fonksiyonel olan ve daha çok istihdam imkânı sunan mektepler lehine sonuçlar verir. Artık medrese sistemi ile mektep sistemi yan yana değil karşı karşıyadır. Modern mektepler, yaygınlaşan rüştiye ve idadi modelleriyle medrese sistemine alternatif olmuş; devlet desteğini de arkasına alarak bu çatışmada büyük avantaj sağlamıştır. 1869 tarihli Maarif Nizamnâmesi ile “köylerde ve mahallelerde sıbyan, beş yüz haneli kasabalarda rüştiye, bin haneli kasabalarda idadiye ve vilayet merkezlerinde sultaniye mektepleri açılması” karara bağlanır.
Temel eğitim sürecindeki bu yeni mektepler medrese sisteminin alanına el atmış olsa da verdiği eğitimin niteliği bakımından geleneksel anlayışla çok da ters düşmemiştir. Aslına bakılırsa mektepler biraz medreseleşmiş, medreseler de daha sonraki ıslah uygulamalarında görüleceği üzere, meselâ ilk, orta, yüksek gibi kısımlara bölünerek biraz modernleşmiştir. Bu yakınlaşma sonucu sıbyan mektepleri de hızla yeni eğitim anlayışının etkisi altına girer. 1873 yılına ait bir istatistiğe göre İmparatorluk genelindeki sıbyan mekteplerinden 18.938’i “usûl-i kadîm” ile, 3.057’si ise “usûl-i cedîde” üzere eğitim vermektedir.
Mustafa Hâşim Paşa’nın sözü muhtemelen bu çatallaşma ile ilgilidir ve o gün için aşılması imkansız bir problem karşısındaki haklı yakınmayı ifade eder. Zira modern mekteplerin müfredatına konmuş yeni dersleri okutacak, usûl-i cedide üzere eğitim verecek hoca sıkıntısı had safhadadır. 1908’de rüştiye ve idadiler hariç, sadece sıbyan okullarının öğretmen açığı yetmiş bin civarındadır. Bu açık, eski sistemde mahallî imkanlarla, imamların, az çok okumuş sivillerin fahrî katkılarıyla kapatılabilmekteydi. Ama mektepler için resmen de fiilen de böyle bir imkan yoktur. Bir maarif nazırının “Mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim” sözünü bu şartlarda değerlendirmek gerekir.
Demek ki mektep ayrı, medrese ayrı. Bu önemli dersi aldıktan sonradır ki farklı ihtiyaç ve şartların belirlediği iki ayrı eğitim-öğretim anlayışından birini kutsayarak diğerini mahkum etmek gibi bir yanlıştan sakınabilir, kendimizi bu modellerden sadece birine sabitleyip verimsizlikte ısrar inadından kurtulabiliriz.
Biz şimdilik Mustafa Hâşim Paşa’nın itibarını iade etmiş olmakla yetinelim.

2-Müsellesin iç zaviyeleri mecmu’u
Baron François de Tott, Macar asıllı bir Fransız vatandaşıdır. 1755’te aynı zamanda eniştesi olan yeni Fransız elçisinin maiyetinde bir subay olarak İstanbul’a gelir. Macar asilzadelerinden olan ve Macaristan’daki iç karışıklıklar sebebiyle yıllar önce Osmanlı’ya iltica ederek uzun süre İstanbul’da yaşayan babasından öğrendiği Türkçesini ilerletmek niyetindedir. Fakat genel kanaat, Baron’un Osmanlı hakkında Fransa adına istihbarî bilgi toplamak ve Saray’ı Rusya karşıtı bir politika izlemeye teşvik amacıyla, özel bir görevle İstanbul’a gönderildiği yönündedir. Nitekim Kırım Hanlığı nezdinde Fransız konsolosu olarak Kırım’da bulunduğu sırada patlak veren 1868 Osmanlı-Rus savaşının çıkmasında Baron’un büyük rolü olduğu iddia edilir.
Baron de Tott bir topçu subayıdır. Bu alandaki modern mühendislik bilgisiyle, 1776’da açılan Mühendishane-i Bâhrî-i Hümayûn’un fikir babası olduğu, bu okulun onun teklif ve tavsiyeleri çerçevesinde şekillendiği, bizim kaynaklarımızda da zikredilir.
Geçici görevlere bağlı fasılaları saymazsak yirmi yıla yakın İstanbul’da kalan Baron de Tott, bu süre içinde yaşadıklarını, duyup öğrendiklerini “Mémories sur les Turcs et les Tartares” (Türkler ve Tatarlara Dair Hatıralar) adıyla 1784’te neşreder. Dönemine ait son derece önemli ayrıntılar aktaran ve Avrupalı okurlarca büyük ilgi gören bu hatırat, yazarının önyargıları, mübalağası, bazı şeyleri çarpıtması sebebiyle, hâlâ sıkıntısını çektiğimiz olumsuz bir Türk imajının Batı’da yerleşmesinde büyük rol oynamıştır maalesef. Baron, Türkleri Helen uygarlığının talancıları gibi görmektedir. Bizans döneminden kalma su kanallarını överken, “Türklerin inşa ettikleri suyollarının çiziminde hiçbir nispet, malzeme seçiminde hiçbir isabet yoktur” der. Devlet bürokrasisi, birkaç istisna dışında entrikalar çeviren, rüşvetle iş gören yetkililerin keyfî tasarrufu altındadır ona göre. Halk ise cahil ve acımasız bir haydutlar güruhu. Ulema sınıfı mensuplarının “idam edilmesi gerektiğinde, taştan yapılmış bir havan içine yerleştirilerek ezildikleri”ni, ekmeğin gramajını düşük tutan hilekâr fırıncıların “dükkanlarının kapısına kulaklarından çivilendikleri”ni aktarır. Baron’un anlattıkları o kadar inanılmazdır ki, bir müddet sonra Fransa’da akıl dışı uydurmalarla dalga geçen ve “Baron Münchausen’ın Serüvenleri” başlığıyla bilinen bir yalan yahut palavra edebiyatının doğmasına yol açmıştır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde medreselerin ve ulemanın ne kadar gerilediği, bilimsel anlayıştan ne kadar uzaklaştığı anlatılırken, işte bu Baron de Tott’un hatıralarından meşhur bir sahne aktarılır. Bugün hâlâ tedavülde olan bu rivayet ana çizgileriyle şöyledir:
Sultan III. Mustafa bir riyaziye mektebi açılmasını irade etmiş, başına da topçu mühendisi olan Baron de Tott’u getirmeyi düşünmüştür. Bunun üzerine medrese çevresinden hendeseci geçinen bir grup müderris, kendilerini bu göreve daha layık bulur ve biz de bu işi Baron kadar biliriz, derler. Durumu öğrenen padişah bu müderrislerle Baron’u kendi huzurunda imtihana çağırır. Hendese ilmine dair birbirlerine soru soracak, hangi tarafın daha ehil olduğu böylece anlaşılacaktır. Baron de Tott karşısındakilere ne sorduysa cevap alamaz. En sonunda, padişahın huzurunda daha fazla küçük düşmesinler diye, rahatlıkla bilebileceklerini düşündüğü basit bir soru sorar: “Bir müsellesin iç zaviyelerinin mecmûu kaç derecedir?” Bugünkü dille bir üçgenin iç açılarının toplamını sormaktadır Baron. Müderrisler müzakere için müsaade ister, bir müddet aralarında konuşur ve “Müsellesine göre değişir” cevabını verirler. Medreselerdeki matematik ve geometri hocalarının dahi üçgenin iç açılarının toplamını bilemeyecek kadar “cahil” oldukları Baron de Tott’un tanıklığıyla böylece ispatlanmış olur.
Böyle bir olay yaşanmış mıdır, yaşanmışsa de Tott ne kadar mübalağa etmiştir, burada da gerçekleri çarpıtmış mıdır, bilinmez ama, bildiğimiz bir şey var ki o da bu hatıranın nakledenlerce çarpıtıldığıdır. Baron de Tott’un anlattıkları, bizdeki bu yaygın rivayetten çok farklıdır yani. Şimdi gelin bu olayı bir de asıl kaynağından tetkik edelim.
Birincisi, olay Hünkâr’ın isteği üzerine iki hükümet yetkilisinin nezaretinde, mühendislik iddiasında bulunanların Baron tarafından imtihan edilmesinden ibaret. Öyle padişah huzurunda karşılıklı yarışma falan söz konusu değil. İkincisi ve daha önemlisi, imtihana tabi tutulanlar müderrisler değil, kendilerinin mühendis olduğunu iddia eden “asker”ler. “Mühendis” Arapça bir kelime ve “hendese ile uğraşan” demek. “Hendese” ise bugün “geometri” terimiyle karşılansa da genel olarak herhangi bir alanda ölçümlere dayalı hesaplama tekniğini ve ilkelerini ifade ediyor. Hatıralarda kastedilen mühendisler, atış koordinatlarını belirlemekle görevli topçu zabitleri ile rota çizmek, mesafe ölçmek ve yön tayin etmekle görevli bahriye zabitleridir.
Tahminlere göre bu “hendese” imtihanı 1773’te vuku bulmuştur ve son derece hayatî bir problemin çözümü yolunda atılan adımlardandır. 1768’de başlayan savaşta “top fennindeki maharetleri” sebebiyle Ruslar üstünlük sağlamış, 1770’te Çeşme’deki donanmamız yakılarak imha edilmiştir. Topçu ve deniz subaylarımızın kendi alanlarıyla ilgili mühendislik konusunda ne kadar bilgisiz, beceriksiz ve hasımlarından geri olduğu gün gibi ortaya çıkmıştır. Aslında özellikle topçuluk konusundaki eksiklikler uzun zamandır Osmanlı’nın gündemindedir. Nitekim Humbaracı Ahmed Paşa adıyla bilinen ve bir Fransız mühtedisi olan Comte de Bonneval, 1730’lu yılların başında Humbaracı Ocağı’nı Avrupaî usullerle yapılandırmış, bu çerçevede askerlere hendese ve riyaziye dersleri de okutmuştur. Fakat Humbaracı Ahmed Paşa’nın siyasetle daha çok meşgul olması, topçuları ıslah projesini giderek zaafa uğratmış, askerlere verilen eğitim yeniden bozulmuştur. Bu sebeple Baron de Tott’un yönetiminde bir hendese okulu kurulması ve burada askerlere gerekli bilgilerin verilmesi istenmişti. İşte Baron’a karşı çıkanlar, üçgenin iç açılarının toplamını bilmeyenler, müderrisler veya matematikçiler değil, Humbaracı Ocağı’nın bu sözde mühendisleri, yani “hendese bilen” zabitleridir. İtirazları da yeniden talebe olmayı reddetmelerinden ibarettir. Yani biz hendese ve matematik biliriz, bizim bu bilgilere ihtiyacımız yok demeye getirmişlerdir. Yapılan sınavda cahillikleri ortaya çıkınca da durumu kabullenmişler, Tott’un ifadesiyle, hepsi yeni kurulacak okula yazılmayı kabul etmişlerdir.
Hadise Baron de Tott gibi bir adamın hatıralarında bile böyleyken, bunu medreseleri zemmetmek adına bu kadar çarpıtmak ahlaksızlıktır. Çarpıtılmış bir söylentiye itibar etmek ise tam bir cahillik. Çünkü aynı yıllarda henüz genç bir müderris olsa da Gelenbevî İsmail Efendi’nin matematikteki behresi gözden kaçacak ebatta değil. Haydi bu hatıranın çarpıtılmış olabileceğine ihtimal verilmedi, aslı araştırılmadı diyelim. Manisa Kırkağaç’ın Gelenbe köyünden bir gencin sadece klasik medrese eğitimiyle dünya çapında bir matematikçi olduğunun fark edilmemesine nasıl bir mazeret bulacağız?
Gelenbevî İsmail Efendi’yi de bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen!
3-Hak kimin yedinde?
Vidinli Hoca gayet mütekebbir ve mutaazzım bir zât idi. Fakat insâfı dahi pek ziyâde olub kibri hakkaniyetine hâil olamazdı. Hatta bir gün bir bahiste ziyâde ısrar edip dayandım. Canı sıkıldı, beni fena tekdîr eyledi. Bu tekdîri bana güç geldi. Birkaç derste ağzımı açıp bahse girişmedim. Bâdehû bir gün derse çıktı. Beynimizde muhtelefün-fîh olan bahsi açtı. Pek güzel tafsîl etti ve “Hak, Lofçalı’nın yedinde imiş” dedi. Evvelki tekdîrinden ne kadar dilgîr oldum ise bu muâmelesinden dahi ol kadar memnûn ve müftehir oldum ve bu keyfiyyet bir kat daha devâm ü ikdâmıma sebep oldu.
(Ahmed Cevdet Paşa-“Tezâkir”)
Ahmet Cevdet Paşa, henüz genç bir medrese talebesi iken yaşadığı bir hadiseyi böyle anlatıyor. Vidinli Mustafa Hoca Efendi’nin Fatih Camii’ndeki Mutavvel derslerinde 1840’lı yılların başlarında vuku buluyor bu hadise. Diğer medrese derslerinde olduğu gibi Vidinli Hoca’nın derslerinde de bir bahis açılmakta ve üzerinde tartışılmaktadır. Böyle derslerin birinde Ahmet Cevdet, hocanın görüşüne muhalefet eder ve bunda ısrarcı olur. Hoca öfkelenir, Ahmet Cevdet’i diğer talebelerin huzurunda fena halde azarlar. Ahmet Cevdet alınmış ve sonraki birkaç derste tartışmalara katılmamıştır. Nihayet Vidinli Hoca, bu kibirli ve azametli müderris, talebesiyle tartıştığı konuyu dersin birinde yeniden gündeme getirmiş, bütün ayrıntılarıyla anlatmış ve yine talebelerin huzurunda, “Hak Lofçalı’nın yedinde imiş” itirafında bulunmuştur. “Lofçalı” dediği, talebesi Ahmet Cevdet’tir. Anlaşılan hoca meseleyi bir daha araştırmış ve kendisinin haksız, talebesinin haklı olduğunu görmüş, “Hak (işin doğrusu) Ahmet Cevdet’in yedinde (elinde) imiş” diyerek, onun görüşünün doğruluğunu açık yüreklilikle tasdik etmiştir.
Şimdi buraya bir nokta koyup başka bir alıntı aktaralım: “17. yüzyıldan başlayarak medreseler bütün müspet bilimleri içinden atmış, İslâmî nasların körü körüne tekrarcısı durumuna düşmüştür. Serbest tartışmaya, düşünce özgürlüğüne, gözlem ve deneye yönelen her ders ve her öğretmen medreseden sürülüp çıkarılmıştır.” (Prof. Dr. İlhan Başgöz-“Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk”, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara-1995, sh. 13).
Bu iddianın sahibinin 17. yüzyıldaki hangi müspet bilimlerden, hangi düşünce özgürlüğünden, deney ve gözleme yönelen hangi derslerden söz ettiği şimdilik bir bahs-i diğer. Fakat medreselerin değil de medreselere ilişkin böyle yargıları aktaranların “körü körüne bir tekrara düştüklerini” rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira bugün de tedavülde olan medrese eleştirilerinin tamamı, ya Gelibolulu Âli, Kâtip Çelebi ve Koçi Bey’in şikayetlerinin, ya Abdullah Cevdet türü Meşrutiyet aydınlarının maksatlı yıpratma kampanyalarının, ya da Ubucini gibi yabancıların oryantalist tespitlerinin aynen tekrarından ibarettir. Elbette bugünkü öğretim kurumlarında olduğu gibi o zamanın medreselerinde de liyakatsizlikten, istismarlardan, dönemin şartlarından kaynaklanan birtakım problemler vardır. Ama bunlar kurumsal yapının kaçınılmaz sonuçları değildir ve genele şamil kılınamazlar.
Medreselere dair iddia, karalama veya tespitlerin ne kadar doğru olduğu hâlâ “bilimsel yöntemlerle” araştırılmamıştır. Oysa hem Vidinli Hoca’nın hiçbir yere sürülmemesi, hem de Ahmet Cevdet Paşa’nın yukarıya aldığımız hatırası, en azından “serbest tartışma olmadığı” iddiasını çürüten somut bir veridir. İstisnâi bir örnek de değildir bu. Açılan bahis üzerinde tartışarak ders işleme usulü, medreselerde öteden beri uygulanan en yaygın metotlardan biridir. Nitekim Ahmet Cevdet Paşa da Vidinli Hoca’nın derslerine üç yüzden fazla talebenin katıldığını, derslerin başında Hoca Efendi ile kıran kırana bahislere girişildiğini naklediyor. Hatta medrese talebeleri arasında “ehl-i kıyâm” diye adlandırılan gruplar olduğunu, bunların cami cami dolaşarak medrese hocalarıyla cedelleştiklerini, yetersiz hocaları korkutup kaçırmakla şöhret bulduklarını da söylüyor.
Şöyle düşünülebilir: “Verilen örnekteki Mutavvel dersi, Teftâzânî’nin beyan ve belâgatla ilgili olarak 14. yüzyılın ortalarında yazdığı bir şerhin mütalaasıdır; böyle bildik nakiller üzerinde tartışılsa ne olur, tartışılmasa ne olur?” Buna benzer iddialarda çokça telaffuz edilen naklî ilimler-aklî ilimler tasnifinin hakikate ne kadar uygun olduğu, sabit bilgilerin nakil yoluyla müktesebat temini için aktarılmasına neden karşı çıkıldığı, sorgulanması gereken hususlardandır. Fakat velev sabit bilgiler zemin yapılarak tartışılmış olsun, bu metodun talebede “öğrenilmiş bilgileri kullanabilme, ayrıntılara dikkat etme, söz söyleme inceliklerine riayet kabiliyetleri ile mantık ve muhakemenin gelişmesini sağladığı bir vakıadır. Modern eğitimle yetişen nesillerin eskilerdeki mantık selasetine ulaşamamış olması böyle bir yöntemi tanımamalarındandır.
19. yüzyılda dünya çapında, hezarfen bir ilim adamı olarak sadece Ahmet Cevdet Paşa’nın varlığı dahi, modern eğitim kurumları hâlâ bu kıratta bir adam çıkaramadığına göre, medreselerin verimlilik ve kalitesi için yeterli bir ölçüdür. Klasik medrese tahsiliyle yetişen Ahmet Cevdet Paşa, bugünün YÖK üniversitelerindeki hukukçu, tarihçi ve sosyologlarla kıyas kabul etmez ölçüde “yüksek” bir ilim erbabıdır. Hal böyleyken eğitim-öğretim tarihimizin bir numaralı kaynak eseri kabul edilen “Türkiye Maarif Tarihi”nde müellif Osman Ergin, “Bu medreselerin memlekete, Türklüğe ve ilim âlemine ne hizmeti ve faydası olmuştur? Belli başlı hangi âlimleri yetiştirmiştir? Bunlar arasında beynelmilel şöhreti haiz kimseler var mıdır?” diye sormakta, sonra da şu “bilimsel” cevabı vermektedir: “Bunları araştırmaya lüzum yoktur, hiç kimseyi yetiştirmemiştir?”
Hiç olmazsa Ahmed Cevdet Paşa hakkında biraz malumat toplayıp kararı siz verin. Bakalım “hak kimin yedinde imiş?”
4-İlim pazarına ne zaman kesat geldi?
Kanuni’nin veziriazamlarından Lutfi Paşa, “Âsafnâme” adlı risalesinin girişinde, “veziriazam olduğunda bazı töre ve kanunlar ile Divan-ı Hümayun usullerini eskiye nispetle bozulmuş ve perişan halde bulduğunu” söyler. Nitekim yazdığı kitapçık bu aksaklıkların giderilmesi için neler yapılması gerektiğini anlatmaktadır. Âsafnâme bir nasihat kitabı olmakla beraber, sosyal ve siyasi yapıdaki daha Kanuni devrinde başlayan bozulmalara zımnen işaret eder. Seviye kaybeden insan kalitesinin sistemi doğru işletmemesi yahut istismarı, ilerde daha da büyüyecek problemlere yol açmaktadır.
Medreseler de bu bozulmadan nasibini almış; Koçi Bey’in IV. Murat’a sunduğu layihada dediği gibi, “tarik-i ilim dahi fevka’l-had mütegayyir olmuştur”. 17. yüzyılın ortalarından itibaren medreselerle ilgili giderek artan şikayetlerin tamamı, “ilme ve ilmiye mensuplarına itibarın azalması, liyakatin gözetilmemesi, iltimasla iş görülmesi, seviyenin düşmesi, eski usullere riayet edilmemesi” üzerinedir. Bu şikayet veya eleştirilerin hiçbiri doğrudan doğruya medreselerin varlığı, mahiyeti veya sistemiyle ilgili değildir. Farklı gibi görünen bir değerlendirme Kâtip Çelebi’den gelir. Katip Çelebi “Mizanü’l-Hak” adlı kitabının mukaddimesinde şunları yazar: “Ebülfeth Sultan Mehmed Han Medâris-i Semâniyye’yi yaptırıp kanuna göre iş görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış ve Haşiye-i Tecrîd ve Şerh-i Mevâkıf derslerinin okutulmasını bildirmişti. Sonra gelenler bu dersler felsefiyattır diye kaldırıp Hidâye ve Ekmel derslerini okutmayı akla uygun gördüler. Yalnız bunlarla yetinmek akla uygun olmadığı için ne felsefiyat kaldı, ne Hidâye kaldı, ne Ekmel. Bununla Osmanlı ülkesinde ilim pazarına kesat gelip bunları okutacak olanların kökü kurumaya yüz tuttu.”
Katip Çelebi’nin bu sözleri sonraki dönemlerde çokça seslendirilen, “Medreseler aklî ilimlere yer vermedi; bu yüzden geriledi, fonksiyonsuz hale geldi.” iddiasının yegane dayanağıdır ve bu iddia Cumhuriyet’ten sonra medreselerin kapatılmasının başlıca gerekçesidir. Şu kadar zamandır Katip Çelebi’nin değerlendirmelerine mal bulmuş mağribi gibi sarılanlar, bugüne kadar meselenin aslını araştırmak gibi bir zahmete girişmemişlerdir. Katip Çelebi’nin tespitleri “aklî ilimlerin bu tarihten itibaren medreselerden çıkarıldığı” veya “medreselerin özü itibariyle aklî ilimlere kapalı olduğu” yargısına ulaşmaya yol vermez oysa.
“Mizanü’l-Hak”, Kadızadeliler ile Sivasîler arasında 17. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan münakaşa konularını orta yolu bularak tatlıya bağlamak üzere yazılmış bir kitaptır. Yazar, kitabın sonunda söz konusu çatışmanın bir ifrat-tefrit örneği olduğunu belirttikten sonra, “Fakir, bundan önce nicesine itidal semtine giden yolu gösterdim. Şimdi de onları bu köstekten kurtarmak için bu risaleyi kaleme aldım.” demektedir. Meseleye bu bağlam içinde bakıldığında görülecektir ki bazı dersleri “felsefiyattır” diye kaldıran, medrese sisteminin kendisi değil, Kadızade Mehmed Efendi’dir. O yıllarda medreselere Kadızadeliler hakimdir ve bir ara Saray’ı da arkalarına alarak istedikleri gibi davranmışlarsa da, kalıcı bir tesir bırakmadan, zihniyet olarak bilahare silinip gitmişlerdir.
Katip Çelebi’nin kaldırıldı dediği Haşiye-i Tecrid ve Şerh-i Mevâkıf, Cürcânî’nin iki kitabıdır ki Kelam tahsilinde okutulur. Medrese sisteminde sınıf usulü yoktur. Farklı isimlerle gruplandırılan Sarf, Nahiv, Hikmet, Belâgat, Fıkıh, Hadis, Kelam, Tefsir.. gibi ilimler müstakil birer disiplin olarak belli hocalardan tahsil edilir. Her ilmin, temel bilgilerinin verildiği “iktisar”, biraz daha detaylandırıldığı “iktisad” ve uzmanlık seviyesinde okutulduğu “istiksa” olmak üzere üç mertebesi; her mertebenin de kendi içinde yine üç aşaması vardır. Bu aşama veya mertebelerin her birinde, genellikle hocaların tercihlerine göre o ilimle ilgili bir veya birkaç kitap okutulup mütalaa edilir. Mesela Şerh-i Mevakıf, Kelam ilminde istiksa rütbesinde okutulan bir kitaptır. Her aşamada kitaplarla birlikte hoca ve medrese de değişebilir. Talebe, bir ilim mertebesini tamamlayıp o dersi okutan hocadan icazet almadan bir üst mertebeye devam edemez.
Katip Çelebi’nin tespitlerine dönelim: Haşiye-i Tecrid ve Şerh-i Mevâkıf yerine okutulan “Ekmel” ve “Hidâye” birer fıkıh kitabıdır, “naklî ilim” kategorisine girer ama öncekiler de Kelam’la ilgilidir ve yine naklî ilimlerdendir. Bu kitaplar için kullanılan “felsefiyattır” sözü bir ithamı ifade eder fakat bu, doğrudan felsefeye değil, metafizik meseleleri akılla izah gayretine yönelik bir ithamdır.
Öte yandan Mizanü’l-Hakk’ın yazıldığı dönemde kaldırılmış olsa bile gerek Haşiye-i Tecrîd’in, gerekse Şerh-i Mevâkıf’ın sonraki yıllarda medreseler kapatılana kadar okutulmaya devam ettiği belgelerle sabittir. O kadar ki müderrislerine 20 akçe yevmiye verildiği için Yirmili Medrese diye bilinen medreselerin daha yaygın adı “Hâşiye-i Tecrid Medreseleri”dir.
Katip Çelebi’nin söz konusu şikayetlerinin yer aldığı “giriş” bölümüne “Aklî İlimlerin Gerekliliğine Dair” başlığını koyması, muhtemelen işin hakikatini araştırmayı engellemiş, belli ki bu başlıktan “medreselerde aklî ilimlerin okutulmadığı” gibi bir sonuç çıkarılmıştır. Şu meşhur “aklî ilim-naklî ilim” ayırımı da zannedildiği kadar vazıh bir tasnif değildir. Medreselerde maksadı bizatihi kendisi olan ilimler şer’î ilimlerdir. Bunların öğrenilmesi için altyapı bilgileri veren, temel bazı donanımlar kazandıran ilimlere ise “âlet ilimleri” denir. Sarf, Nahiv, Belagat, Mantık.. böyledir. Medreseler devletin hukuk ve mülkiye bürokratlarını yetiştirdiği için Fıkıh ilmi bilhassa önem kazanmış; bu ilmin altyapı bilgisini temin maksadıyla matematik, geometri, astronomi.. gibi aklî ilimlerden de “âlet ilmi” olarak yararlanılmıştır. Kısaca, naklî ve aklî ilimler pratikte iç içedir. Nitekim bir Kelam kitabı olan Şerh-i Mevâkıf’ta Felsefe dışında, varlık kategorileriyle ilgili bir Mantık konusu olan “ma’kûlât”tan Fizik’in “menâzır” (optik) konusuna, geometri, hesap ve astronomiye kadar birçok malumat vardır. Zaten Katip Çelebi, şikayetlerinden hemen sonra hendese bilmeyen kadı veya müftünün mesela arazi anlaşmazlıklarında doğru hüküm veremeyeceğini; astronomi, matematik ve coğrafya bilmeden bazı fıkhî müşküllerin çözülemeyeceğini örneklerle anlatır.
Aklî ilimlerle kastedilen fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji.. gibi modern bilimlerse eğer, o tarihlerde bu bilimler henüz felsefenin dahilindedir ve bugünkü temel hipotezlerinin hiçbiri şekillenmemiştir. Zaman içerisinde bu bilimlerdeki gelişmeler, biraz geriden de olsa mektep ve medreselerce takip edilmiştir. Üstelik medreselerin takip mesafesi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki okullara nispetle daha kısadır.
Bir mukayese için iki bilgi aktararak bitirelim: Yeniden yapılandırıldığı 1910’dan itibaren kapatılana kadar, medreselerin Tâlî Kısm-ı Sânî’sinin 7. sınıfında okutulan Felsefe ve Malumat-ı İktisadiyye dersleri ile 8. sınıfında okutulan ilm-i terbiye (pedagoji) dersi, 1924’te Vâsıf Bey’in ilk maarif vekilliği zamanında “lüzumsuz olduğu” gerekçesiyle, psikoloji ve fen tarihi gibi başka birçok modern dersle birlikte ortaokul ve lise müfredatından çıkarılmıştır.
İlim pazarına ne zaman kesat geldi demiştiniz?
5-Darulfünunu kim lağvetti?
Dârülfünûn-ı Osmânî müdürü Hoca Tahsin Efendi, kendisini dinleyenlerin meraklı bakışları altında, masasındaki güvercini kocaman bir cam fanusa kapattı. Sonra, bu cam mahfaza içindeki havayı, önceden kurduğu bir mekanizma ile vakumlayarak boşalttı. Birkaç saniye çırpınan kuşun öldüğünden emin olunca dinleyicilere döndü, muzaffer bir komutan edasıyla, “İşte” dedi, “oksijensiz bir ortamda hiçbir canlının yaşayamayacağını ispatladım!”
İzleyenlerin dehşetten kaskatı kesilmiş yüzlerini, öfke dolu bakışlarını fark edince, dudaklarındaki tebessümü dondu, lafının arkasını getiremedi. Bu kısacık şaşkınlık anında salonun nasıl boşaldığını anlayamamıştı ama homurtular, yazıklar olsun’lar, lâ havle’ler hâlâ Tahsin Efendi’nin kulaklarında yankılanıyordu.
Bu olay 1870 yılının 5 Aralık akşamı teravihten sonra, Darülfünun’un bugün Basın Müzesi olan binasındaki halka açık derslerin ilkinde yaşanmıştı. Darülfünun-ı Osmani’nin açılmasına dair irade-i seniyye 8 Nisan 1869 tarihini taşır. “Hikmet ve Edebiyat”, “Ulûm-ı Tabiiyye ve Riyaziyye” ile “Hukuk” olmak üzere üç şubeden (fakülteden) oluşan bu ilk üniversitede Mayıs 1869’da başlanması öngörülen tedrisat, birtakım aksaklıklar yüzünden gecikir. Talebe kayıtları ve diğer işlemler ancak Ekim sonunda tamamlanabilmiştir ama ramazan da gelip çatmıştır. İlgililer açılışı ramazandan sonraya erteler, ancak bu süre zarfında halkın teveccühünü kazanmak için teravihten sonra umuma açık dersler verilmesini kararlaştırır. Bu eski bir usuldür aslında. Dersiâmlık geleneği modern bir kuruma aktarılmış gibidir ve 1863’teki darülfünun teşebbüsleri çerçevesinde de halka açık böyle dersler verilmiştir. Fakat bu defa dersler maddeciliği, tabiatçılığı, tekâmül nazariyesini sanki biraz öne çıkarmakta ve ulemanın tepkisini çekmektedir. Darülfünun, yani Osmanlı’daki ilk modern üniversite 20 Şubat 1870’te devlet erkanının katıldığı gösterişli bir merasimle açılır. Altı ay süren ilk öğretim döneminden sonra, Aralık ayına denk gelen 1870 ramazanında yine halka açık dersler tasarlanmıştır.
Yukarda anlattığımız hadise 1870 ramazanının halka açık ilk dersidir ve bir önceki ramazanda yapılan halk derslerine dair olumsuz söylentilerin gölgesinde başlamıştır. Cemaleddin-i Efgânî’nin “peygamberliği bir meslek saymak”la itham edildiği konuşması da aynı gün, Tahsin Efendi’nin “cinayet”inden biraz önce yapılmıştır. Bütün bunlar halk ve ulema arasında infiale yol açar. Şikayetler, küfür ve irtidat iddiaları ayyuka çıkmıştır. Meclis-i Maarifte beraber çalıştığı Efgânî’nin, burada dile getirdiği fikirlerden öteden beri hazzetmeyen Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi’nin de devreye girmesiyle Darülfünun-ı Osmani müdürü Tahsin Efendi görevden alınır, Cemaleddin-i Efgânî İstanbul’dan uzaklaştırılır.
Bu hadise Batı üniversitelerinin bizdeki karşılığı olan darülfünunun “kapatılması” şeklinde aktarılır ve gerici güçlerin modern bilimin gelişmesini engelleyerek Osmanlı’nın geri kalmasına, hatta yıkılmasına sebebiyet verdiği iddiasına mesnet yapılır. Oysa müdür ya da şimdiki ünvanıyla rektör Tahsin Efendi azledilmiş ama darülfünun kapatılmamıştır. Resmî kayıtlar darülfünunun bu tarihten sonra da en azından 1873 yılına kadar maarif nezareti muavinlerinden Kâzım Efendi’nin müdürlüğünde öğretime devam ettiğini göstermektedir.
Bununla birlikte darülfünun yönetiminin azline olsun yol açan tepkileri “bilim düşmanlığı” gibi takdim etmek de doğru değildir. Dini konulardaki laubaliliği ile tanınan, Fransa’da bulunduğu yıllarda sarığı atıp hasır bir şapka giydiği için “Gâvur” lakabıyla nam salan Tahsin Efendi ve benzerlerinin ölçüsüz üslûbunu hesaba katmak gerekir. Tanzimat sonrasındaki Batılılaşma yanlılarının magazin mesabesinde algıladıkları pozitif bilimleri putlaştırdıkları, snob tavırlarına gösterilen tepkilere duydukları hınçla, modern bilimlerin vulgarize edilmiş hipotezlerini geleneksel toplumu ve değerlerini tahkir amacıyla kullandıkları da bir vakıadır. Bizim levantenler tam da bu yıllarda dinsizlik modasına fena sarmıştır. Akıl tutulması, modernlik yanlılarında daha vahim boyuttadır. Bilimsel verilerin toplumu aşağılamak üzere bir silah gibi kullanılmasına rağmen toplum bilime değil, bilimin militanlarına tavır almıştır yine de. Nitekim ulemayı ayağa kaldıran yukarıdaki gibi hadiselerden sonra bile darülfünunun kapatılması hiç gündeme gelmemiştir.
Tahsin Efendi’nin azliyle sonuçlanan hadisenin “darülfünunun kapatılması” olarak anlaşılmasına yol açan sebeplerden biri de bu kurumun akıl almaz ölçülerdeki karmaşık macerasıdır. Osmanlı’nın darülfünun tarihinde “üniversite fikri” dışında bir devamlılık bulmak mümkün değildir. Darülfünunun adı, yapılanması, programı, yönetimi, binası sık sık değişmiş, çeşitli zaruretler sebebiyle öğretimin bazen yıllarca kesintiye uğradığı olmuştur. Mesela ilk defa 1846’da bir darülfünun kurulması kararı alınmış ve aynı tarihte inşaatına başlanan darülfünun binası ancak 1865’te tamamlanabilmiştir. Açılışının gerçekleştiği Şubat 1870’te “Darülfünun-ı Osmanî” olan adı 1874’te “Darülfünun-ı Sultanî”ye çevrilmiştir. Bütün iyi niyetli çabalara rağmen bu süreçte ciddi bir üniversite tahsili verilememiştir. Ders kitapları, laboratuar, hoca ve bina sıkıntısı giderilememiştir. Esasen 1846’dan çok önce açılan ve meslek eğitimi veren yüksek okullar ile üniversite arasındaki fark, zihinlerde belirginleşmemiştir. Mevcut “yüksek” mektepler ne kadar müstakildir, darülfünun bünyesine ne zaman ve ne kadar dahil edilmiştir, bu sorulara cevap bulmak neredeyse imkansızdır.
1881’den “Darülfünun-ı Şâhâne” adıyla yeniden yapılandırıldığı 31 Ağustos 1900’e kadar bu kurumun faal olduğunu gösteren hiçbir bilgi yoktur. Avrupa ve Amerikan üniversiteleri örnek alınarak kurulan Darülfünun-ı Şahane, Cihan Harbi sonuna kadar üniversite tarihimizin o güne kadarki en başarılı dönemini temsil eder. 1919’da adı bu defa “Osmanlı Darülfünunu”dur. Cumhuriyetten sonra İngilizlerin boşalttığı, şimdi İstanbul Üniversitesi merkez binası olan Harbiye Nezareti binasına taşınır ve adı “İstanbul Darülfünunu” olur.
Bu değişik isimleri ayrı ayrı kurumlar kabul ederek, bir önceki yapılanmanın şeklen “kapatılmış olabileceği” düşünülse bile, bu, Osmanlı’nın “üniversite” ısrarındaki devamlılığını gölgelemez. Adı değiştirilmiş, tatil edilmiş, öğretimine ara verilmiş ama darülfünun, yani üniversite, hiçbir zaman önceki süreci hükümsüz kılacak şekilde kapatılmamış, varlığından veya fonksiyonlarından duyulan bir rahatsızlık sebebiyle lağvedilmemiştir.
Modern bir öğretim kurumu olan darülfünun yahut üniversite bizde ilk kez Cumhuriyet döneminde, modernleşmenin en hızlı zamanında kapatılır. İstanbul Darülfünunu’nun, hükümetin teklifi üzerine TBMM tarafından 31 Mayıs 1933’te lağvedilme gerekçesini şöyle bir araştırmaya ne dersiniz? Öyle olmadığı halde “darülfünun kapatıldı” yaygarasına malzeme yapılan 1870’teki azil hadisesiyle 1933’teki ilganın gerekçelerini karşılaştırmak lazım. Bakalım hangisi daha soylu?
ALİ YURTGEZEN

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir