MESELENİN PÜF NOKTASI

Meselenin püf noktası

‘Türkiye’deki eylemlerin amacının, bazı kesimlerin özgürlüklerine, hayat tarzlarına müdahale edilmesi olduğu’ iddiası dillendiriliyor bütün televizyonlarda, gazetelerde ayartıcı bir şekilde. Şımarık, üsttenci ve pervasızca bir dille…

Acaba?

BU ÜLKEDE KİM KİME HAYAT TARZI DAYATIYOR ACABA?

Evet, bu ülkede, yüzyıldır kim kime hayat tarzı dayatıyor acaba?

Bu ülkede bu milletin varoluşsal haklarını kim gasp etti, kim gasp etmeye devam ediyor hâlâ?

Batı toplumlarını ahlâkî tefessühün, zihnî yokoluşun eşiğine sürükleyen Batı kültürünün bayağı, pagan, seküler hayat tarzı modellerini pespaye dizilerle, iğrenç eğlence programlarıyla, sürekli tekrarlanan dekadant reklam filmleriyle her Allah’ın günü bütün televizyonlardan kim boca ediyor bu millete, kim dayatıyor?

Sonra da kim, kimler, hangi kesimler, ününe ün, servetine servet katıyor ve ‘özgürlük, hayat tarzı’ diyerek utanmadan, sıkılmadan çığlık atmaya, ülkeyi yangın yerine çevirmeye kalkışıyor acaba?

CEVAP BEKLEYEN HAYATÎ SORULAR…

Soruyorum şimdi:

Bu toplumun kültürde, sanatta, düşüncede ve hayatın bütün alanlarında yaratıcı atılımlar yapabilmesinin, dünyaya hayat sunabilmesinin, ruh üfleyebilmesinin yegâne kaynağı dilimizi, medeniyetimizin dilini kim yok etti bu ülkede?

Bu toplumu, başkalarının kültür, sanat ve hayat dillerini konuşmaya, başkalarının kültürlerinin posasını çıkmış ürünlerini tüketmeye kim mahkûm etti, kim mahkûm ediyor acaba?

Bu ülkenin insanına sanatta, düşüncede, hayatın her alanında tepeden sahte bir kültür dayatmaya, toplumsal ve kültürel mühendislik projeleri dayatmaya kim kalkıştı acaba?

Bu ülkede, küçük bir azınlığın, azgın, şımarık bir azınlığın kontrolündeki medya endüstrisiyle, kültür endüstrisiyle, eğlence endüstrisiyle bu topluma pespaye, sığ ve yoz bir hayat tarzı dayatmaya kim vargücüyle devam ediyor hâlâ, kimler, hangi kesimler, söyler misiniz bana?

Bu milleti tarihsizliğe, kimliksizliğe, dilsizliğe, kişiliksizliğe, Batı kültürünün pespaye, sığ, posası çıkmış ürünlerini tüketmeye kim mahkûm etti, kim mahkûm ediyor acaba hâlâ?

Ey Batılıların gönüllü acentaları, yerli sömürgeciler!

Önce bunların hesabını, bu hayatî soruların cevabını verin, verebilirseniz. Ondan sonra özgürlüklerden, haklardan konuşmaya hakkınız olsun!

Unutmayın: Bu millet, bu kültürel cinayetin hesabını sormadı; bunun hesabını vermediniz henüz; bunu da bir kenara not edin.

O yüzden ‘sapıtmayın’ ve meseleyi saptırmayın lütfen!

TEK GÜVENLİ LİMAN’DA…

Evet, asıl mesele, meselenin püf noktası, bu ülkede bu ülkenin ruh-köklerini, tarih yapan ve yeniden tarih yapabilecek yegâne medeniyet iddialarını iyi kötü temsil eden çoğunluğun varoluşsal haklarının azgın azınlık tarafından gasp edilmiş olması ve ‘ipleri’ yeniden ele almaya başlayan bu ülkenin çocuklarının tarihin akışını değiştirebilecek uzun soluklu bir yolculuğa soyunmaya kalkışma emareleri göstermesidir.

Türkiye’deki ekonomik, kültürel ve bürokratik iktidar aygıtlarını gasp eden bu azınlığın azgınlaşmasının, şımarmasının, sahip olduğu medya gücünü orantısız söylemsel şiddet kullanacak ölçüde kullanmaktan çekinmemesinin nedeni, bu ülkede farklı kesimlerin veya azınlıkların haklarına, hayat tarzlarına müdahale edilebileceği korkusu filan değildir.

Evet, mesele, farklı kesimlerin hayat tarzlarına müdahale ediliyor olması değildir. Değildir çünkü bu topraklar, tarihte, farklı inanç ve düşünce sahiplerinin, çeşitli azınlıkların haklarına en fazla özen gösterilen topraklardır; Avrupalıların kıyım makinalarından kurtulabilmek için sığınabildikleri tek güvenli limandır.

ÇOĞUNLUĞUN VAROLUŞSAL HAKLARININ GASBEDİLMESİNİ KONULAŞIM ÖNCE…

Bu toprakların insanı; hayat tarzı, kültürü, dini, dili, etnisitesi farklı olduğu için hiçbir azınlığın kökünü kazıma barbarlığı göstermemiştir.

Bu toprakların insanının kültürel genleri, gönlübol, bütün dünyalara açık, bütün dünyalarla barışık aziz bir medeniyetin asil ruh-kökleri tarafından şifrelenmiştir.

Bu ülkenin çocukları, yüzyıldır, bu ülkenin ruh-köklerini yok etmeye çalışan azgın azınlığın bütün haklarını gasp etmesine bile ‘bu da geçer yâ hû’ diyerek sabretmesini bilmiş, bir gün akan suyun yatağını bulacağından bir an bile şüphe etmemiştir.

O yüzden Türkiye’de çoğunluğun varoluşsal haklarını gasbettiği yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük bir de bu ülkenin sessiz ve sabırlı çoğunluğunun fitil fitil burnundan getirmeye kalkışan azgın azınlığı ve onların acımasızca kullanmaktan çekinmediği kişileri, insafa, vicdana ve izana davet ediyorum.

‘ÇEVRECİLER’, İSTANBUL’UN TARİHÎ ÇEVRE’SİNİN KATLEDİLMESİNE NEDEN SEYİRCİLER ACABA?

Ve ‘artık yeter!’ diyorum.

Bu ülkenin ruh köklerini kurutmak için silah gibi kullanmaktan çekinmediğiniz elinizdeki medyatik gücünüzle, ekonomik, bürokratik ve kültürel iktidar aygıtlarınızla bu toplumun derûnî kültürel dinamiklerini dinamitlediğiniz yetmedi mi, yetmiyor mu hâlâ?

Şikâyet ettiğiniz bu ortamda, ekonomik gücünüze güç kattığınızı göremeyecek kadar körleştiniz ve nankörleştiniz de haberimiz mi yok yoksa?

Çevrecilik numarasıyla başlattığınız, kışkırttığınız ve ülkeyi inanılmaz bir şekilde geren eylemlerinizde, dünyanın incisi, en güzel şehri İstanbul’un o güzelim, nefes kesici ve herkese ruh üfleyici (sözgelişi, bir İngiliz film yönetmenine, Sally Potter’a üç gece uyku uyutmayacak kadar) şiirsel siluetinin katledilmesini neden bir kez bile olsun gündeme getirmediniz?

İstanbul’un silueti, tabiî ve tarihî çevrenin bir parçası değil mi? Ekoloji deyince, tarihî ve kültürel ekolojiyi, tabiî ekolojinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünmeyi neden aklınızın ucundan bile geçirmeyi akledemiyorsunuz?

Yoksa bütün derdiniz, İstanbul’un tarihî ve kültürel ekolojisinin temsil ettiği ruhu yok etmek mi acaba?

BİRAZ DERS ALIN BU AZİZ MİLLETTEN!

Ama şunu unutmayın: Bu toprakların insanı, İstanbul’un engin siluetinin simgelediği o derûnî, gönlübol ve şiirsel ruhu o kadar içselleştirmiş ki, bütün bu şımarıklığınıza, bütün bu azgınlığınıza karşı en küçük bir şiddet gösterisinde bulunmaya tenezzül etmeyecek kadar asil bir tavır sergiledi.

Biraz ders alın bu aziz milletten!

Ve aklınızı başınıza devşirin lütfen!

ZORBALARIN ZORBALIKLARINA GÜÇ KATACAK BİR ORTAM

Batılılar, dünyayı yangın yerine çevirdiler. Bütün medeniyetlerin köklerini kazıdılar. Bütün dünyayı kendilerine benzeterek tektipleştirdiler. Ayartıcı, pornografik, hazcı, dekadant / tefessüh etmiş, nihilist bir kültürün eşiğine sürüklediler.

Bu ortam, Alexis de Toucqville’in yüzelli yıl önce yaptığı enfes tespitte olduğu gibi, ‘zorbaların, zorbalıklarını daha ürpertici şekillerde tahkim etmelerini mümkün kılan bir ortam’dır.

YENİ BİR DÜNYANIN KURULUŞUNUN AYAK SESLERİ İŞTİLİRKEN HER YERDEN…

Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni bir dünyanın kurulmasında Türkiye, anahtar rol oynayabilecek tarihî bir imkân yakaladı modern tarihte ilk kez.

Merkezinde bizim bulunduğumuz coğrafyanın sınırları da, sorunları da yüzyıldan bu yana Batılı emperyalistler tarafından belirlenmişti.

Şimdi bu sömürgeci düzen çatırdamak üzere… Yeni bir dünyanın ayak sesleri işitiliyor bölgenin her bir yerinde/n…

Bu sese sessiz ve seyirci kalamayız, kalamazsınız.

Türkiye’nin kurulmasına, Türkiye’nin yeniden adaletin, hakkaniyetin ve kardeşliğin hâkim olacağı yeni bir dünyanın kurulmasına, bölge ülkeleriyle beraber, el ele vererek önayak olmasına gözlerimizi kapayamayız.

FATURASI, ÇOK BÜYÜK OLABİLİR…

Türkiye’nin ve bölgenin kendine gelişi ve özgürleşerek yeni bir dünyaya doğru yürüyüşü, önlenmeye çalışılıyor.

Çünkü Türkiye’nin gelişi, bölgenin makus talihini yenişi demek olacak. Ve bu da 300 yıllık Batı sömürgeciliğinin ve emperyalizminin sona erişi anlamına gelecek.

O yüzden Türkiye’de ‘hortlatılan’ eylemler, kontrolden çıkarılmaya, Türkiye, geri dönüşü zor bir felâketin eşiğine sürüklenmeye, dolayısıyla Türkiye’nin tarihî yürüyüşü durdurulmaya ve yeni bir dünyanın kuruluşu engellenmeye çalışılıyor.

Bu uzun ve yorucu yolculuğun çanına ot tıkayamayız.

Bu iğrenç oyunun parçası, figüranı olmanın faturasının çok büyük olacağını aslâ unutmayalım, diyorum vesselam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir