MÜCERRET İLMİN TATBİKAT SAHASINA NAKLİ

MÜCERRET İLMİN TATBİKAT SAHASINA NAKLİ

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayı)

İlim, tabiatı gereği mücerrettir. Zaten bilgi; varlık ve vakıaların nazari-zihni ifade imkanıdır. İlmin; varlık, insan ve hayata en yakın olan çeşidi, tatbik ilimleridir, bu cihetten tatbik ilimleri bilginin en müşahhas ifadesidir. Buna rağmen tatbik ilimleri bile, mücerret ilme nispetle en müşahhas bilgi çeşidi olmasına rağmen, maddenin kendine nispetle mücerret kalır.
Batının materyalist felsefe ve onun tabii neticesi olan pozitif bilim anlayışı üzerine oturan bilgi telakkisi, doğrudan doğruya maddeyle alakalı ve maddeye bağımlıdır. Bu sebeple batı bilimi, özü itibariyle mücerret ilimden veya ilmin mücerret halinden anlamaz. Ne var ki bilgi tabiatı gereği mücerret olduğu için, bu meseleden de kurtulamaz. Bu sebeple berzahta kıvranır durur.

Batıda bilginin mücerret haliyle ilgilenen felsefedir. Felsefe ise insandaki tecrit istidadı ve bilginin tabiatından kaynaklanan mücerret hususiyeti sebebiyle mücerret bilgiye yönelmiştir. Aslında bu bir tercih değildir, zira felsefe aklın eseridir ve akıl ise mümkün olduğunca müşahhasa meyillidir. Felsefenin mücerret bilgi, ilim, fikir ile alakadar olması, insan tabiatındaki tecrit istidadı ile bilginin tabiatındaki tecerrüt özelliğinin zaruretindendir.
Felsefenin krize girip de, batıda bilim çağı (pozitif bilim telakkisi paralelinde) başladığı 18. Asırdan sonra batı idraki ve batı bilimi, bilgiyi felsefenin nispeten girift yapısından ve zorunlu tecrit çabasından kurtardı. Felsefe, hiç değilse filozofları mizaç hususiyetlerinin (idrak çabası ve tecrit istidadının) zorlamasıyla mücerret meselelere alakasız kalamıyordu, felsefe krize girip de bilim onun yerine ikame edilince, bilgi mücerret sahadan tamamen uzaklaştırıldı.
Bilgiyi müşahhasa mahkum etmek fevkalade zordu, batı bilimi yaklaşık bir asır bunda ısrar etti. Ne var ki fizik biliminin atom altına inmesiyle birlikte müşahhasın sınırlarına ulaştı ve mücerret dünyaya ile yeniden tanıştı, üstelik bilim vasıtasıyla. Bilim vasıtasıyla ulaşınca inkar da edemedi. Şimdilerde felsefenin yerini fizik bilimi almaya başladı. Bu ise daha ağır bir paradoks oluşturdu zira fizik bilimi zaten müşahhas olanı mevzu edinmişti.
Batı ile meseleye girmemizin sebebi, her şey gibi bilgi, ilim ve fikir gibi aziz kıymetleri de kendine benzetmesi ve hezeyan haline getirmesidir. İslam’da; bilgi, ilim, irfan, hikmet, tefekkür meseleleri tevhide doğru tırmanan bir meratip silsilesi takip eder. Dünya (madde) seviyesinde ve ona perçinli bir bilgi, İslam ilim telakkisinde ancak ve sadece malzeme mahiyetinde ve kıymetindedir. Batı, materyalist felsefe üzerine oturan pozitif bilim anlayışıyla bilgiyi, maddeye mahkum etti ve seviyesizleştirdi. Batının bilgi ve bilim telakkisinin işgaline maruz kalan ve onlar tarafından inşa edilen Müslüman zihinler, “ilim” mefhumunu sığlaştırdı, ucuzlattı. Batının bilgi telakkisiyle Kur’an-ı Kerimi, hem de mealinden okumaya başlayanlar, o telakkinin madde seviyesinden yukarı çıkamadıkları için Allah muhafaza Kitab-ı Kerimi o seviyeye indirmeye başladı.
*
“Mücerret ilmin ve fikrin tatbikat sahasına intikali” gibi bir başlık batı kültür evreninde yoktur, onun kötü bir kopyası olan Türk efkar-ı umumiyesinde de maalesef yok. Bu meselenin tefekkür mevzuu haline getirilmemiş olması, mücerret mananın doğrudan tatbik edilip edilemeyeceği, edilebilirse hangilerinin doğrudan tatbikinin mümkün olduğu, tatbiki mümkün olanın şartlarının, yolunun, usulünün ne olduğu, doğrudan tatbik edilemeyenler için tatbik ilimlerinin nasıl kurulması gerektiği gibi birçok bahis tefekkür hayatımıza girmemektedir.
İslam, öncelikle mücerret manadan ibarettir. Kur’an-ı Kerim, hakikattir ve hakikatin saf mana halindeki ifadesidir. Risalet olmasaydı, onun idraki ve tatbiki kabil değildi, insanın buna gücü yetmezdi. Bu ve daha birçok hikmete mebni olarak Risalet, Allah Azze ve Celle’nin tekvini ayetlerinin zirvesidir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam, mahlukat aleminin toplamından misilsiz ve mukayesesiz şekilde daha harikuladedir. Ve O, hakikatin ta kendisi olan ve saf mana olarak ifade edilen Kur’an-ı Kerim’i; temsil, tebliğ, tedris ve tatbik etmek bakımından saf mananın tecessüm etmiş halidir. Tabii ki “saf mana”, ancak ve sadece O’nun kalbine inebilirdi, başka hangi varlık onu taşıma iktidarına ihsan kılınmıştır?
Öyleyse bizim, yani Müslümanların, mücerret (saf) mananın tatbiki başlıklı bir meselemiz var. Saf mananın tatbiki, İslam ilim telakkisinin temel meselelerinden birisidir, bu mesele anlaşılmadan ne Kur’an-ı Kerim, ne Risalet, ne de toplam olarak ifade etmek gerekirse İslam anlaşılır.
*
Mücerret ilmin (ve Mutlak İlmin) tatbikatı bahsinin ilk zaruri şartı, ilimlerin tasnifidir. İlimlerin dikey tasnifi yapılmadan, bilginin meratip silsilesi tertip edilmeden, hakikatin yüceler yücesinden, aşağıların aşağısına nasıl indiği anlaşılamaz, nüzul anlaşılamayınca yeryüzü seviyesinde tatbik edilmesi meselesi ise hiç anlaşılmaz.
Fikirteknesi külliyatında yayınlanan, “İslam medeniyet tasavvuru-4-İlimlerin tasnifi” eserinde, önce tasnif üstü tasnif cinsinden Mutlak İlim, Nispi ilim, İzafi ilim tasnifi yapılmıştır. Mutlak İlim, Kitab-ı Kerim ile Sünnet-i Seniyyedir, bunlardan ibarettir. Nispi ilimler ise, Mutlak İlimden hareketle Müslüman aklının ve idrakinin keşif, telif ve inşa ettiği ilimlerdir. İzafi ilimler ise, gayrimüslim aklın herhangi bir şekilde ürettiği bilgiden ibarettir. Nispi ilimler kendi içinde dikey tasnife tabi tutulmuş ve Terkip ilimleri, Tetkik ilimleri, Tatbik ilimleri şeklinde bir harita oluşturulmuştur.
Fikirteknesi külliyatının teklifi sadedindeki bu dikey tasnif; mücerret ilim ile müşahhas tatbikat arasındaki meratibi teşhis etmekte, belli başlı bir tertip ile hakikatin çamura-toprağa bulaşmasına mani olmayı gaye edinmektedir. Hakikatin (Mutlak İlmin) tatbikatı, mevzu doğru anlaşılmadığı takdirde çamura bulaştırma tehlikesi mevcuttur ve galiba günümüzdeki halimiz de budur.
*
Hakikatin Risalet tatbikatı, yani İslam’ın kitap ve sünnet ile sübut bulmuş kısmı, maddi ve manevi taharet ile başlar. Abdest ve gusül gibi manevi taharet, kıyafetlerden başlamak üzere yaşanılacak alanlardaki necasetten taharet… Hakikat, necasetle temas halinde olamaz.
Risalet tatbikatı ile kayıt altına alınmış olanlar sabittir. Kitap ve Sünnetin sarahaten tayin ve tespit ettiği İslami çerçevenin içinde, yine Kitap ve Sünnet merkezli sayısız ilim dalı mevcuttur, ümmet bunları keşif, telif ve inşa etmiştir. Ki on dört asırda keşif, telif ve inşa edilenden ibaret ve onlarla sınırlı da değildir, ümmet kendine geldiğinde yine keşif hamlesini başlatacak, inşa ameliyesini devam ettirecektir.
ABDULLAH TATLI
abdullahtatli1@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir