MÜDERRİS ANLAYIŞI

MÜDERRİS ANLAYIŞI

(NOT:Bu yazı, “İslam maarif anlayışı-1-Temel telakki” isimli eserimizden nakledilmiştir)

İki Cihan Serveri Aleyhiselatü Vesselam Efendimizin, Risalet vazifesini teslim aldıktan sonraki tüm hayatı, müderris, muallim, mürebbi olarak geçmiştir. Her hal ve kavli, ders veren, öğreten, terbiye eden, inşa eden ve nihayet tatbik eden bir emsaldir. Birçok sıfat şahsiyetinin yıldızları olarak parlamakta, her yıldız ayrı bir sahada “nihai emsal” vazifesini görmektedir. Asli vasfı ve vazifesi, malum olduğu üzere Risalet ve tebliğdir, bundan hemen sonraki vasfı ve vazifesi ise müderrislik ve tedrisattır.
Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “müderrislik” vasfı ve tedrisat vazifesi tam olarak anlaşılmadan, İslam’ın anlaşılması kabil olmaz. Çünkü Risalet, İslam’ı, kafirlere tebliğ, Müslümanlara ise tedris etmiştir. Müslümanlara yönelik tedrisat faaliyeti ise, tabii olarak altmış üç yıl, asli olarak da yirmi üç yıldır. Müderrisliğin ilk vasfı “emin” olmaktır, O, “emin” sıfatını kırk yaşına kadar iktibas ve muhafaza etmiştir, bu sebeple müderrisliği, tabii olarak altmış üç yıldır.

Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin müderrislik vasfı ve tedrisat vazifesi anlaşılmadığı takdirde, “Vahiy”, doğrudan muhatap olunacak bir metin olarak kabul ediliyor. O’nun tebliğ vazifesini yaptığını, vahyin artık tamamlanmış olarak elimizde bulunduğunu düşünüyor ve O’nu aradan çıkararak doğrudan Kur’an-ı Kerim’i okuyor, anlamaya çalışıyoruz. O’nun nasıl okuduğunu, nasıl anladığını, nasıl anlattığını, nasıl tatbik ettiğini umursamamak, anlamamak, hafife almak insanın İslam ile tüm irtibatını keser.
*
Hz. Resul-i Kibriya Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi, sadece Resul olarak bilmek temayülüne sahibiz. Risalet vasfının ve vazifesinin ihtişamı, tüm vasıf ve vazifelerini dikkatlerden ve idraklerden uzak tutacak kadar göz kamaştırıcıdır. Lakin bu tecelliyat mesuliyetimizi ilga, vazifemizi iptal etmez. O’nun tüm vasıf ve vazifelerini, Risalet merkezinin muhitini teşkil edecek şekilde anlamalı, her vasıf ve vazifesinin tekabül ettiği alanda ona nispetle hayatımızı inşa etmeli ve yaşamalıyız. Bu şekilde bir yaklaşımın oluşturacağı tahlil ve terkip yekunu içinde, belki de yeniden ve baştan O’nu okumaya başlamalıyız.
Bu bahsin her alandaki ehemmiyetini göstermek bakımından mevzu dışı (maarif meselesi dışında) bir misal verip, mevzuumuza dönelim. Risalet ile riyaset, günümüzde birbirine fazlaca karıştırılıyor. Her vasıf ve vazifesinde olduğu gibi “Riyaset” de, Risâlet’in gölgesinde kalmaktadır. O, hem Resuldür hem de Devlet Reisidir. Fakat Riyaset, Risalet olduğu müddetçe zuhur şartlarına istisnai olarak sahip olabilmiştir, zira O, devleti, Riyaseten değil Risaleten yönetmiştir. Çünkü ağzından çıkan ya vahiydir veya Hadistir, her ikisi de, İslam’ın inşai kaynağıdır. Dolayısıyla O’nun bir konudaki beyanı, sadece devlet idare etmek değil, aynı zamanda devlet idaresinin kaidelerini vazetmektir. Bu sebeple halk (misalimizde Sahabe), O’na, herhangi bir İslam Devlet Reisine davrandığı gibi davranamaz, mesela itiraz edemez, mesela O’nunla tartışamaz, mesela O, sormadan ve müsaade etmeden fikir beyan edemez. Çünkü O Resuldür ve yanlış yapmaz.
Günümüzdeki Müslümanların İslam Devlet Anlayışına ve Devlet Reisi (halife) tariflerine bakınca, Riyaset ile Risalet’in birbirine karıştırıldığı görülüyor. Hatta meseleyi devlet çapında düşünmek bir tarafa, cemaat, parti veya başka tür yapılanmalarındaki riyaset için, “emsal” olarak Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamı alalım derken, O’nun Riyasetini değil de (Haşa, Allah muhafaza) Risalet’ini misal olarak alabiliyorlar. Netice olarak Müslümanların aralarında gerçekleştirdikleri cemaatlerin, teşkilatların, bünyeleşmelerin riyasetinde bulunan şahıslar, istişaresiz, itirazsız, tereddütsüz itaat bekliyorlar. Oysa “saf itaat”, sadece, Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam efendimizedir.
O’nun Riyasetini emsal almak için kafi derecede vaka yok gibi. Bizzat kendi zatlarının “müşavere meclisi” oluşturması ve istişare geleneğini başlatması, Riyasetinin misallerinden değil, Müderrisliğinin misallerindendir. Çünkü istişare edilmesine müsaade etmese, buna itiraz imkanı ve kudreti kimsede yoktur. Bu sebeplerden dolayı, İslam’da Hilafet ve her türlü Riyaset mevzuunun emsali, Hz. Ebubekir Radiyallahu anh’dan başlar. Bu hususta Raşit Halifeler, Riyasetin emsalleridir ve oradan Riyaset meselesi süzülmelidir.
Fahr-i Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın devr-i saadetlerinde, Riyasetinin Risaletinden tefrik edilebileceği çok az sayıda vaka var. Fakat bu konuyu daha fazla uzatmamak için burada bitiriyoruz. Bu konuda müstakil bir telif eserimiz, “Dört Halife ve Devlet İdaresi” ismiyle mevcuttur, meselenin teferruatı nispeten orada mevcut.
*
İslam Maarif Anlayışını dokumak, tedrisat anlayışını oluşturmak, bunlardan bir “müderris” tarifi çıkarmak için ilk yapmamız gereken iş, “Risalet” ile “Müderrislik” vasıflarını, her ne kadar birbirinden tefrik etmek kabil değilse de, mümkün olduğunca ayrı başlıklar halinde tetkik ve idrak etmeliyiz. Risalet ile Müderrislik vasıfları birbirine çok fazla nüfuz ettiği için, zor bir bahis olduğunu kabul etmek gerek.

*
Müderrisliğini, Risalet kuşatması içinde anlamak fevkalade zor. Zaten Risalet ile Müderrisliğini birbirinden müstakil hatta muhtar hale getirecek kadar tefrik etmek imkansız, kaldı ki mümkün olsa yapılması doğru değil. Risalet ile Müderrislik vasıfları o kadar birbirine nüfuz etmiş halde ki, birçok tavır ve davranışında her iki vasfı da mevcut, her iki vasfı da meseleyi “tayin edici” tesirde… Hadisenin içinden vasıfların birini, (idrak maksadıyla) çekip alsanız, hadisenin muhteva bakiyesinde diğer vasfı da bulamazsınız zira onu da sökmüş olursunuz,
İki vasfın birbirine en fazla nüfuz ettiği, birbirinden tefrik etmenin neredeyse imkansızlaştığı hususlardan biri, dini vazederken müderrislik yaptığı ve müderrislik yaparken de din vazettiği vakalardır. Din vazetmek, dinin inşası için bir hüküm, bir kaide, bir emir, bir nehiy beyan etmektir. Diğer taraftan, sahabenin tedris ve terbiyesini gerçekleştirirken, aynı zamanda din vazettiği vakalar, Risalet ile Müderrisliğin birbirinden tefrikini fevkalade zorlaştırıyor. Bu bahis, malumdur ki, Vahyin nüzul silsilesinde de mevcut, “Ayet-i Kerime”lerin bir kısmı, bir taraftan tedrisatı gerçekleştiriyor, bir taraftan dini inşa ediyor. Meselenin ne kadar ince bir fikir işçiliği (mahareti) gerektirdiği anlaşılıyor olmalı.
*
Bu husustaki (aslında her husustaki) çalışmaların ilmi altyapısı, “Siyer-i Nebi” çalışmalarıdır. Siyer çalışmaları, diğer tarih kitaplarında da olduğu gibi, hadise silsilesi veya örgüsü şeklinde yapılıyor. Aslında İslami ilimlerin ikinci temel kaynağı olan “Sünnet”, siyer çalışmasıyla vuzuha kavuşturulabilir. Diğer taraftan birinci kaynak olan vahyin nüzulü da “Siyer-i Nebi” çalışmaları içindedir. Zaten Siyer-i Nebi’nin Risalet kısmı, vahyin nüzul tarihidir. Bu cihetle bakıldığında Siyer-i Nebi, İslami İlimlerin anasıdır.
İslami İlimlerin tamamının çerçevesi Siyer-i Nebi’de vuzuha kavuşur. Ayet-i Kerime’lerin nüzul iklimi, sebebi, şartları Siyer-i Nebi’de görüleceği gibi, Hadis-i Şeriflerin beyan iklimi, sebebi, şartları da orada görülür. Aynı şekilde, Sünnet-i Seniyye’nin tatbiki, tatbik şekli, tatbik şartları, tatbik sebebi gibi hususları da Siyer-i Nebi’de görmek mümkün.
Bütün bunları ihtiva eden bir Siyer yazılmalıdır. Fakat bu mevzuların tamamını ihtiva edecek çapta bir Siyer yazımı dev bir iştir. Bir insanın altından kalkabileceğini, ömrüne sığdırabileceğini düşünmek kabil değil. Bunun için heyetler oluşturulması gerekir, muhtemelen alt çalışma gurupları da lazım olur. İhtimaldir ki yüzlerce ciltlik bir külliyat ortaya çıkar. Doğrusu bir insan için yalnız başına yüz cilt kitap yazmak yerine, bunun gibi “tarihi bir külliyatı” hazırlayan heyetin içinde olmak çok daha büyük bir şereftir. Ne var ki Türkiye’de bu işleri yapacak tefekkür ve ilim teşekkülleri yok.
Elimizde Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, diğer vasıflarını Risalet’iyle birlikte anlamaya imkan verecek bir Siyer çalışması yok. Bu çapta veya buna yakın bir külliyat varsa (inşallah vardır) ve bizim haberimiz yoksa cahilliğimize verin. Böyle bir eser varsa, bu eserin müellif heyetinin hakkını teslim etmemek gibi bir vefasızlık göstermekten Cenabı-ı Allah Azze ve Celle’ye iltica ederiz.
Mevcut Siyer eserlerinin birçoğu, o kadar “hadise yoğun” kitaplar ki, meselelerin her birini hadise yoğunluğu içinden süzüp çıkarmak fevkalade zor. Mesela Medine’de, Yahudilerle yapılan ve sonraları “Medine Vesikası” olarak tanınan anlaşma bahsine baktığımızda, Medine’nin toplam nüfusu ne kadardır, Yahudilerin nüfusu ne kadardır, Müslümanların nüfusu ne kadardır, müşrik sayısı nedir, Medine’ye birkaç saatlik mesafede kabileler var mıdır, varsa nüfusları ne kadardır, ne kadarı Müslümandır, ne kadarı Yahudi’dir ila ahir. Nüfus yapısını, oranlarını, güç dağılımını bilmeden, Medine Anlaşmasını anlamak, oradaki hikmetleri keşfetmek, devlete giden yolun güzergahını tespit etmek, siyasi anlayış çerçevesi oluşturmak mümkün olur mu? Mevzu bu misalden ibaret değil, her mesele sadece kuru hadise silsilesi şeklinde kayıt altına alınmakla Siyer yazılmış olur mu?
Bu çapta Siyer yazılmayınca, İslam’a dair her meseleyi anlamak zorlaşıyor, bilgimizle beraber anlayışımız da eksik kalıyor. Mekke devrinde, kırk kişi olan sahabenin meydana çıkmasından mülhem, bazıları on milyonluk şehirde (ülkeden bahsetmiyoruz bile) kırk kişi olunca meydana fırlıyor. Adamın o hadiseden hatırladığı sadece kırk rakamı, başka bir şey bilmiyor, anlamıyor, merak da etmiyor. Vahim bir durumda olduğumuzu söylersek, mübalağa etmiş olur muyuz?
Tefekkür faaliyetinde bulunalım da, ilmi altyapı, çerçeve, kaynak olmayınca, fikir tıkanıyor, akıl çıldırıyor. Anlayalım, anlamamız lazım, ne var ki her hadiseyi bahsini ettiğimiz şekilde ve çapta tetkik etmek, hangisinin hangi kaynakta olduğunu aramak bir insan ömrüne bedel. Alimler işlerini yapmayınca mütefekkirlerin işlerini yapmaları mümkün olmuyor. Bu tabii ki bir mazeret değil, ilim adamı işini yapmıyorsa, fikir adamı o işi de yapacak, fikir adamı işini yapmıyorsa, ilim adamı o işi de yapacak. Ne var ki verimli çalışma yapabilmek için, vazifelerin tevzi edilmesi, herkesin kendi vazifesini bilmesi gerekiyor. İlim adamı olmak, böyle bir çalışma yapmayı gerektirmiyorsa, varlık sebebi nedir?
Siyer-i Nebi bahsi, aynı zamanda tarih anlayışı ile ilgilidir. “İslam Tarih Anlayışı” kitabımızda şikayet ettiğimiz bahislerden birisi bu. Sığ bir tarih anlayışından çıkan Siyer çalışmaları ancak mevcut eserlere vücut verebiliyor. Her şey birbiriyle ne kadar alakalı… Hangi konuda çalışacaksınız, hangisine yetişeceksiniz…
*
Müderrisliğinden bir “müderrislik numunesi” çıkarabilmek için, Risalet vasfını zedeleyecek bir noktaya varmamalıyız. Müderrislik bahsini, kendimiz için Risaletsiz müderris, O’nun içinse Risalet muhtevalı müderris olarak anlamalıyız. Bu iki ölçüyü ihlal etmediğimizde, müderrislik numunesini oluşturma çabamız müspet neticeye ulaşabilir zannındayız.
O’nun müderrisliğini Risaletsiz hale getirdiğimizde, İslam’ı anlamak imkanını kaybederiz, çünkü Risalet’i ortadan kaldırmış oluruz. Kendi müderrisliğimizi Risalet muhtevalı müderrislik şekline kavuşturduğumuzda, müderrislik değil Risalet vasfını (haşa) üstlenmiş oluruz. Burada çok ince bir ayar, çok naif bir çalışma yapmak gerekiyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir