MÜDERRİS TELAKKİSİ

MÜDERRİS TELAKKİSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 17. sayı)

Müderris mefhumunun lügat manası ders veren kişi demektir. Kelimelerin sarfını (etimolojisini) yapma alışkanlığımız yoktur bizim ama artık müderris kelimesi mefhum olmaktan çıktı ve lügat manasına sıkıştı. Ders veren… O kadar…
Ders vermenin bugünkü anlamı, bilgi ezberletmek, en fazla bilgiyi öğretmek, nihayetinde bilgiyi nakletmekten ibarettir. Bunu, azdan çoktan belli bir usul ve çerçeve içinde yapmak müderris olmak için kafi hale geldi. Bilginin zihni evrene intikal süreçlerine, batılı eğitim-öğretim metodu diyoruz, İslami tedrisat ise kalbi evrene nakletmek, ruha mal etmek ve akl-ı selimi inşa etmektir.
Bir müderris, ihtiyaç hasıl olduğunda talebeye aylarca bilgi vermeyebilir, ruhi ve nefsi süreçlerinin sıhhatli bir mecraya girmediğini görürse, o meselelere öncelik verir. Müderris olmaya bile gerek yoktur, her Müslüman bilir ki nefs her şeyle beslenir, bilgiyle de beslenir, ibadetle de beslenir. Nefsin terbiye süreci başlamamışsa, tedrisat süreci başlamamış demektir, o talebeye bilgi vermek nefsini beslemektir.
*

Tedrisat telakkisi insan anlayışı üzerine oturduğuna göre müderris, öncelikle insan mütehassısıdır. Bu husus aynı zamanda alim ile müderris arasındaki temel farklardan birisidir, müderris, hangi dersi veriyorsa, ondan daha fazla insan ilmine vakıf olmalıdır. Alim, sahibi olduğu ilim ile insanların meselelerini halleden şahsiyettir, müderris ise sahip olduğu ilmi talebenin idrak etmesini sağlayan kişidir. Bu sebeple alim, sahip olduğu içim insan ilmi değilse, mesela Tefsir ilmiyse, insan ilmine derinliğine vakıf olmak zorunda değildir, oysa müderris, hangi ilmin tedrisatını yaparsa yapsın, öncelikle insan ilmine derinliğine ve tatbikat maharetiyle malik olmak zorundadır.
Umumi manada insanı anlamamış, hususi manada talebesini keşfetmemiş birisi, büyük alimlerden olsa bile müderris olamaz, olmamalıdır. Bir talebe müderrisin ders halkasına dahil olur olmaz ders almaya başlamışsa, orada müderris yoktur. İslami tedrisatın öncelikle bir talebelik süreci vardır, her müderris, kendisine müracaat eden talebeyi bir müddet keşfeder, sonra ders halkasına alır. Keşfetmediği kişiyi talebeliğe kabul eden, doğrudan ders vermeye başlayan kişinin müderrislik iddiası, bindiği aracın uçak mı otomobil mi olduğuna bile bakmadan, uçacağı vehmiyle uçuruma sürmesi gibidir. Hasbelkader uçak ise uçar, uçak değilse yere çalışılır ve heba olur.
*
Müderris, kendine müracaat eden talebe üzerinde yapacağı keşif çalışmalarıyla önce istidatlarını tespit eder. İstidatlarını keşfetmediği bir talebeye hangi müfredatı vereceğini, hangi talim ve terbiye usulünü tatbik edeceğini nereden bilebilir ki? Mesela bir insanın alim olması için gereken istidatların neler olduğunu bile bilmeyen müderrislik iddiasındaki insanlar, dümdüz ders veriyorlar. Alim olmak için gereken zeka seviyesi, idrak istidatları ila ahir tespit edilemezse, yani yoksa o kişiye verilecek tedrisat, ilm-i hal seviyesinde olmalıdır. Aksi ihtimalde verilen dersleri zaten anlamayacak ve hazmedemeyecektir, bu durumda alim olmadığı, olamayacağı halde alimlik taslamaya başlayan istismarcılar zuhur eder. Nitekim ülkenin durumu da aynen böyle değil midir? Sadece bilgi sahibi olmasına rağmen “alim” olduğu vehmiyle hem ilmin hem de umumi manada İslam’ın her tarafını kırıp dökmüyorlar mı?
Alim olmak için gereken istidatların neler olduğunu bile bilmeyen kişilerin müderrislik yaptığı bir ülkede yaşıyoruz ama bunlar zaten mevzumuz değil. Mevzumuz, müderrislik meselesinin ne olduğu ile ilgili… Kılıcı hangi madenle yapacağını bilmeyen insandan müderris olur mu? Yani talebedeki istidatları keşfetmeyen, hatta keşfetmeyi dert etmeyen, hatta hatta keşfetmesi gerektiğini bile bilmeyen adamdan müderris olur mu?
*
Ezberleme, öğrenme, idrak etme nedir ve bunların süreçleri nelerdir sorularını hayatında hiç duymamış, üzerinde tek cümle keşif ve telif çalışması olmamış insanlar, medreselerde müderrislik, ilahiyat fakültelerinde profesörlük yapıyor. Ezberleme ile öğrenmenin, öğrenme ile idrak etmenin farkını bile bilmeyen bir insanın gerçekleştirdiği tedrisatta, talebelerin bilgileri ezberlemekten ibaret bir faaliyet göstermiş olmaktan başka bir netice çıkar mı? Talebenin bir bilgi vahidini ezberlemiş olmasıyla iktifa etmemek; ezber, öğrenme, idrak etme süreçlerini anlamış olmayı gerektirmez mi? Bir müderrisin, bu meseleleri ihtiva eden bir tedrisat telakkisi yoksa, bu meselelerle ilgili bir eser vermemişse müderrislik yapma salahiyeti olmalı mı? Nasıl bir zamana doğduk?
Medreselerin resmi hüviyet taşımadığı ülkemizde, müderris olmanın usul ve süreçleri de yoktur. Gerçi resmi hüviyet taşıyan ilahiyat fakültelerindeki durum daha kötüdür. Batının bilim telakkisine teslim olmuş oryantalistlerin akademik süreçleri, sokak medresesinden daha kötüdür. Resmi durum bu olunca, kaçınılmaz olarak tekrar sivil sahaya dönme ihtiyacı hasıl oluyor. Sivil saha da ise hiçbir ölçü ve usul olmaması, müderris yetiştirmeyi imkansızlaştırıyor. İçinde bulunduğumuz durum tam bir felaket…
*
Müderris, talebeye, kan nakli gibi bilgi nakli yapan adam değildir. Müderris, talebenin ruh dünyasına nüfuz eden, mizaç haritasını çıkaran, ona uygun ahlak haritası oluşturan, mizaç ile ahlakı cem ve terkip etmesinin mimarıdır. Şahsiyet inşasının tedrisatın temel maksatlarından birisi olduğunu bile bilmeyen, ezberlediği bilgileri talebelere ezberletmeye çalışan kişiye müderris muamelesi yapmaya başladığımız tarihten beri çöküyoruz, bu seviyesizliğimizi devam ettirdiğimiz için de bir türlü yeniçağı başlatamıyoruz.
Müderris yetiştiremediğimizde medrese kuramayacağımız unutuldu. Fasit daireye bakın ki, müderrisi de medrese yetiştirir. Müderris yoksa medrese yok, medrese yoksa müderris yok… Bu fasit daireyi kıracak olan hamle, başa dönmek, oradan bir tefekkür hamlesi mayalamaktır. Tefekkür hamlesi müderrisi yetiştirecek, onlar medreseyi kuracaktır.
İslam tedrisat telakkimizi Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’dan başlatmamızın, yani meseleyi oradan ele almamızın temel sebebi, son birkaç asırdır çökmüş olan medresemizin önce tedrisat telakkisini inşa etmektir. Tedrisat telakkisi, kadim müktesebat uygun olarak ihya ve ihtiyaç nispetinde yeniden inşa edilmeden, ne müderris yetişir, ne medrese kurulur. Meseleyi Asr-ı Saadetten başlatmak, muhakkak ki kadim müktesebatı atlamak veya umursamamak değildir. Meseleyle ilgili ciddi bir tefekkür hamlesinin başlatılamaması halinde teşebbüslerin akim kaldığını görmekten dolayı başa dönüp bakma ihtiyacı hissediyoruz.
FARUK ADİL farukomaradil@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir