MURAT KAPKINER DE “TARAFLAŞMIŞ”

MURAT KAPKINER DE “TARAFLAŞMIŞ”
Murat Kapkıner bir müddettir Taraf gazetesinde yazıyor. Ne vesileyle yazıyor bilmem ama yazılarını takip etmeye çalışıyoruz.
Taraf gazetesinde yazanlarda her nedense eksen kayması mukadder gibi görünüyor. Sadece Taraf gazetesinde yazmış olmayı dert etmeyiz hatta Cumhuriyet gazetesinde bile yazmayı (tüm komikliğine rağmen) dert etmeyiz. Mesele fikirdir, yani doğru düşüncedir. Fakat Taraf gazetesinin yazarları üzerinde enteresan bir tesiri var. Tarafta yazanlar bir şekilde (az da olsa) “taraflaşıyorlar”. Yoksa aksi durum sözkonusu da biz mi böyle görüyoruz? Yani önceden taraflaşmış olanlar Taraf gazetesinde yazmaya mı başlıyorlar? Kamuoyundan takip etmeye çalıştığımız için, gazetede yazmaya başlamadan önceki hallerini bilmiyoruz, bilmediğimiz için de nasıl bir ruhi ve zihni süreçten geçerek Taraf gazetesine geldiklerinden haberimiz yok. Dolayısıyla hangisinin önce olduğunu tespit imkanına sahip değiliz, biz gazetede yazmaya başladıktan sonra takip edebildiğimiz için, bu safhadan sonrasını tetkik ediyoruz.
Murat Kapkıner, kalemi hafif birisi değil. Kendisi tefekkür ile meşgul birisi. Konuya bu şekilde bakınca, mesele ciddiyet arzediyor.
Murat Kapkıner, bizim takip edebildiğimiz kadarıyla uzun müddettir kamuoyunun önünde değildi. Kamuoyunun önüne çıkmadan, görünür olmadan yaşamak, tefekkür meşguliyetini fikir piyasasına sunmadan yapmak, bazı imkanlarla beraber bazı problemleri de davet ediyor. Yalnız yaşamak veya dar bir çevreyle yaşamak, bir taraftan yoğun bir tefekkür faaliyetine girme imkanı oluşturuyor, diğer yandan insanı, sahip olduğu veya ürettiği fikirlerin sağlamasını yapma imkanından mahrum ediyor. İnsan öyle ya da böyle bir dış murakabeye ihtiyaç duyuyor. Enfüsi dünyasına dalıp giden insan, ruhi labirentlerinde ve nefsin koridorlarında tükenebiliyor. Yalnızlık, kendi düşüncelerine itiraz eden birilerinin olmamasıdır. İtiraz edilmeyen düşünceler bir müddet sonra katılaşıyor, çelikleşiyor ve insanın enfüsi dünyasında tortulaşıyor. Bu girdaba yakalananların hali fena olmuştur.
Murat Kapkıner bu durumda mıdır bilmiyoruz. Kamuoyundan uzak kalmış olması illa böyle bir akıbete duçar olduğu anlamına gelmez. Fakat 26.10.2012 tarihli “Kumarcının kumarcıya borcu olmazmış” başlıklı yazısındaki üslubu ve bazı “fikirleri” bize bu tür bir ihtimali çağrıştırdı. Tabii ki yanlış düşünmenin kırk tane (yani sayısız) yolu var. Hangi silsile ile öyle düşünmeye başladığını ve hangi saiklerle o üslubu kullanmaya alıştığını bilmiyoruz. Biz en iyisi fikirlerini ve üslubunu takip ve tetkik edelim.
Yazısına çok iddialı bir giriş yapıyor Kapkıner; “Ben size hep, “Ülkemizde (gerçek müminin çıkmasının zor olması gibi) gerçek ate de çıkmaz; çıksa çıksa Allah düşmanı çıkar” diyordum inanmıyordunuz”. Kapkıner’in iddialı beyanı burası değil, bu dibace üzerine inşa ettiği şu tespitler; “Bertrant Russel’in 1948’de rahip F.C. Copleston’la Radyo BBC’de Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu üzerine yaptıkları tartışma… Tartışmada Russel, rakibinin sorusu üzerine kendisinin ateist değil agnostik olduğunu söylüyor ve evet her bağlamda olduğu gibi bu düzlemde de bilimsel tutum budur: “bilmiyorum””.
Kapkıner’in iddialı beyanı, Agnostiklerin, kainatın bir “Yaratıcısı” olup olmadığı hususundaki “bilinemezlik” tezini “bilimsel” görmesidir. Bir konuda “bilmiyorum” demek, kendi haddini bilmek bakımından ahlaklı bir tavırdır ama bu tavrın muhtevası da “cehaletin beyanıdır”. Kişinin cahilliğini bilmesi, o kişinin ahlakına işarettir, ilmine değil. Agnostiklerin, “bilmiyorum” demesi, kendi cahilliklerini bilmek bakımından, yani “bilmediklerini bilmek bakımından” ahlakidir. Fakat bilmiyor olmalarından “bilinemezlik” tezi inşa etmeleri, her birinin kendi cehaletini, ufkunu, idrak seviyesini, “insanlık ufku” olarak ileri sürmek gibi bir “ağır cehalet” haline işaret eder. İlim, bir kişinin, bir gurubun, bir cemiyetin, bir medeniyetin ufkuna hapsedilemez. Bir kişi, bir cemiyet, bir medeniyet bilmiyor olabilir, onların “ilim mecrası” ilgili konuyu bilme ve anlama imkanını üretemiyor olabilir. Tüm bunlar, o mevzuun bilinemeyeceğini, anlaşılamayacağını göstermez. Kapkıner, “Zira ateizm de “imaniye” de, davalarını ispattan yoksun oldukları için, bilimsel değildir ama “bilmiyorum” diyen agnostikin tutumu bilimseldir” derken, batının cehalet üzerine iddialı tezler ürettiğini farketmiyor. Batının asırlardan beri yapageldiği propagandayı hatırlayalım; “Her şey bende, ilim bende, insanlık bende, medeniyet bende, tarih bende ila ahir, bende olmayan kimse de yoktur”. Müslüman fikir ve ilim adamları bu manevraya gelmemelidir, hele de bu gün itibariyle alsa bu çelmeye takılmamalıdır.
Kapkıner’in Russel’e övgüler dizmesi ise ilginç. Russel, bilim adamı olmaktan daha çok filozoftur, bir filozof, kainatın yaratıcısının olup olmadığını “bilmiyor” fakat bunu umursamıyor. Yaratının olmadığına inananın, yaratıcı bahsini geçip başka konularla ilgilenmesi mantıklıdır ama bir filozofun, yaratıcı bahsini atlaması imkansız.
Russel ile birlikte Kapkıner’in anlamadığı konu şu; Bir yaratıcının olmasıyla olmaması arasındaki fark, kainattaki her şeyi değiştirir. Ontoloji değişir, epistemoloji değişir, insan telakkisi değişir, ahlak değişir, hayat telakkisi değişir. Bu kadar büyük bir fark varsa, bir filozof nasıl olur da, bu farkın peşine düşmez ve “bilmiyorum” diyerek işine bakar. Bu konu vuzuha kavuşmadan hangi konu vuzuha kavuşturulabilir ki? Bu meseleyi zihni gündeminden çıkarıp hayatını yaşamaya bakan birisi için hangi seviyeden bahsedilebilir? İnkarcının hayatı daha tutarlıdır, o yaratıcının olmadığına inandığı için, varlığı, insanı ve hayatı o çerçevede izah etmeye ve yaşamaya çalışıyor. Agnostik ise yarı yolda duruyor, “hala bilmiyor” ama yokmuş gibi davranıyor. Anlamak bu kadar mı zor, agnostikin tavrı, inkarcının tavrına göre çok hafifmeşreptir ve fikirle, fikir adamı (filozof) olmakla ilgisi yoktur. Buna rağmen Kapkıner, agnostiklere methiyeler diziyor, onlara “bilimsel” tutum içinde olmak gibi bir imtiyaz (seviye) tanıyor, çok ilginç değil mi?
*
İlim batıda, “pozitif bilim mecrasına” hapsedilmiştir. Pozitif bilim mecrası kadimden beri vardır, son birkaç asırdır batının elinde ilerleme kaydettiği de doğrudur. Fakat batı kendini bu mecraya hapsetmiş, diğer ilim mecralarını imha etmek için uğraşmıştır. Pozitif bilim mecrası, yirminci asra kadar batıda her derde deva zannedilmişti, yirminci yüzyılın başlarında geldiği nokta (aşama) itibariyle anlaşıldı ki, öyle değil.
Pozitivist aklın insanda geldiği nokta neresi? İnsanın merkezini “beyin” olarak kabul etmek ve insana dair ne varsa, ne oluyorsa hepsini beyin merkezinde izah etmeye çalışmak… Ruhu inkar etmek ve insan bütünlüğünü beyin merkezinde izah etmeye çalışmak… Tamam da ruh bedeni terkettiğinde geriye kalan kadavra. Bu kadar net bir durum ile karşı karşıyalar, elde kalan kadavra. Onu da götürüp gömüyorlar, hani insan biyolojik bütünlükten ibaretti, niye gömüyorsunuz? Kalp durunca niye çalışmıyor, çalıştırsanıza, bir iki elektro şok veriyorlar, çalışmazsa teşhisi basıyorlar, “öldü”. Niye öldü ki, ihtiyarlığı anladık, bombayla parçalanmış cesedi bir araya getiremiyorsunuz anladık, peki kardeşim yirmi yaşında zımba gibi delikanlı kalp krizinden ölüyor, tüm biyolojik aksamı yerinde ve sağlıklı, neden çalıştıramıyorsunuz kalbi? Kalbi neden çalıştıramadığını bilmiyor çünkü kalbin yaşarken neden çalıştığını bilmiyor. Neden çalıştığını bilmeyince, neden çalıştıramadığını da bilmiyor. İnsanda ruh yoksa, insan biyolojik sistemden ibaretse, beyin merkezi tarafından yönetiliyorsa, ölüm diye bir şey nedir, nasıl ölebilir insan? Tüm biyolojik sistem yerindeyken nasıl ölebilir? Ama ölüyor… Ve bu pozitivistler, sapasağlam biyolojik sistemi götürüp gömüyor.
Yaratıcıya ve ruha inanmıyorsunuz, anladık. Fakat be adam, sağlıklı ve eksiksiz biyolojik sistemi çalıştıramıyorsanız, belli ki insanda “bir şey” var. Var işte bir şey… Bunun neresini anlamıyorsunuz? Ama pozitivizm konuyu burada bırakıyor. Burada bırakıyor ve işine bakıyor. Enteresan değil mi? Konuyu bıraktığı yer, ölüm-hayat eşiği… Burada bırakılır mı konu? Bırakıyor çünkü pozitif bilim mecrasının ufku (sınırı) orası. Dikkat edin… Batı, kendi bilim mecrasının ufkuna geliyor ve konuyu bırakıyor. Oradan ileriye pozitif bilim mecrası ile gidemiyor, gidemeyeceğini biliyor. Fakat ölüm-hayat meselesi gibi en önemli konuda, o noktadan ileriye gidecek başka bir “ilim mecrası” arayışına girmiyor. Yani derdi ilim filan değil, kendi anlayış ve kültür havzasında inat ediyor, hem de ölüm-hayat eşiğinde… Hani hatırlıyor musunuz, bir zamanlar “başörtülü hastaya bakmam” diyerek hastaneye almayan pozitivist doktoru?
Batı, kendini pozitif bilim mecrasına hapsetti. O mecranın ufkuna vardığında duruyor ve “gerçeğin” (hakikat derdi zaten yok) ondan ibaret zannediyor. Felsefe de zaten krize gireli çok oldu, meseleler felsefi alanda tetkik edilmiyor. Bir asırdan beri bu kısır döngü devam ediyor. Fakat o kadar çok bilgi ve teori üretti ki, bu bilgi ve teori zenginliği karşısında idrak derinliği olmayanların aklı kamaşıyor. Kamaşan akıl bir şekilde batıya teslim oluyor. Batı, bir müddettir ilimle değil, kaotik bilgi ve teori zenginliği ile insanları avlıyor. Çok tuhaf bir durum… Müslüman fikir adamlarının dikkatli olması lazım, kendi irfan havzasına yabancılaşmak, otomatik olarak batının etkisine sokuyor.
*
Murat Kapkıner, batının pozitif bilim havzasına yaslanarak, “Tanrı’yı ispat etmek olanaksız; yadsımak hafifliktir” diyor. Pozitif bilim anlayışının Hıristiyanlık gibi “saçmalıklar manzumesi” karşısında varoluşunu gerçekleştirebilmiş olması, onun tek ilim mecrası olduğunu göstermez. Batı bilim ve kültür havzasında üretilen agnostisizmi ve ona dayalı olarak “Tanrı’nın bilinemezliği ve ispat edilemezliği” tezini, İslam irfan havzasına taşıması ve “hakikat” muamelesi yapması ne kadar enteresan. Yaratıcının varlığının ispatı meselesini, bidayeti ve temel kabulü yaratıcının yokluğu üzerine kurulu pozitif bilim havzasındaki kriterlere göre değerlendirmek, sokaktaki insanın bile takılmayabileceği bir zihni çelmedir.
Kapkıner, şunu kastetmiş olabilir mi; Agnostisizmi ve agnostik tavrı, pozitif bilim havzasında “bilimsel” buluyor. Pozitif bilim havzasında yetişen felsefe ve bilim adamlarının, o havzanın sınırları ile mahdut olduklarını, o havzada düşündükleri müddetçe de agnostik olmalarının makul olduğunu… Bir felsefi görüş, ancak kendi felsefi ikliminde varoluşunu gerçekleştirebilir ve “makul” görülebilir. Konuya böyle yaklaşmış olsa sıhhatli bir tefekkür faaliyeti içinde olduğunu söylemek gerekir. Durum böyle mi? Kanaat ve kararı okuyucuya bırakıyoruz. Ne var ki Kapkıner’in meseleye böyle yaklaşmış olmasını arzu ederiz. Her ne kadar yazısında bunun işaretleri olmasa da…

MURAT KAPKINER DE “TARAFLAŞMIŞ”” hakkında 1 yorum

  1. Değerli Yazar’ımıza kısaca iki şey söyleyeceğim. Esasen alıntıladığım bir aforizma ile Russel’ın Agnostliğinin bilimsel olup olmaması. Ben bunları İslami bulduğum için söz konusu ettim. Bizim Ümmetin büyüklerinden öğrendiğimiz ”bilmiyorum demek ilimdendir”(İ.Ebu Hanife) ile ”İdrak idrakin aczini idraktir” (Hz. Ebu Bekr) Bir de Yazar Russel’ın Tartıştığı konunun Tanrı’nın varlığı yokluğu olduğunu unutuyor. Yani ispat edrsek bilecek. Selam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir