MÜSLÜMANLARIN DANS ETMESİ…

Böyle bir cümle bizim zihni evrenimizde terkip olunamaz. Böyle bir cümle hayallerimizde bile kendine yer açamaz. Bu cümlenin ifade ettiği anlam, ufuk alanımıza giremez. İçinde yaşadığımız dönem, cemiyet ve hayat bu tavrımızı nasıl isimlendirirse isimlendirsin, umurumuzda bile değil. İster yobazlık denilsin, ister geri kafalılık, isterse daha ağır isimlendirmeler yapılsın… Bu tür isimlendirmelerin tamamı, kulağımızın duyacağı ses aralığının dışında kalmaya mahkumdur.
Bir Müslüman ailenin düğününde, gelinle damadın dans etmesi, akabinde gelinle başka erkeklerin dans etmesi (velev ki aile efradından olsun) halinde ortaya çıkan manzaraya bakan iman ehlinin midesi ne hale gelir? Nasıl bir psikolojik organizasyon, bu manzara karşısında iğrenmez?
“Hayatta bir defa yapıyorum, bırak da istediğim gibi yapayım” türünden mazeretleri, insanlar çok sık ve yaygın şekilde kullanıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki, hayatta bir defa yapmayı istedikleri işi, usulüne uygun yapmadıkları takdirde yani yanlış şekilde yaptıkları takdirde, o işi hayatlarında çok defa yapmak zorunda kalıyorlar. İnsanların hayatta bir defa yapmak istedikleri işlerden birisi de “evlilik”… İnsan hayatta bir defa yapmak istediği işi, en doğru, en güzel, en iyi şekilde yapmalı değil mi? Hayatta bir defa yapılacak iş, en sağlam şekilde yapılacak iş değil midir? Hayatta bir defa evlenmeyi düşünen Müslüman şahsiyet, en temiz, en pak kısaca sünnete en fazla riayet ederek yapmaz mı? Yapmazsa hayatında çok sayıda evlilik yapmak zorunda kalacağını bilmez mi? Sünnete uygun şekilde yapılan evliliğin muhafızının Allah olduğunu anlamaz mı? Müslüman insan nasıl olur da böyle bir muhafızdan vazgeçer? Müslümanlara neler oluyor?
Ben neden anlamakta zorluk çekiyorum? Ya da neyi anlamıyorum? Allah ve Resulünün “güzel” gördüğü bir usulden daha güzel olan nedir? Bir Müslüman, evlilik gibi bir müesseseyi, Allah ve Resulünün tayin ettiği usule aykırı olarak yapabilmek için neyini kaybetmiş olmalıdır? Hayattaki en önemli hadiseyi İslam’a uygun şekilde yapmamaya nasıl cesaret eder? Bu nasıl bir cürettir? Müslümanlar bu kadar cüretkar oldular da, ülkede Kemalizm hala nasıl hakimiyetini devam ettiriyor? Allah ve Resulüne karşı bile bu kadar cüretkar olabilen Müslümanların karşısında dayanabilecek bir güç var mı dünyada? Yoksa durum böyle değil de şöyle midir? Allah ve Resulüne karşı bu kadar cüretkar olan Müslümanlar, zalimlere karşı “korkakların” ta kendisi midir? Allah ve Resulünden daha fazla bir zalimden korkanlara hangi tarihten beri Müslüman denmeye başlandı?
Aslında konu daha basittir de ben hakikaten anlamıyor muyum? Bir Müslüman erkek, evleneceği bir kızın taleplerine karşı direnemediği için mi bu hadiseler yaşanıyor? Veya kayınpederine veya kayınvalidesine direnemediği için mi, dans pistine çıkıyor? Veya babasına veya annesine veya arkadaşlarına direnemediği için mi? Veya daha basit, daha hafif baskılara direnemediği için mi yaşanıyor bu tür kepazelikler? Sebepleri bu kadar basit olabilir mi? Hayır… Bin kere hayır… Bu kadar mühim bir müessesenin (evliliğin) temellerinin bu kadar çürük, umarsız, hassasiyetsiz ve serserice atılmasının sebepleri bu kadar basit olamaz. Bu kadar basit olmasını asla kabul edemem. Değil Müslüman’ın herhangi bir dine mensup insanın ve hatta bir ateistin, bu kadar mühim bir müesseseyi kendi dünya görüşünün usulüne aykırı şekilde gerçekleştirmesinin sebebinin bu kadar basit olmasını şiddetle reddediyorum. “İnsan” olmakla böyle bir savrukluğu telif etmek benim kalemimden sadır olmaz.
Öyleyse ne? Neresini anlamıyorum ben? Sayısız konuyu derinliğine anladığı zannı içinde olan ben, nasıl oluyor da uçsuz bucaksız bir idrak zafiyeti içinde çırpınıyorum? Hayatta en zor olan iş, iki insanın, aralarındaki tüm perdeler kalmış halde bir ömür boyu beraber yaşamasıdır. Evliliği devam ettirmek bu kadar zor bir iştir. Müslümanların bu zor işi gerçekleştirmek için Allah ve Resulüne iltica etmediklerini görünce, ahmaklığın zirvesi neymiş anlıyorum. Ha… Bakın bunu anladım. Konuyu anlamaya mı başladım ne? Bu tam bir ahmaklık olmalı… Bu arada, ahmaklığın tarifi yoktur. Ahmaklığın ancak misalleri olabilir. Hiçbir deha, hiçbir alim, hiçbir filozof ahmaklığı tarif edemez. Fakat hayatın içinde bir anda karşımıza çıkıverir misalleri… Ama illa ahmaklığın tarifi lazımdır denirse eğer, “hayattaki en mühim işi, en lakayt şekilde yapmaktır”, derim. “Lakayt yapmak” diyorum ya, buna itiraz edecek insan çıkabilir. Mesela gelinliğin bir kıvrımı için birkaç saat uğraşılan düğünün “lakayt” olduğunu nereden çıkarıyorsun diye… Benim söylediğim de zaten tam olarak bu… Küçücük teferruatları için saatler ve hatta günler harcanan bu mühim işin, sünnete aykırı yapılması, Müslümanlar için tam bir “lakaytlık” misalidir.
Ahmaklık çok tehlikelidir. Tehlikesi, tarifinin yapılamamasındandır. Tarifi yapılamadığı için ona karşı tavır geliştirmek imkansızdır. Tarifsiz olanın, ne zaman hangi hal üzere bulunacağını tahmin kabil değildir. Dolayısıyla ahmaklığın tedbiri de yoktur. Bir şeyin tedbirinin olmamasını düşünebiliyor musunuz? Ne yaparsınız, ne yapabilirsiniz? Ha… Tehlikesi bundan ibaret değil. Bir de bulaşıcıdır. Bir alimi veya bir fikir adamını bir ahmakla muhatap edin, aradaki farkı anlayamazsınız. Çünkü ahmaklık kara delik gibidir ve her şeyi yutar. Bu sebeple ahmaklığa karşı bir tedbir geliştirmek mümkünse eğer, ahmağı gördüğünüz an ondan ve oradan uzaklaşın. Sakın ha muhatap olmayın. Çünkü ahmak, bulunduğu meclisin seviyesini tayin etme negatif gücüne sahiptir ve o meclisin tamamı alimlerden teşekkül etse bile tek bir ahmak meclisin seviyesini kendi seviyesizliğine indirir ve o seviyeye kilitler.
Anlar gibi olduğum tam bu noktada yine anlamsızlık çukuruna düştüm. Ahmaklık, bu halin izahı ve ifadesi için uygun görünüyor ama denklemde bir eksiklik var. Müslüman ahmak olmaz ki. Bu unsuru da koyup yeniden denklem yazmak gerek… Nasıl olacak bu iş? En iyi matematikçiler, en iyi bilgisayar mühendisleri beri gelsin.
Hepsi bir tarafa da hadise şu galiba… Müslümanlar direnmeyi bıraktı. Muhtevası İslam olmayan zamana direnmeyi bıraktı. Mayasını İslam’ın oluşturmadığı cemiyete direnmeyi bıraktı. Şahsiyetini İslam’ın şekillendirmediği insana direnmeyi bıraktı. Kaynağı İslam olmayan “gerçekliğe” direnmeyi bıraktı. Talebi İslam olmayan kadına direnmeyi bıraktı. Tatbikatı İslam olmayan rejime direnmeyi bıraktı. İslam’ın dışına çağıran hayata direnmeyi bıraktı. Direnmeyi bıraktı, haysiyetini kaybetti. Direnmeyi bıraktı, şahsiyetini kaybetti. Direnmeyi bıraktı, asaletini kaybetti. Direnmeyi bıraktı… İnşallah imanını kaybetmedi.
Muhtevasında İslam olmayan zamana, mayasında İslam olmayan cemiyete, Şahsiyetinden İslam tütmeyen insana, talebi İslam olmayan kadına, kaynağını İslam’ın oluşturmadığı “gerçekliğe”, tatbikatı İslam olmayan rejime, İslam’ın dışına çağıran hayata isyan etmek, bu günün dünyasında Müslüman olmanın ve Müslüman kalmanın “kelime-i şehadetten” sonraki ikinci şartıdır. Çünkü İslam’ın şehadet kelimesinden sonraki tüm şartlarını yerine getirmenin çerçevesi ve zemini ancak bu şekilde meydana gelir.
Sakın unutmayın, kadının namusu, tecavüzle kirlenmez, ta ki kadın direnmekten vazgeçene kadar. Kadın direnmekten vazgeçtiği anda namusu kirlenir. Bedeni ile direnemeyecek durumda ise zihnen, aklen ve kalben direnmelidir, yani ikrah edebilmelidir. Zevk almaya başladığı andan itibaren, bırakın namusun kirlenmesini, fahişe olmuş demektir. Zamanın, cemiyetin, gerçekliğin, rejimin mütemadi tecavüzüne maruz kalan Müslümanlar, fiilen direnmeliler, bu mümkün değilse, fikren direnmeliler, bu mümkün değilse, kalben direnmeliler. Ancak bu şekilde Müslüman kalabilirler. Allah muhafaza, bütün bu tecavüzlerden zevk almaya başladıklarında, “yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar”.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir