MUSTAFA İSLAMOĞLU VİCDAN İLE PEYGAMBERİ KARIŞTIRIYOR

MUSTAFA İSLAMOĞLU, VİCDAN İLE PEYGAMBERİ KARIŞTIRIYOR
Mustafa İslamoğlu, özgünduruş gazetesinin 67. Sayısındaki “Vicdan ve İman” başlıklı makalesinde, “Onun için vicdan, insanın içine Allah’ın yerleştirdiği peygamberdir. Vicdanın üstünü örten kişi, içindeki peygamberi susturmuş olur.”, diyor.
Mustafa İslamoğlu, bunları nasıl yapıyor? İnsan, hata yapmak için uğraşsa, böyle vahim hatalar yapamaz. İslamoğlu’nun idrakinin sığ, aklının çapsız olduğunu biliyoruz ama hassasiyetinin bu kadar zayıf olduğunu düşünmek istemezdik. Çapsız akıl ve sığ idrak, az anlar, yanlış anlar ama hassasiyet belli sınırları aşan hatalar yapmaya mani olur. Kendinin peygamberlik derecesinde kıymet verdiği vicdan, büyük hataları yapmaya mani olmalıdır.
İslamoğlu, ıstılahın ne olduğunu bilmeyecek kadar “dil bilim” cahili olmalı. Peygamber mefhumu, Allah’ın nebi ve resullerinin dışında hiçbir insan için kullanılamaz. Her kelime ve mefhumu istediğiniz gibi kullanamazsınız, kullanmaya kalkarsanız, “mana havzası” olan dili imha edersiniz. O durumda kim ne söylüyor, kim neyi kastediyor karışır. Geriye kalan kelam değil, böğürtü olur. Oysa İslam, hayvanlara değil insanlara geldi.
Fakat İslamoğlu vicdana “peygamber” ismini (veya sıfatını) verirken, sürçü lisan etmiş değil. Cahilliği ve idraksizliği sadece dil ile sınırlanmamış. Vicdana “peygamber” derken, peygamberliğin “mutlak doğru söyleme” hususiyetini, vicdana yüklüyor. Yani teşbih de değil yaptığı. “Vicdan mutlaka doğru söyler” diyor. Bu noktadaki idraksizlik ve ortaya çıkan yanlış, dehşetengiz… Her insanda bulunduğunu söylediği (ki doğru, her insanda var) vicdanın mutlaka doğru söylediğini kabul edersek, vahye neden ihtiyacımız olduğunu nasıl açıklayacağız? Birini İslam’a davet ettiğimizde, “ben vicdansız mıyım ki beni İslam’a davet ediyorsun, vicdanım bana doğruyu söyler ve gösterir” diye cevap verdiğinde ne yapacağız? İslam tarihinde bu çapta zırvalayan olmamıştır. “Akıl Allah’ı bulabilir mi bulamaz mı?” tartışmasında, “bulabilir” diyenler, “Allah’ın varlığı vaciptir, akıl bu “vücubu” bulabilir” görüşünden hareket ediyorlar fakat “doğruyu” bulabilirler demiyorlar. Allah’ın varlığını vacip olması, apaçık hakikat olduğu için bulması mümkündür fakat doğruyu bilmek için vahiy gerekir görüşündeler. İslamoğlu ise vicdanın doğruyu mutlaka söyleyeceğini çünkü bildiğini iddia ediyor.
İnsanın zihni dünyasında hakikati tüm teferruatıyla bilen ve söyleyen bir merkez varsa, imtihan ne kadar kolaydır. Oysa anlamak imtihanın başıdır. Doğru ve derinden anlamak… Tahkiki imanın manası nedir ki, doğru ve derinden anlamaktan başka. Fakat adamımızın içinde (haşa) peygamber olduğu ve o mutlaka doğruyu söylediği için anlamak çabasına girmiyor ki. Sahiden içinde (haşa) peygamber olan birinin anlama ihtiyacı neden olsun? İçinde peygamber bulunduğu vehmine (hezeyanına) kapıldığından anlama çabasına girmiyor olmalı ki, idraki sığ, aklı çapsız, hassasiyeti ise dağılmış durumda.
Yanlış yapar ademoğlu. Fakat yanlışın da bir haysiyeti olmalı. Yanlışın haysiyeti, “yapılabilir yanlış” olmasıdır. Yani bir insanın seviyesiyle mütenasip olmalı yanlış. Bir profesör, ilköğretim öğrencisinin yaptığı yanlışı yapamaz, yapıyorsa eğer sahip olduğu aklın bünyesinde bir problem vardır. “Mustafa İslamoğlu, yaptığı çalışmalara bakınca böyle bir hata yapamaz, yapmamalı” dedim, bir sohbette, dostun biri, “çapı o işte, niye öfkeleniyorsun” deyip çıktı işin içinden. Galiba haklıydı.
Şu hadiseye bakın. Herhangi bir insana peygamber demiyor. Herkeste peygamberlik var diyor adam. Nasıl bir vicdan bu ki, İslam’ın dilini, ıstılahını, sistematiğini yerle bir ediyor. Yahu senin vicdanın bunu söylüyorsa, sende vicdan yok. Öyleyse vicdanı olmayan insanlar da var demektir. Paradoksa bakın…
İşin özü şu; İslamoğlu, vicdanı izah etmek istiyor fakat aklının derinliği oralara kadar inemiyor. İdrak ve izah edemeyince, “büyük insan” pozlarında “büyük laf” ediyor. Doğrusu “büyük laf” ediyor da… Fakat bu “büyük laf”, “büyük hezeyan” türünden… Anlamanın ne olduğunu anlamayan insanların iman ve akıl sıhhatini muhafaza etmesinin şartı, derin konulara girmemektir. Ne var ki derin konulara girmemek gerektiğini anlaması için de anlamayı anlamak lazım. Adamımızın idrak seviyesi çok sığı olduğu için, derinlik ölçü birimi de yok. Suyun yüzünden bakıyor ve suyun altında gördüğünü anlatıyor, suyun yüzünden derinlik anlaşılmaz ki. Ne kadar derinde olduğunu anlamayınca, eşyanın uzaklaştıkça küçülmesi prensibi gereği, ne kadar küçüldüğünü fark edemezsin ki, asıl boyutunun ne kadar olacağını anlayasın.
Fikir ve ilim adamları zaman zaman “tesirli söz söylemenin” şehvetine kapılıyorlar ve dehşetengiz bir girdabın içine düşüyorlar. Tesirli söz söyleyecek derinliğe sahip olmayanlar, tesirli söz söylemek için, mübalağa sanatına fazlaca müracaat ediyor. Mübalağa sanatı… Evet böyle bir edebi sanat var ama bu sanat, ıstılaha tecavüz edecek noktaya kadar varmamalı.
Tesirli söz söylemenin şehvetine kapılanların çoğunluğu, sığ idrakliler. Derinleşemedikleri için tesirli söz üretemiyorlar, üretemeyince saçmalamaya başlıyorlar. Derinleşen insanlar zaten tabii halleriyle tesirli söz söyleyebildiği için, tesirli söz söyleme şehvetine daha az kapılıyorlar.
Söylenecek çok şey var ama mesele o kadar açık ki, mesaimizi başka işlere ayırmamız faydalı olur. Hatanın büyüklüğünden dolayı alakasız kalmak kabil değil fakat yanlışlığın apaçık ortada olmasından dolayı da konuyu fazla uzatmaya gerek yok. Özet olarak İslamoğlu’nun aklının çapı görüldü, herkes buna göre temkinli olsun.
NURETTİN SARAYLI

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir