Mütefekkir Haki DEMİR İLE “MATEMATİK VE VARLIK” ÜZERİNE MÜLAKAT

Haki Demir ile “Matematik ve Varlık” Üzerine Mülakat

Metin Acıpayam: Mütefekkir insanın matematik ile münasebeti ne ölçüde olmalıdır?

Haki Demir: Her mütefekkir aynı zamanda matematikçi olmak zorundadır. Farkında olsun veya olmasın, matematikle ilgilensin veya ilgilenmesin böyledir. Bu sebepledir ki bir mütefekkirin matematik ile ilgilenmemesi anlaşılır gibi değil. Matematik, matematikçilerin bile ancak şekli (formel) çerçevede ilgilendiği bir bilgi sahası haline gelmişse, o ülkede mütefekkir yok demektir. Matematikle ilgilenmemiş fikir adamları ya mütefekkir değildir ya da ilgilenmedikleri için neler kaybettiklerini bilmediklerinden dolayı çok bedbahttır. Matematikle ilgilendikleri takdirde ufuklarının ne kadar genişleyeceğini, idrak ve izahta zorlandıkları bazı meseleleri ne kadar kolay hallettiklerini görecekler ve çok derinden hayıflanacaklardır. Özellikle de insanların ciddi meseleleri neden ucuza getirdikleri, hafife aldıkları, umursamadıkları gibi mevzuların izahını görecekler, insan zihninin oluşturduğu mantık ve süreç sıçramalarına hayret edeceklerdir.

Metin Acıpayam: İslam bilgi telakkisine atıfla, İslam matematiği (ideal matematik) üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Hal böyle olunca hali hazırdaki matematiği “mevcut matematik” kabul ediyorsunuz. “Mevcut matematik” tabirinden ne anlamamız gerekiyor?

Haki Demir: Mevcut matematik, maalesef bahsi edilecek kadar ehemmiyete sahip değildir. Bu sebeple, riyaziye verdiğimiz ehemmiyet, mevcut matematikle alakalı değildir. Zaten matematik çalışmalarımızın özü, mevcut matematiğin tenkidi, buna mukabil bir bilgi ve tefekkür sahası olarak riyaziyenin ehemmiyetini tespit çerçevesindedir. Mevcut matematiğin eksikleri ve yanlışları gösterilmeli, buna mukabil yeni matematik telakki üzerine temrinler yapılmalıdır. Matematik mevcut haliyle muhafaza edilerek mutlak doğru muamelesi yapılırsa, çağın en büyük tuzağı olan “matematik tuzağa” düşmüş oluruz. Batı dünyası “matematik tuzağa” düştü, öyle ki bu tuzağı neredeyse hakikat vehmiyle kabul etti. Batının ve özellikle felsefenin girdiği krizin en büyük sebeplerinden birisi matematik tuzaktı ve bunu hala hiç kimse fark etmedi. Bizim kadim müktesebatımız matematik tuzağa düşmeye manidir. İslam tarihi, matematik tuzağa düşülmediğini, matematik tuzağın yıkıldığını gösteren sayısız metin ve usul ile doludur. Müktesebatımız ile münasebetimiz kesildiği ve batının bilgi telakkisinin işgaline (epistemolojik işgale) maruz kaldığımız için, batı ile birlikte bu tuzağa biz de düştük.

Metin Acıpayam: Bu tuzağı biraz açabilir miyiz?

Haki Demir: Dünyanın istikbali, birkaç tuzaktan kendini en erken kurtaran kültür havzalarında yeşerecektir. Bu tuzaklardan birisi matematik tuzaktır. Batının bu tuzaktan kurtulması mümkün değildir, zira batı, matematik tuzağı, uygarlık zannedecek kadar ağlarına yakalanan bir zihni alt yapıya sahiptir. Dikkat çekici olan nokta, batının matematik tuzağı, kendi kültür coğrafyası dışındaki dünyayı zapt altına almak için kullanmakta maharet sahibi olmasıdır. Batı, matematik tuzağı, tuzak olduğunu anlamaksızın bir maharet iştiyakıyla tatbik etmekte, o sahada ustalaştığı için de başka kültür coğrafyalarını zapt altına almak için kullanmaktadır.

Metin Acıpayam: Yani matematikle beraber “bilgi şovmenliği” yapmaktalar. Bizim bilgi karşısındaki “vakar” tavrımızın, şu âdi hal karşısında, değerini idrak etmekteyim. Bazı batılı matematikçiler, matematiği “ilimlerin kraliçesi” olarak kabul etmişlerdir. Yani matematik onların dünyasında “mutlak ilim” dir.

Haki Demir: Evet aynen öyle…

Metin Acıpayam: Matematiğin varlık münasebetinden bahsedelim. Matematik, varlığı şekil ve rakamdan ibaret görür. Buradan hareketle matematiğin varlığa bakışı nasıl ve ne şekildedir?

Haki Demir: Varlığın tabiatında şekil ve rakam mevcuttur. Belki de kâinattaki mahiyet farklılığına sahip sınırsız sayıda maddi varlık çeşitlerinin tek müşterek hususiyeti, şekil sahibi olmasıdır. Mevcut matematik, varlığın şeklini tespit etmek ve tespit edemediğini remz ile şekillendirmekten ibaret bir bilim dalı haline gelmiştir. Kısacası mevcut matematik bir şekil bilimidir. Her sahada ilim kurulabileceğine göre şekil ilminin kurulması da mümkündür. Fevkalade faydaları olduğu da sabittir. Ne var ki kendi merkezinde kalmak ve haddini aşmamak şartıyla… Mevcut matematik, tamamen şekil bilimi haline getirilmiş, şekil bilimi haline getirilmesine mukabil tüm pozitif bilimlerin müşterek dili ve altyapısı kabul edilmiş, böylece haddini aşmıştır. Sırf şekil bilimi haline getirilen ancak pozitif bilimlerin altyapısı kabul edilen matematik; “sıfır”, “nokta” ve “sonsuz” mefhumları haricinde tamamen materyalist hüviyet kazanmıştır. Şekil, varlığın arazlarından ibarettir, üstelik arazlarının da tamamı değildir. Bu manada mevcut matematik, varlığın araz bilimi değildir. Buna rağmen pozitif bilimlerin, mesela fizik biliminin mikyası olmuştur. Fizik biliminin, batı bilim mecrasında bugün ulaştığı nokta itibariyle felsefenin temel meselelerini, mesela ontoloji bahsini tetkik ve terkip etme vazifesini üstlendiği hatırlanırsa, varlığın arazlarının bir kısmını kendine mevzu edinen matematiğin fizik biliminin mikyası, test aleti, ispat vasıtası haline gelmesi çok vahimdir. Şekil bilimi olan mevcut matematiğin, varlığın özüne (tabi ki hakikatine değil, batı hakikati bilmez) doğru yapılan girift yolculukla rehber edinilmesi, matematiğin derin tuzaklarından birisidir.

Varlığın şekle kadar inmesi, şekil ve remzlere mahkum edilmesi, özü itibariyle tecrit değildir. Varlığın şekline mahkum olan matematiğin, eşitlik fikrini muvazene fikrinden daha fazla önemsemesi anlaşılabilir bir durumdur. Şekilde eşitliği sağlamak kabildir, eşitliğin gerçekleştirilmediği saha muhtevadır, manadır. Muhtevada (keyfiyette) aranacak olan nizam ise muvazene tabanlıdır ve sonu gelmez bir giriftliğe sahiptir. Şekil bilimi haline getirilen matematik, nizam arayışını kaçınılmaz olarak eşitlikte bulacaktır.

Halihazırdaki matematik, maveraya kapalı, maddeye mahkumdur. Bu tam manasıyla materyalizmdir. Batının, hayvandan geldiğine dair iğrenç iddiayı, çocukların bile ruhi bir refleksle tiksinerek reddedeceği evrimi kabulde zorlanmamasının mühim sebeplerinden birisi, matematik materyalizmdir. Çünkü batılı insanın zihni evreninin zemini matematik tarafından işgal edilmiş, matematik bir işleyiş zihni evrenine hakim olmuştur.

Metin Acıpayam: Matematiğin varlık çeşitliliğe tavrı ne olmuştur?

Haki Demir: Matematik, varlıktaki çeşitliliğe kördür, çeşitliliği sadece şekilde görür. Matematikteki varlık tasavvuru şekle kilitlendiği için, şekil farklılıklarına yönelmiştir. Hendesede (geometride) bu mesele açıkça görülür, varlık cinsleri; üçgendir, dörtgendir, dairedir ila ahir… Mahiyeti aynı ama şekli farklı olan varlıklar, matematikte farklı varlık çeşididir, mesela küp şeker ile toz şeker matematikte farklı varlık çeşidi olarak görülür. Riyaziyenin de bir tarafının şekil ve remz ilmi olduğu doğrudur, matematiğin de bir boyutuyla şekil bilimi olmasında mahsur yok, hatta fayda vardır. Fakat genişliğine doğru sahasının sınırını, derinliğine doğru kıymetinin sınırını bilmek şartıyla… Matematiğin şekil bilimi olması gereken boyutu yatay sahadır. Yatay sahada kalmak şartıyla matematik şekil bilimi olarak varlığını devam ettirmelidir. Kendi sahasında kalmak kaydıyla insanlığın birçok meselesini halletmekte, birçok problemini çözmekte, hesapsız bir fayda üretmektedir.

Yatay boyutta bile varlığın çeşitliliğine kör olmasından kaynaklanan birçok arıza olduğu doğrudur. Ne var ki bu arızaların ciddi bir kısmı matematik biliminin tabiatından kaynaklanır ve tahammül edilmesi gerekir. Bu arızaların giderilmesi için çalışmalı, yeni usul ve mevzular keşfedilmeli, ihtiyaç halinde yeni sahalar açılmalıdır.

Yatay boyuttaki matematik, dikey boyutu da işgal etmeye çalıştığında tüm sistem çökmekte, yatay sahada geçerli olan usul ve kaideler dikey boyutta geçersiz hale gelmekte, sistem yanlış neticeler vermektedir. Matematiğin dikey boyutunun kurulması acil ve mühim ihtiyaçlardandır, dikey boyutu kurulamadığı için de yatay boyut o sahayı da işgal etmekte ve ciddi marazlar doğmaktadır.

Varlıktaki çeşitlilik, ancak dikey boyutta halledilebilir. Riyaziye dikey boyut matematiğinin kurulması için altyapı ihtiyacını karşılar. Riyaziye geliştirilerek dikey boyut matematiğini kurma mesuliyeti ise, ellerindeki imkanlar (kadim müktesebat) cihetiyle Müslümanlara aittir.

Dikey boyut matematiği “terkip matematiği”dir. Terkip matematiği, varlıktaki çeşitliliği görür, onlar arasında işlem yapabilir. Farklı cinsler (klasik misal olan elma ile armutlar) arasında toplama işlemi yapabilmek, yatay hat üzerinde değil, yukarıya doğru dikey hat üzerinde yani terkip güzergahında mümkündür.

Çeşitlilik ve farklılıkların görünmez hale getirilmesi, hayatın altyapısını değiştirmiş, kıymet ölçülerini etkilemiş, mübadele mikyasını tekleştirmiştir. Eskiden altın lira, gümüş lira gibi varlığın tabiatındaki çeşitlilik üzerine oturan mübadele vasıtası ve mikyasları varken, şimdi sadece banknotlar basılmakta ve sadece üzerindeki sayılar değişmektedir. Hayatın altyapısı varlığın kendisi olmaktan çıkmış, matematik bir altyapı kurulmuştur. Para birimindeki değişiklik ihmal edilebilir belki ama hayatın altyapısına etkisi bu misalden çok daha fazla ve derindir. İktisadi hayat sadece sayılarla ifade edilmeye, iktisadi hadiseler sadece matematik denklem haline gelmeye başlamıştır. Mesela insanlar iş sahibi veya işsiz olarak sayılara dökülmüş, iş ve işsizlik sadece üretim denkleminin verilerinden biri haline gelmiştir. Oysa çalışmak, iktisadi mesele olduğu kadar ahlaki meseledir ve neticesinde alınacak ücretle ilgili değildir. Bir insan ahlaki mesuliyeti gereği çalışmalıdır, mesela çalışacak iş bulamadığında sokaktaki taşları, insanlara zarar vermemesi için toplamalıdır. Ücret veya iktisadi fayda, çalışmanın ne tek sebebidir ne de tek neticesi… Ama iktisat ahlaktan müstakil hale geldiği andan itibaren matematik bir tabana oturmuş, üretim-tüketim parantezine sıkıştırılmış, insanlar bilgisayar yazılımında olduğu gibi programlanmış bir hayatı yaşamaya mahkum edilmiştir.

Bu meselelerin matematikle bir ilgisinin olmadığı, ahlakın halletmesi gereken meseleleri matematiğe yüklemenin haksızlık olduğu düşünülebilir. Mevzuda zaten tam bu noktada düğümlenmektedir. Ahlakın mesuliyetindeki işleri matematiğin sırtına yüklemeye çalışmıyoruz, tam aksine matematiğin ahlakın sahasını da işgal ettiğini, ahlakı yok ettiğini veya değersizleştirdiğini söylüyoruz. Matematik kendi sınırlarını taşmış, tüm hayat altyapısını tanzim etme iddiasına ulaşmıştır.

Metin Acıpayam: Mevcut matematik değerlendirmenizde; “matematiği, varlığın mahiyetine ve hakikatine kör olmakla” tenkit ediyorsunuz, bu yaklaşımınızı açabilir misiniz?

Haki Demir: Matematik çok kötü bir soyutlama yapmış ve varlıktaki tüm mahiyet ve hususiyet farklılıklarını yok etmiştir. Yatay matematiğin kaçınılmaz neticesi olan varlıktaki farklılıkların imhası, sarsıcı ontolojik arızalar doğurmuştur.

Önce hakikat arayışını yok etmiştir. Sahası ve mahiyeti ne olursa olsun her ilim dalının nihai maksadı hakikat arayışıdır. Bir ilim dalı hakikat arayışını bıraktığı andan itibaren sahtekarlık ve dolandırıcılık vasıtası haline gelir. Matematiğin mevcut hali tam da budur; muhayyel bir varlık tasavvuru oluşturmuş, bununla hayatı işgal etmiş, varlık (ontoloji) ve bilgi telakkisini (epistemolojiyi) kendi evrenine sıkıştırmıştır. İnsan denilen varlık cinsi sayılarla ifade edilen bir makine haline gelmiş, bilgisayara program yüklenir gibi icra edilen eğitim müfredatı ile beyinler yıkanmış, üretim-tüketim denklemine sıkıştığını bile fark etmeden hürriyet çığlıkları atan bir ucubeye dönüştürülmüştür.

Matematik, hakikat arayışını bıraktığı günden itibaren insanlığın en büyük sahtekarlık manivelası olmuştur. Modern hayatın en büyük sahtekarları matematikçilerdir, matematiğin keşfettiği en etkili alet olan para yöneticileridir, yani bankacılardır. Borç para verip, karşılığında faiz istemek, hiçbir insani ve ahlaki kıymeti umursamadan, borç süresinde geçen zamanın matematik işlemini yapan ve bunu yine matematiğin tezahürlerinden biri olan parayla ölçen, yani zamanın matematiğini yapan bir anlayıştır. Zaman isimli muhteşem sırrı matematik kıskaca alan, belli bir zaman aralığında parayı kullanmanın matematik bir karşılığı olan faizi talep eden modern hayat, insanlığı ifsat eden bir sahtekarlıktan başka bir şey değildir. Faizin tüm gayrimeşruluğuna rağmen tek izahı matematiktir, yani bir ay vadeli borç vermek, bir ayın matematik denklemini kurmak, bir aylık zaman diliminde o parayı kullanmaktan mahrum kalmak pahasına borç vermek, bunun karşılığında faiz talep etmek, saf matematik işlem ve izahtır. Matematik dışında hiçbir fikri, ahlaki ve insani izahı yoktur. Faizin meşru görüldüğü kültür havzalarının temel özelliği, matematiğin hayatı işgal etmiş olmasıdır.

Zaman, hakikatin saf tezahürlerinden birisidir. Zamanı matematik kıskaca almak, özellikle de parayla alınıp satılan bir meta haline getirmek bir bilim dalı için yüz kızartıcıdır. Riyaziye, matematiğin tam aksine zamanın mücerret mahiyetine nüfuz etmenin usul ve yolunu arayan terkip ve tecrit ilmidir.

İlim Müslümanlar için mukaddes bir kıymettir. Maalesef batının elinde oyuncak haline geldi. İlim, hakikat arayışının vasıtası olmaktan çıkarılırsa, günlük hayatın ve menfaatin aleti haline gelir. Matematik, menfaatin aleti olmaya en müsait bilimdir, zira üzerinde en fazla spekülasyon yapma imkanı matematiktedir.

Metin Acıpayam: Sosyal matematiğin kurulamamasının sebebi nedir?

Haki Demir: Şekil hareket etmez, varlık hareket eder. Varlığı hareket ettiren muharrik kuvvet, varlığın derununda mahfuz hakikatidir. Bitki, hayvan ve insandaki muharrik kuvvet ruhtur. Bitkideki nebati ruh, hayvandaki hayvani ruh, insandaki insani ruhtur ve tabii ki birbirinden farklıdır. Birbirinden farklı olması, o varlık cinsinin hakikati olmasına mani değildir.

Varlığı tüm hususiyetlerinden soyutlayarak şekil haline getiren matematik, ondaki ruhu yok sayar. Sosyal matematiğin kurulamamasının temel sebebi de budur. Mevcut matematik, varlığın tabiatına gömülmüş olan hakikati, dolayısıyla muharrik kuvveti görmediği için, sosyal matematiğin kurulabilmesi için ihtiyaç duyulan muhteva ve usule sahip olamamıştır.

Metin Acıpayam: Matematiğin sürat ve hareket denklemini fizik bilimine bırakmasına ne söylersiniz?

Haki Demir: Matematiğin sürat ve hareket denklemini fizik bilimine bırakması, fizik bilimi ile mevzu tasnif ve tevziinde bulunmuş olması meseleyi izaha kafi değildir. Bilimler arasında mevzu taksim ve tasnifi yapılması muhakkak ki tabii ve lüzumludur. Fakat matematik, fizik denklemleri de kuran bilimdir aynı zamanda ve bu hususiyetinden dolayı varlığa bu kadar uzaklaşması, fizik bilimini de yanlış istikametlere sevk etmiştir. Varlığın hareketini umursamayan matematik, meselenin matematik tabanlı fizik bilimi tarafından halledilemeyeceğini göstermez mi?

Matematik, varlığın tüm boyutlarıyla ilgilenmeyebilir. Bir kısmını kendine mevzu edinir, bir kısmını başka bilimlere havale edebilir. Böyle bir taksim ve tasnif anlaşılabilir bir durumdur. Fakat matematik bir taraftan tüm pozitif bilimlerin temelini oluşturmakta buna mukabil varlığın her boyutuyla ilgilenmemektedir. İşte bu nokta anlaşılabilir olmaktan uzaktır ve matematik bu tezadı taşıyamaz.

Matematik, harekete köreldiğinde varlığı sabit hal üzere kabul ve tetkik eder. Hareketin matematiği kurulamadığı için, fizik bilimindeki ilerleme durma noktasına gelmiştir.

Mikro fiziğin bugün ulaştığı nokta, maddenin olmadığı, sadece bir kıpırdama yani hareketin farklı tezahürlerinin varlık görüntüsü oluşturduğudur. Kuant alanlarına kadar inen fizik, maddenin olmadığı safhaya ulaşmış, orada sadece hareketle karşılaşmış, varlığın hareketi değil hareketin varlık görüntüleri oluşturduğu noktayı keşfetmiştir. Fizik biliminin bugün için ulaştığı noktada, bir milim ilerlemek için milyar dolarlık yatırımlar ve deneyler yaptığı, yine de ilerlemekte zorlandığı malumdur. Hareketi varlığın özelliği olarak tetkik eden fizik, varlığı hareketin neticesi olarak görünce kalakalmış, gösterdiği tüm çabalara rağmen aslında ne yapacağını bilemez hale gelmiştir.

Kuantum fiziği, artık fizik denklemlerin kurulamadığı, ancak matematik denklemlerin kurulabildiği, adına ne kadar fizik denklem dense de artık matematikten başka bir şeyin kalmadığı bir sahadır. O derinlikte “herhangi bir bozon”un olması gerektiğine dair kurulan denklem, fizik bilimi tarafından kurulduğu için fizik denklem gibi görünmekte, aslında ise saf matematik denklemden başka bir özellik taşımamaktadır.

Fizik bilimi, hem mikro fizikte ulaştığı merhale hem de makro fizikte ulaştığı ufuk itibariyle tamamen matematiğe dönüşmüştür. Mikro ve makro fizik ufkundaki denklemler ise aynı zamanda hareket denklemleridir. Ne var ki matematik, harekete kördür.

Matematik ve fizik bilimi çok dikkat çekici noktaya ulaştı. Fizikteki ilerleme, fizik alemin ufkundaki “hareket” bahsinde kilitlendi, orada fizik bilimi altyapısıyla ilerleme imkanı kalmadı ve matematiğe yaslandı. Ne hazindir ki “hareket matematiği” kurulamamıştı ve matematik harekete kördü. Ne olacak şimdi?

Fizik biliminin ilerlemesini durması, fizik biliminin ufkuna varmış olmasındandır. Lakin fizik biliminin ufku, matematik bilimi tarafından çizilmişti. Fizik aslında matematiğin ufkuna vardığı için ilerlemesi durdu. Tarihte ilk defa pozitif bilimlerden birisi matematiğin ufkuna ulaştı ve onu aşmaya çalışıyor. Ama bu mümkün değil.

Olması gereken şey, matematiğin kendi ufkunu genişletmesi ve fizik bilimi için yeni saha açmasıdır. Ne var ki fizik ile matematik arasındaki münasebet sıhhatli değil. Matematikte bir arıza, bir eksiklik olduğu düşüncesi, hem matematikte hem de fizikte ortaya çıkmış değil. Mesele teşhis edilemeyince yapılacak bir şey yok. Çare, dikey matematik dediğimiz, tecrit ve terkip matematiğidir, yani riyaziyedir.

Metin Acıpayam: Varlıktaki inkişaf süreçleri düşünüldüğünde matematiği nasıl değerlendirebiliriz?

Haki Demir: Şekil, varlığın dış görünüşü olduğu gibi aynı zamanda varlığın basit halinin tezahürüdür. Varlığın farklı seviyelerdeki mertebeleri, bu mertebeler arası inkişaf süreçleri matematik tarafından görülmez. Matematik, gözle görülebilen varlıkların şekilleriyle ilgilenir, bu ilgi varlığın hangi mertebede olduğu tefrik etmeksizin caridir. İki varlığın mertebe farkını umursamadan şeklini görür, sadece şeklini gördüğü için de mertebe farkını ortadan kaldırır. Cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, insanlar gibi açık varlık mertebelerine kördür, her birini şekliyle görür ve eşitler. Mesela bir insan ile insan heykeli arasında matematik için hiçbir fark yoktur, zira ikisi de aynı şekle sahiptir. Açık varlık mertebelerine kör olduğu için, her varlığın kendi iç bünyesindeki inkişafa kaçınılmaz olarak gözlerini kapatmıştır.

Hiçbir bilim dalı bu kadar maksatsız, bu kadar hassasiyetsiz, bu kadar ölçüsüz değildir. Her bilim dalı insan için olmalıdır, insana dair bir maksada matuftur. Matematik, insanı sokaktaki bir taşla eşitleyecek kadar özelliksiz ve maksatsızdır. Mevcut matematik için söylemek gerekirse tam olarak batının bugünkü durumuna uymaktadır. Uymaktadır zira bugünkü batıyı matematik bilimi inşa etmiştir. Maksat yok, maksat olmayınca inkişaf da yok…

İslam irfanının; “Bir ilmin faydalı mı zararlı mı olduğu müntehasında belli olur” mealindeki ölçüsü ne kadar harikuladedir. Bir ilmin müntehasına tetkik etmek için maksat unsurunu taşıması gerekir. Maksadına ulaşıp ulaşamama meselesi bir tarafa, öncelikle bir maksadının olması şarttır. İnkişaf bahsine ve inkişaf süreçlerine kör olan matematiğin bir maksadı olmadığı için, müntehası ile bidayeti birdir ve faydalı mı zararlı mı olduğunu anlamak elan mümkündür.

Matematik mevcut haliyle ürettiği faydanın binlerce katı zarar üretmektedir. Bir maksadı olmadığı, bir inkişaf sürecini takip etmediği, hakikat arayışına sahip olmadığı için, bugünkü hali neyse yarınki hali de odur.

Metin Acıpayam: Matematik ve varlık meselesine devam ediyoruz. Varlığı şekil ve rakamdan ibaret görmek, canlıyı görmemek manasında değil midir?

Haki Demir: Evet… Varlığı sayı ve şekilden ibaret görmek, canlıyı görmemektir. Bu manada matematik, madde bilimidir. Matematiğin madde bilimi olduğunu söylemek tenkit değildir, madde bilimi olması mümkündür. Kendi sınırları içinde kaldığı müddetçe madde bilimi olması faydalıdır da…

Bir bilim dalının (ilim değil) “ne olduğu” öncelikle izah edilmelidir. “Ne olduğuna dair temel izah” getirilmemiş bilim dalı, sadece bilgi üretir. Bilgiyi neden ürettiğini bilmez, hangi sınırlar içinde kalması gerektiğini bilmez, hangi meselelerle ilgilenmesi gerektiğini bilmez. Her bilim dalı, muayyen bir bilgi sahasındaki idrak, izah ve inşa ile meşguldür, böyle olmalıdır. Bilim dalının ne olduğu, sınırları, maksadı izah edilmemişse, ne yapacağı, neden yapacağı, sınırını aşıp aşmayacağı bilinemez.

Matematik, canlıları ve canlılık hususiyetlerini kendine mevzu edinmemiştir. Canlıyı kendi bilim havzasına almamış, matematik mevzu haline getirmemiş ama canlıları da madde gibi şekil ve sayıyla ifade etmekten çekinmemiştir. Problem tam bu noktada başlar… Canlıları kendine mevzu edinmeyen bir bilim dalının canlılarla ilgilenmemesi gerekir, ilgileniyorsa bilim havzasına alması ve mevzu edinmesi şarttır.

Cansızlarla canlılar arasında, cansızlar ve canlılar ile insanlar arasında tasnif yapmayan bir bilim dalı, kendini tariften bile acizdir. Canlıyla cansızı birbirinden tefrik edemeyen bilim dalı, bir kilo et ile bir kilo demir arasında fark görmez. Bir davarın kaç kilo et olduğundan başka bir meseleyle ilgilenemez. Ve ilgilenmiyor da… Tavukları günde iki defa yumurtlatmak için aydınlatma hilesine başvuruyor, bir günde güneş iki defa doğuyormuş hissini uyandıracak aydınlatma yapıyor ve tavuktan iki defa yumurta almaya çalışıyorlar. Bunun hayvanın kapasitesinin üstünde olmasını umursamıyor, hayvana işkence manasına geldiğini dert etmiyorlar. Mesele bir matematik işlemden ibarettir ve bir müddet mümkün hale geldiği için yapmakta bir sakınca görmüyorlar. Veya büyükbaş hayvanları soğukta bırakıyorlar, üşüyen hayvan daha fazla yemek yiyor ve besleniyor, böylece daha hızlı şekilde et tutuyor, daha çabuk kesime geliyor. Hayvan üşüyor, yani hayvana işkence yapıyorlar ama bu umurlarında olmuyor, matematik tarafından yapılan kar hesabı işlerine geliyor, bunu kafi görüyorlar. Tüm bunlar, matematikteki “imkan denklemi” nden ibarettir. İktisadın ve biyolojinin hileye yardım ve yataklık etmesi de cabası…

Metin Acıpayam: O halde en vahim olan husus da şudur ki; mevcut matematik insanı görmez, göremez.

Haki Demir: Evet aynen öyle… En vahim olanı, matematiğin insanı görmemesi, umursamaması, tanımamasıdır. Hayvanı bile görmeyen, umursamayan matematiğin, insanı görmesi ve umursaması beklenmemelidir.

Çağ matematik çağıdır. Hayatın altyapısı son birkaç asırdır matematik tarafından inşa edilmiştir. Öyle ki sayı ile ifade edilmeyen hiçbir mevzu kalmamıştır. Batının işgal ve inşa ettiği hayat altyapısı, neredeyse tamamen matematik tabanlı hale gelmiştir. Batıda felsefenin krize girdiği yirminci asırda matematiğin hayatı işgal oranı tarihte hiç olmadığı kadar artmış, felsefe krize girdiği için de meselenin izahı yapılmamıştır. Batı, matematiğin izahını yapacak tefekkür kaynaklarına ve kudretine sahip olamamış, meseleyi sadece “matematik imkan” olarak değerlendirmiş, “yapılabilen yapılmalıdır” anlayışını aşamamıştır. “Yapılabilen yapılmalıdır” yaklaşımı matematiğe müthiş bir saha açmış, hiçbir felsefi ve ahlaki izah getirilemediği için sınırsız bir hürriyet tanımıştır.

Matematik, varlık alemine dair zihni imkan alanını oluşturur. Bu manada da çok geniş bir sahaya hükmetme hususiyeti mevcuttur. Ayarsız ve ölçüsüz tecrit manevrası, her şeyi sayı ve şekille ifade etme imkanı oluşturur. Öyle ki insan, genetik denklem haline getirildi, herhangi bir konuda “gen” yoksa o konu “yok” sayıldı. Matematik insan tabiat haritasını inhisarına aldı, insanı bir matematik denklemden ibaret varlık olarak tarif ve izah etmeye başladı. Meselenin biyoloji tarafı olduğu tabii ki inkar edilemez ama matematik denklemler o kadar muhkem! bir altyapı oluşturdu ki, biyoloji neredeyse kendini reddedecek hale geldi. Biyoloji, “canlı denklemi” denilen mevcut matematiğin ötesinde bir telakkiye sahip olamaz, böyle bir fikri savunamaz oldu.

Vahim ve karşı konulamaz olan nokta şu; matematik asla insanla ilgilendiğini iddia etmedi, insanla ilgili doğrudan bir şey söylemedi fakat insanla ilgili her meseleyi matematik denklem haline getirdi. Doğrudan insana dair bir şey söylemeyen matematiğin, insanı izah eden denklemler kurmasına karşı mücadele etme fikri oluşmadı. Buradaki temel problem (veya temel manevra) batının pozitif bilim mecrasının tek bilim telakkisi haline getirilmesiydi. Pozitif bilim mecrası tarafından üretilen bilim anlayışı, kaçınılmaz olarak matematik tabana oturacaktı, böyle de oldu. Matematik, pozitif bilimlerin ortak diliydi, pozitif bilim mecrası da tek bilim telakkisi üreten anlayış haline gelince, her şeyin izahı matematik altyapıya ihale edildi.

Matematiğin, insan ve hayat telakkisini bu kadar sinsice işgal etmesi, ağır bir idrak ve tefekkür krizi oluşturdu. Batının kendisinin de fark etmediği bu işgal, batıya karşı mücadele edenlerin fark etmesini zaten önledi. Batı da matematiğin sinsi işgali altında olduğu için, batının epistemolojik işgaline karşı mücadele etmek isteyenlerin doğru mevzii vurması imkansızlaştı. Batıya karşı mücadele, batının yaptığı bazı tespitler üzerinden yürütüldüğü vaka, matematik işgali batı da fark etmediği için bu sahada bir mücadelenin yürütülmesi imkansızlaştı.

Matematik, hiçbir fikri derinliği olmayan mühendisler tarafından maharetle kullanılma imkanına sahiptir. Yirminci asır, batıda felsefe çağı değil, “mühendislik çağı” olduğu için, batı da meseleyi anlayamadı. Mühendislik, en marazi zihni evrenlerden birini inşa eder. Her şeyi sayı ve şekil olarak görme ve anlamaya ayarlı zihni evren ve akıl formu, hiçbir izah ihtiyacı duymaksızın “yapabilme” maharetine yönelir. Bir işin yapılabilmesi mümkün müdür değil midir? Tek sorduğu soru budur ve tek aradığı cevap budur. Bu manada mühendislikten ibaret zihni evren, “reşit aklı” inşa edemez.

Reşit akıl yerine matematik akıl inşa ve ikame edildiği için, mühendisler hiçbir zaman “doğru”, “güzel”, “iyi” mefhumlarına muhatap ve vakıf olmazlar. Bu manada mühendislik, müstakil bir zihni evren ve akıl terkibi inşa etmemeli, sadece mütemmim cüz halinde kalmalıdır.

Mevcut matematik, insanı görmeden insana bakan bilim dalıdır. İnsanı görmeden insanı izah etmeye, insanın tabiatını denklemleştirmeye, insanın hayatını inşa etmeye çalışmaktadır. “İnsan”ı görmeden insanla ilgili temel meselelerde söz sahibi olan, bu sebeple de bugün için fark edilmeyen ve hesap edilemeyecek olan zararlar vermektedir.

İnsan ve insan telakkisi matematiğin tasallutundan kurtarılmalı, hayat ve hayat telakkisi ise matematikle sıhhatli bir münasebet kurmalıdır. Matematik kendi haline bırakıldığında aşmayacağı sınır, işgal etmeyeceği alan, müdahale etmeyeceği bilgi disiplini bırakmaz. İnsanı gören, insanı anlayan, insana ve hayata ne kadar müdahale etmesi gerektiğini izah eden bir matematik ilmi kurulmadığı müddetçe, mevcut matematiğe karşı şiddetli bir mücadele yürütülmelidir. Ne var ki modern hayatın altyapısı matematik tarafından işgal ve inşa edildiği için, yeni matematik kurulmadığı müddetçe mevcut matematiğe karşı mücadele etme imkanı da yoktur. Bugünkü hayattan matematiği çekip aldığımızda, bir saatlik zaman dilimini bile yaşama imkanından mahrumuz. Hayatı bir saat bile ayakta tutamayan, hayatın deveranını bir saat bile temin edemeyen hiçbir ilim telakkisi, matematiğe ve moderniteye karşı mücadele edemez.

Metin Acıpayam: Zihnimi her daim kurcalayan mücerret matematik bahsine gelelim. Mevcut matematik varlıktan tamamen mücerret hale getirildi. Ne söylemek istersiniz?

Haki Demir: Evet, Mevcut matematik varlıktan tamamen mücerret hale gelmiştir. Mevcut matematik, bidayetinde, varlığı sayı ve şekil olarak ifade etmek ihtiyacıyla yola çıkmıştır. Böyle bir ihtiyaç olduğu doğrudur, bu ihtiyacı karşılayacak bir ilim dalı gereklidir. Halen de bu ihtiyaç devam etmekte, matematik ciddi bir ihtiyacı karşılamaktadır. Sınırlarını unutmaması ve aşmaması şartıyla mevcut matematik tabii ki devam etmelidir.

Batı bilim telakkisinin ciddi marazları var. Öncelikle bir bilim dalının nihai maksadının ne olduğunu umursamıyor. Bilimi nihai maksadından müstakil hale getirmek, aslında o bilim dalını özü itibariyle imha etmektir. Batı, nihai maksadı umursamadığı için, “yapılabilen yapılmalıdır” yaklaşımıyla, ne yapabiliyorsa onu yapmanın peşine düşüyor. Bu ihtimalde, maksada matuf olmayan, ölçüsüz, mikyassız, çerçevesiz ve tabii ki izahsız şekilde bilgi üretmeye başlıyor. “Sanat için sanat” anlayışında olduğu gibi, “bilim için bilim” noktasına varıyor.

Matematik, batının elinde, hiçbir maksadı olmayan bilim dalı haline geldi. Böyle olduğu içindir ki matematik, kaynağı olan varlıktan tamamen mücerret, tamamen bağımsız bir bilgi alanı oldu. Bugünün matematiği, kendini varlık ve vakıalarla test etme ihtiyacı duymayan, muhayyel şekilde kurduğu denklemleri varlık ve hayatta gerçekleştirmeye çalışan, bidayeti ve nihayeti ile irtibatını koparan bir disiplin şeklini aldı. Varlıkla irtibatını kopardığı için tecrit ölçüsünü kaybetti, bunu umursamayı da bıraktı. Tecrit ayarını kaybeden matematik, aslında bilim olmaktan çıktı. Mevcut matematik, mühendislik aleti haline geldi. Oysa mühendislik, matematiğin alet yapma maharetiydi. Modern çağ (bir manada modernite) tatbikat çağıdır. Modern dünyayı inşa eden temel bilimler değil, tatbik bilimlerdir. Temel bilimler, tatbik bilimlerin aleti haline gelmiş, illiyet münasebeti tersine çevrilmiştir. Biyoloji tıbbın, matematik mühendisliklerin aleti olmuş, baba ile evlat yer değiştirmiştir. Matematik, mühendislik taliminin bir aracı yapılmış, mühendislik tedrisatı ne kadar ihtiyaç duyarsa o kadar matematik tahsil edilmeye başlanmıştır. Bu durum temel bilimleri ortadan kaldırmış, temel bilimlerin varlık, insan ve hayat ile ilgili keşif ve izah vasfı yok edilmiştir. Mühendislik, “yapabilme” maharetidir. Mesele sadece “yapabilme” maharetine kilitlenmiş, temel bilimlerdeki izahlardan bağımsızlaşmıştır.

Mühendisliğin matematik biliminden bağımsızlaşabilmesinin esas sebebi, matematiğin batının elinde nihai maksadından uzaklaşması, nihai maksadını kaybetmesi, nihai maksadını umursamamasıdır. Temel bilim olarak matematik, kendi asli merkezinden uzaklaştığı içindir ki mühendislik matematikten uzaklaşmış veya matematiği alet haline getirebilmiştir. Batının bilim telakkisi, maalesef “yapılabilen yapılmalıdır” merkezine oturduğu için, temel bilimler maksadından uzaklaşmış, yapabilme mahareti olan tatbik bilimlere teslim olmuştur. Matematiğin merkezini (nihai maksadını) kaybetmesi, insanlık için zannedildiğinden çok daha büyük facialara sebep olmuş, olmaya da devam etmektedir.

Metin Acıpayam: Matematik ve varlık… Matematik ve tecrit… Matematiğin varlığı tecrit eden veçhesiyle alakadar olmak üzere ne söylemek istersiniz?

Haki Demir: Matematiğin merkezi hususiyeti tecrittir. Tecrit, tabiatı itibariyle irtifa kesbetmektir. İrtifa kazanmayan, kazandırmayan tecrit faaliyeti, varlığın hakikatine giden güzergahı bulamamıştır.

Mevcut matematik, tecritte irtifa kesbini (yani dikey tecrit faaliyetini) gerçekleştirememiştir. Mevcut matematik, dikey tecrit faaliyetini, yukarıya doğru irtifa kesbetmek maksadına (istikametine) tevcih edememiş, aksine dikey tecrit faaliyetini aşağıya doğru irtifa kaybetmek şeklinde gerçekleştirmiştir. Varlığı; hakikat, mahiyet, tabiat özelliklerinden tecrit etmiş, en basit, en sığ, en değersiz hususiyetini bırakmıştır, sayı ve şekil özelliği…

Varlığı tüm özelliklerinden tecrit etmek, sadece sayı ve şekle hapsetmek, materyalist felsefeyi doğurur. Varlığın hakikatine dönük hususiyetlerini ve tezahürlerini görmemek, materyalizmi tek felsefi telakki, tek varlık telakkisi olarak zihni evrene yerleştirir. Materyalizmin matematik dışında ve felsefi çerçevede gerekçelerinin olduğu malum… Batı, materyalizme matematikle ulaşmış değildir, materyalizme tabii ki felsefeyle ulaşmıştır. Materyalist telakki, varlığı maddeden ibaret görmüş, zihni evreni de maddeyle sınırlı şekilde inşa etmiş, daha sonra materyalizmin matematiğini inşa etmiştir. Materyalizm, matematikteki tecrit maharetini yukarıya doğru (irtifa kazanmak şeklinde) değil, aşağıya doğru saf maddi özelliklerine ulaşacak şekilde kullanmış, ortaya mevcut matematik çıkmıştır. Materyalist matematik olarak ifade edebileceğimiz mevcut matematik, kendi zihni evrenini inşa ettikten sonra, materyalizmi tek istikamet, tek varlık telakkisi, tek hayat anlayışı haline getirmiştir. Matematik, materyalizmden doğup, babasının hakkını teslim eden bir manivelaya dönüştürülmüş, materyalizmi kendi inşa ettiği evrende zaruri netice olarak ortaya koymuştur. Materyalizm ile mevcut matematiğin münasebeti, “kerameti kendinden menkul” cinsindendir. Materyalizm kendi matematiğini üretmiş, matematik de materyalizmi zihni evrenlere yerleştirmenin, zihni gerçeklik haline getirmenin mantık zincirini oluşturmuştur. Kapalı devre bir sistem kurmuş, muhatap olan zihinlerde fasit daire oluşturmuş, biri diğerini doğurmuş, o da diğerini gerekçelendirmiştir.

Materyalizm ile mevcut matematik arasındaki bu derin münasebet, sığ bir idrakle keşfi kabil meselelerden değildir. Mevzu derinliğine tahlil edilmediği ihtimalde, bahsini ettiğimiz mesele bilgi manipülasyonu olarak görülebilme vasfına sahiptir. Materyalizm ile mevcut matematik arasında bahsini ettiğimiz münasebet, iradi ve şuurlu şekilde kurulmuş olmayabilir. Buradaki mesele, bir kültür ikliminin, her türlü disiplini kendi bilgi telakkisi ile izah ve inşa etmesiyle ilgilidir. Materyalizmin hakim ve yaygın olduğu batı kültür iklimi, matematik üzerinde şuurlu veya şuursuz şekilde operasyon yapmış, matematiğin merkezi mevzuu olan tecrit bahsini kendi kültür iklimine uydurmuş, böylece materyalizm ile matematik arasında insicamı sağlamıştır. Materyalizmin varlık telakkisindeki (ontolojideki) sığlığı, mevcut matematikte olduğu gibi görülmektedir. Mevcut matematik tasavvur, ancak ve sadece materyalizmi teyit edecek bir altyapıya kavuşturulmuştur. O kadar ki, felsefi materyalizm, matematik materyalizme göre daha girift ve daha derindir. Matematik, materyalizmden devraldığı tasavvuru, sayı ve şekle indirerek, felsefi materyalizmi daha da sığlaştırmıştır.

Sayı ve şekil, varlığın en basit ve en değersiz özellikleridir. Matematik, materyalizmden tevarüsen elde ettiği temel tasavvuru, sayı ve şekle indirmiş, onu da tatbik bilimi olarak mühendisliklere teslim etmiştir. Bugünün mühendislikleri, materyalizm tarafından çerçevesi oluşturulan matematiği, alet yapma mahareti haline getirmiş, bu aleti de materyalizmin hizmetine sunmuştur. Mühendislikler, maddenin sadece sayı ve şekli üzerinde çalışan operasyon merkezi haline gelmiştir.

Materyalizm, matematik ve mühendislik silsilesindeki irtibat ağı, derinliğine tahlil ve tenkide tabi tutulmadığı için gözden kaçmış, mühendisliklerin materyalizmi hayatta gerçekleştirme manivelası olduğu fark edilememiştir. Günümüzde hiçbir bilgi alanındaki illiyet irtibatını takip edecek derin tefekkür kalmamış, illiyet irtibatı gözden kaçırıldığı için bilgi telakkisinin kaynakları idrak edilemez olmuştur.

Materyalizm, maddenin hakikatine yabancı olduğu kadar, insanın hakikati olan ruha da reddiyedir. Ruh, sayı ve şekille ifade edilemez, insandaki hücre adedini sayabilen materyalist matematik, tabii ki ruhi hususiyetleri tespit edemez. Ruh ve ruhi hususiyetleri reddeden materyalizm, tabii ve zaruri olarak insanı birey (ferd ve şahsiyet değil) ve toplum (cemiyet değil) kavramlarıyla (mefhum değil) ifade etmiştir. Bu çerçevede liberalizm ile sosyalizm, birey ve toplumu matematik denklemlerle izaha yeltenmiştir.

Liberalizm, “bir” rakamını kutsamış, sosyalizm ise toplumu, “birleri” toplayarak oluşturmuştur. Liberalizmde mizaç hususiyetlerine atıf yapıldığı zannı, sosyalizmde de toplumculuk merkezinde ahlak (yardımlaşma gibi) zannı gerçek haline getirilmeye çalışılmıştır. Liberalizm ve sosyalizm, tez ve antitez olarak piyasaya sürülmüştür ama özü itibariyle matematik bir değer atfından başka bir şey değildir. Her ikisi de belli bir derinliğe kadar tahlil edildiğinde birbirinden mahiyet olarak farklı olmadığı anlaşılmaktadır.

Liberalizm ve sosyalizm, batının (özellikle de materyalist telakkinin) matematik tasavvurunun ufkuyla mahduttur. Sosyalizm, bireyleri (ferd ve şahsiyet olmadığını tekrar hatırlatalım) matematik bir denkleme tabi tutmakta, matematik toplama işleminin neticesine toplum demektedir. Ferdi hususiyetlerin tamamını ihmal etmekte, ihtiyaç duyduğunda ise imha etmekte, insanları ferd olmaktan uzaklaştırarak, toplama işlemine sokabilecekleri “birey” haline getirebilmekte, böylece siyasi, iktisadi, içtimai tezlerini gerçek kılmaya çalışmaktadır. Liberalizm ise, ferdi hususiyetlere atıf yaptığı zannını oluşturmakta fakat o da nihayetinde insanı şahsiyetten uzaklaştırarak “birey” haline getirmekte, böylece eşitlemekte, ilginçtir toplama ihtiyacı bile hissetmemektedir. Ne var ki mesele siyasete geldiğinde bir toplama ihtiyacı hasıl olmakta, onu da toplum olarak değil, siyaseten toplama yapmak için bir manevraya girip, demokrasiyi teklif etmektedir. Toplama işlemini toplum olarak değil, yönetim olarak yapmakta, toplama yerini de sandık olarak tespit etmektedir. Yani dağınık toplama…

Matematik tasavvurun ve bu tasavvurun oluşturduğu ufkun, insani meselelerdeki tesirini görünce dehşete düşmemek imkansız. Her kültür iklimi muhakkak ki kendi bilgi telakkisi ve bilgi evreniyle mahduttur. Yine her kültür iklimi, ufku içine aldığı bilgi disiplinlerini kendinin mensup olduğu temel telakkiyle yeniden inşa etmektedir. Batının bugünkü maddi kuvvet temerküzünü mümkün kılan mühendislik, matematiği doğru anlamış olmasından değil, onun yapabilme maharetini keşfetmesinden kaynaklanıyor. Ne var ki zafiyeti de matematiğin diğer boyutlarını (özellikle de esasını) yanlış anlamasından doğuyor. Bu yanlış anlama, kuvvet temerküzünü mümkün kıldı ama insan ve hayatı kaybetmesine sebep oldu.

İnsan ve hayatı, materyalizm, matematik ve mühendislik silsilesinin imkan alanına hapseden batı, hem bilimleri iğfal etti hem de hayatın insani altyapısını imha etti. Materyalizm, matematik ve mühendislik silsilesine geçit verir hatta bu silsileyi icbar da edebilir buna mukabil materyalizm, ahlak ve insan silsilesini kuramazdı. Matematik ve mühendislik istikametindeki silsile materyalist telakki için iradi bir tercih değil, aksine zaruri bir güzergahtır. Materyalizm, matematik, mühendislik silsilesini inşa eden veya zaruri olarak bu silsileye yakalanan batı, silsilenin son halkası olan mühendislikte kalakaldı. Babası materyalizm olan mevcut matematik tasavvurdan ahlak ve insana geçit açması kabil değildi. Mevcut matematikten insana yol çıkmaz, en fazla insanı istatistik değer haline getiren bir parantez açılabilir. Matematiğin tabiatı tecrit hamlesine dayandığı için, öyle ya da böyle tecrit faaliyetinden kaçamaz. Matematik, tecrit cehdinin kurduğu sayılı ilimlerden birisidir. Maalesef tecrit ilimlerinin içinde mecrasını bulamayan belki de tek ilimdir.

Riyaziye ilminin inşasına iyi başlamıştık. Muhkem bir çerçeveye oturtamadan ve sıhhatli bir mecraya dökemeden ilmi cehd, keşif ve inşa maharetimizi kaybettik. Riyaziyenin teknik altyapısını kurduk tam fikriyatını kuracakken tarih sahnesinden çekildik. Teknik altyapısını kurduğumuz riyaziyeyi batı teslim aldı, fikriyatını kurmadığımız için kendi kültür iklimine nakledebildi. Oysa başka ilim dalları da kurmuştuk, tasavvur ve tefekkürünü inşa ettiğimiz hiçbir ilim dalını batı kendi kültür iklimine nakledemedi. Büyük çaplı misali olan tasavvuf ilmini asla anlamadı ve nakledemedi, küçük çaplı misali olan “ilm-i sima”yı bile anlamadı ve nakledemedi. İlim tarihinden geri çekilmemizin en büyük kayıplarından birisi, belki de birincisi riyaziyedir. Riyaziyeyi esas mihrakına bağlayamamamızın birinci sebebi ise tasavvuftur. Çünkü tasavvuf muhteşem bir insan mimarisidir, bu manada olmak üzere misilsiz bir insan matematiği yani ruhi matematiktir. Üstelik tasavvuf ilmi, birçok ilmin de kuluçka makinası olmuş, mesela “ilm-i sima” oradan istihraç edilmiştir. Sadece ilm-i simanın olduğu bir kültür ikliminde bile matematiğe olan ihtiyaç tabii olarak azalmaktadır. Ne var ki hiçbir ilim dalı lüzumsuz değildir ve riyaziyeyi asıl mihrakına bağlama mesuliyeti mevcuttur. Yazık ki bunu yapamadan medeniyet krizine girdik. Hakikat ilmi olan tasavvuftan mevcut matematik tasavvur çıkmazdı. Tasavvuftan riyaziye istihraç etmek, tarihte emsali az bulunan bir tefekkür hamlesi olurdu. Fakat tasavvufun keşif ve inşa ettiği ilimlerden bir riyaziye istihraç etmek kabildi ve buna en yakın olanı ise “ilm-i sima”dır. İlm-i simadaki riyazi tasavvur, batının aklını çatlatacak çaptadır. Fakat ilm-i simadaki riyazi tasavvur, madde matematiği değil, insan matematiği, ruhi matematiktir. Zaten eksik olan da budur.

Riyaziyeyi kaybettiğimiz için mevcut matematikteki tecrit hamlesi, mahiyetsiz ve özelliksizdir. Birkaç asırdır batının elinde yontulan matematik, tabiatında bulunan tecrit hususiyetini de kaybetmiştir. Batı, felsefeyle bir miktar girift meselelere yönelebilmişse de, felsefenin akıldan başka bir idrak melekesi ve aleti olmadığı için, İslam irfanındaki derinlik ve giriftlik zirvesinin eteklerine ancak ulaşabilmiştir. Son birkaç asırdır yaygınlaşan materyalizmin baskısıyla giriftliği ve derinliği maddede aramaya başlamış, maddeyle mahdut ve madde seviyesinde sığ bir derinlikte karar kılmıştır. Bu çerçevede oluşturduğu bilgi evreninde yoğun şekilde kullandığı matematik, sığlaşmaktan kurtulamazdı, kurtulamadı.

Mevcut matematik, farklı seviyelerde tecrit hamlesini gerçekleştiremedi. Varlığın tabiatında mevcut olan meratip silsilesini görmesi beklenmezdi zira bu idrak İslam irfan müktesebatı tarafından keşfedilmişti. Riyaziyeyi esas mihrakına bağlayabilseydik, varlığın tabiatındaki her seviye için mümkün olduğu nispette bir matematik tasavvur peşine düşecektik. Böylece belki de varlığın her mertebesi için farklı bir matematik tasavvurumuz olacak, farklı matematik evrenler terkip edecektik. Her mertebenin riyazi tasavvuru, o mertebeye ait çok sayıda ilim dalını doğuracaktı. Batının elinde sadece akla teslim edilen pozitif bilimler, bizim elimizde mevcut ilim sayısından çok daha fazlasıyla “müspet ilimler” mecrasını zenginleştirecekti.

Metin Acıpayam: Mücerret matematikte tecrit, mümkün müdür? Yoksa makbul mü?

Haki Demir: İlk bakışta mümkün olan, yani orta zekanın bile görebildiği tecrit hamlesi, makbul bir tecrit faaliyeti değildir. Her şeyin orta zekaya teslim edildiği bugünün dünyasında, matematiğin orta zeka seviyesindeki tecrit hamlesini kabul etmek, meseleyi dört işlem parantezine almak ve orada sabitlemektir.  Makbul sayılacak “mümkün tecrit”, dehaların tecrit istidat ve hamleleridir. Riyaziye, dehaların tecrit hamleleriyle kurulmuştur, ne var ki batıya intikal ettikten sonra orta zekanın ufkuna teslim olmuş, sadece pratik imkanlarıyla iktifa edilmiştir. Mücerret tefekkürden, “yüzüne sigara dumanı üflenmiş gibi kaçanlar”, riyaziyenin yarım bıraktığı tecrit hamlesinin batı tarafından sığ bir seviyede sabitlenmiş hali olan mevcut matematiğin, dünyada olmaz zannedilen büyük işleri başaracak bir mühendisliği kurduğunu görmeleri gerekir. Mücerret tefekkür, müşahhas düşüncenin mevcut şartlarla kuşatılmış muhafazakar ufkunu aşma maharetidir. Mevcut şartların ve imkanların aşılması, yeni tasavvurların ve hamlelerin mayalandığı zihni evrenleri inşa eder. Yeni zihni evrenler ise kendilerini varlık ve hayat planında gerçekleştirmenin tatbik ilimlerini kurar ve yeni bir dünya meydana gelir.

Orta zeka için mümkün olan tecrit sınırını sabitlemek, dehaların ufkunu zehirler. Riyaziyedeki deha keşfi, ürettiği imkanların kullanılması sınırında kalınca, matematik bitti ve mühendislik başladı. Bugünün dünyasının mühendislikte yoğunlaşması, matematikteki tecrit hamlesinin ve deha katkısının akamete uğramasındandır. Zira orta zeka tatbikatı sever. Bugünün dünyasında yüksek zekaların da mühendisliklerde istihdam edilebilmesi, mevcut matematiğin tecrit uzvunun iğdiş edilmesindendir. Materyalist felsefenin ufkuna hapsedilen mevcut matematik, tecrit istidadını kaybedip, mahdut bir bilgi telakkisine ve evrenine mahkum edildiği için, yüksek zekaları, tatbikatın tabiatında da nispeten mevcut olan giriftlikle meşgul etmektedir. Bir zamanlar İslam’ın ilim ve irfan müktesebatı için söylenen “gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı” beyanı, bugünün dünyasında batı için ileri sürülmekte, batının tasarrufu altındaki tüm bilimlerin söylenecek her sözü söylediği iddia edilmektedir. Bu durum, önce tefekkürü sonra da daha zor olan mücerret tefekkürü bitirmiş, insanlığı batıya mahkum etmiş, batıda ileri sürülmeyen bir iddiayı dillendirmek “akademik hurafe” haline getirilmiştir. Batı akademik standardı temsil etmekte, onun aksine söylenen her söz de akademik hurafe kabul edilmekte, böylece batıyla mücadele kendi topraklarımızda (ve kendi üniversitelerimizde) akamete uğramaktadır.

Batının ne dediğini umursamaksızın mesele yeniden ele alınmalı, tecrit hamlesinin nihai maksadına vasıl olması sağlanmalı, riyaziye ikmal edilmelidir. Matematik tasavvurdaki marazi hal, matematiğin dikey ufkunu kapatmış, tecrit hamlesini akamete uğratmış, en kötüsü mevcut halin ideal hal olduğu hezeyanını yerleştirmiştir. Mevcut matematik tasavvurda inkılap yapmak atomu çatlatmaktan daha zor hale gelmiştir. Bu ve başka sebeplerle, matematikle uğraşmaktan ziyade, riyaziyenin kaldığı yerden devam etmek, onu ikmal etmek, tecrit ufkunu yeniden açmak için hamleler yapmak daha doğrudur. Bugünün dünyasında matematik geniş bir sahayı işgal etmiştir. Matematikle ilgili büyük bir hamle yapmak, onu aslına irca etmek mecburiyettir. Aksi halde mevcut matematiğe ve onun ürettiği hayat altyapısına ve gerçekliğine teslim olmak kaçınılmazdır. Mevcut matematiğe teslim olmak, batıdan bağımsızlaşmanın, yeniden medeniyet hamlesini başlatmanın önündeki ciddi engellerden biridir. Zihni evrenimizi kuşatan, bilgi telakkimizi tayin eden matematik gerçeklik, İslam ilim ve tefekkür mecralarını açmaya mani olmakta, bu istikametteki tüm hamlelerimiz matematik gerçeklik karşısında “muhayyel” kalmakta, insan zihnine ve hayatın altyapısına sirayet etmemektedir. Sirayet ettiği takdirde de, düalist bir yapı oluşturmakta, matematik gerçekliği aşamamakta, onunla beraber var olmaya devam etmekte, bu ise eklektik bir kavrayış oluşturmaktadır. Saf İslam idrakine yol açılmamakta, İslam’ın hayatını inşa etmek zorlaşmaktadır.

Metin Acıpayam: Maksadını aşan tecrit kaçınılmaz olarak ölçüsüzlüğe gidecektir. Bu husus hakkında ne söylemek istersiniz?

Haki Demir: Maksadı olmayan tecrit, kaçınılmaz olarak ölçüsüzdür. Çünkü maksat yoksa istikamet, istikamet yoksa ölçü yoktur. Maksat ve istikametin olmaması, tarifsizlikle malul bir bilgi alanı oluşturur. Mevcut matematik, riyaziyeden miras aldığı tecritle barışamamış, riyaziyenin yüksek irtifalı tecridini nakledememiş, matematiğin tabiatında mahfuz olan tecritten de vazgeçememiş, babasını reddeden bir nesepsiz, reddettiği nesebin yerine kendini müstakil olarak inşa etme maharetini göstermemiş bir ucube olarak kalmıştır. Varlığı neden sayı ve şekle indirdiğini izah etmemiş, belki de edememiş, tecridin yönünü aşağıya çevirmiş olmayı dert edinmemiştir. Soyutlama, vasıfsız ve mahiyetsiz bir kelimedir ve herhangi bir hususiyetten uzaklaşmak için kullanılabilir. Tecrit mefhumu ise vasıfsız, mahiyetsiz, istikametsiz değildir, aksine irtifa istikametinde varlığın arazlarından (en az değerli özelliklerinden) kurtulmanın tefekkür cehdidir.

Matematiğin tabiatı gereği bu tür meseleleri dert edinmemesi iddiası, riyaziye ile arasındaki temel farktır, yine bu iddia materyalizmin matematik vasıtasıyla kurduğu tuzaktır. Riyaziye temadi etse ve ikmal edilebilseydi görülecekti ki başka bir matematik tasavvur ve matematik ilmi olacaktı.

Matematik tecritteki ölçü ihtiyacı, varlık ve bilgi telakkisi oluşturmaya matuftur. Veya matematik tecritteki ölçü ihtiyacı, varlık ve bilgi telakkisinin matematik evrendeki tezahürüdür. Daha doğrusu ikinci ifadedir ve matematik, her ilim dalı gibi temeldeki bilgi telakkisinin kendi sahasındaki tezahürü olmalıdır.

Matematik, tabiatı gereği nizami bir bünyeye sahiptir, matematikte liberalizm olmaz, kaos ve keşmekeş olmaz, dağınıklık ve tenakuz olmaz. Matematik tüm bunları bünyesine alamaz, bünyesinde taşıyamaz. Her nasıl olursa olsun, matematik nizam arayışıdır. ve nizamı bir şekilde bulur veya kurar. Hal böyleyse mesele nedir? Mevcut matematiği neden tenkit ediyoruz, zira bir şekilde ve bir zaman sonra nizama ulaşacak, onu arayıp bulacak, bulamazsa kuracaktır. Buraya kadar tamam da, bu noktada bir problem var. Matematik tasavvurun ufku… Matematik tasavvur hangi bilgi evreninin ufkuna hapsedilmişse matematik o evrenin nizamını arar. Tabiatındaki nizam arayışı, ufkunun genişliğini garanti etmez. Bir bilgi ve tefekkür alanının ufkunu tayin eden ana amillerden birisi de tecrit istidadıdır. Materyalist felsefe, matematik tasavvuru kendi ufkuna, materyalist bilgi evreninin ufkuna mahkum etmiştir. Bunu yapabilmek için matematikteki tecrit istidadını kısırlaştırmış, tecrit istidadı kısırlaştırılan mevcut matematik de varlığın sayı ve şekil özelliklerine kadar düşmüştür. Bu durumda matematiğin aradığı ve bulmayı umut ettiği nizam, sayı ve şekille mahduttur, o sınır dahilinde de nizami bir çerçeve kurmuştur.

Mevcut matematikteki nizami altyapı aldatıcıdır. Tecrit istidadı köreldiği için sığ bir nizam arayışıyla meşgul olmuştur. Mesela bataklığa mahkum edilmiş, bataklıktan ibaret bir sahaya sıkışmış, kaçınılmaz olarak da bataklığın nizamını aramak ve kurmak durumunda kalmıştır. Bataklıkta bir nizami çerçeve oluşturması, tabiatına uygun faaliyet gösterdiği şeklinde anlaşılmış, bünyevi marazlar taşıdığı gerçeği gözlerden ırak tutulmuştur. Meseleyi matematiğin nizami yapısında arayanlar çıkmaza girmiş, kaos göremediği için mevcut matematiği ideal zannetmiştir. Nizami çerçevesinde de problemlerin olduğu doğrudur ama esas problem tecrit ölçüsüzlüğünde, buna bağlı olarak da ufkundadır.

Matematik tecritteki ölçüsüzlük ve sığlık, bilginin terkibini önlemiş, bilgiyi dağıtmıştır. Kendi bünyesindeki nizami çerçeveye bakılarak bilgiyi dağıttığını görmek mümkün değildir. Matematik, kendi ufuk alanında bir nizam kurmuş, kendi sahasının dışındaki bilgiyi ise tecrit sığlığından dolayı dağıtmıştır. Mevcut matematiğin kendi sahası dışındaki bilgiyle ilgilenmediğine dair bir savunma yapması mümkün değildir. Her ne kadar teorik çerçevede bu savunma geçerli gibi görünse de, mevcut matematiğin batı bilim telakkisi içindeki yerine ve hayata müdahale derinliğine bakıldığında, böyle bir manevraya imkan verilmemelidir. Tecritteki ölçüsüzlük ve sığlık, bilgi toplamının terkibine mani, bilgi savrulmalarına sebep olmuştur. Bilgide terkibi mimari kurulamamış, bilgi piramidi inşa edilememiş, batıdaki bilgi yekunu yatay toplam halinde birikmiştir. Yatay bilgi müktesebatı, kaçınılmaz olarak bilgide kaos, ilimde savrukluk, tefekkürde keşmekeş oluşturur. Batı, tam da bu sebeple kendi ürettiği bilgide boğulmaya başlamıştır.

Metin Acıpayam: O halde tecridi matematikteki ölçüsüzlük, varlık telakkisini imha etmiştir.

Haki Demir: Evet… Mevcut matematikteki tecrit; akıl almaz, tefekkür kabul etmez bir sığlıkla maluldür. Felsefi çerçevede varlık telakkisinin en sığ olanı materyalizmdir. Matematik tecritteki sığlıktan dolayı varlık telakkisi materyalizme, altın tepsi içinde teslim edilmiştir. Matematik, batının “kutsal metni”dir. Bizim artığımıza kutsal metin muamelesi yapan batı, ne hazindir ki usta bir manevrayla tefekkürünün temeli haline getirmiş, insanlığa da bunu kabul ettirmiştir. Mevcut matematikteki mantık silsilesi (bilgi dizgesi mi diyorlar), girift bir varlık telakkisine geçit veremezdi. Bugünün dünyasında materyalizmi ayakta tutan, matematiktir. Fizikteki (özellikle mikro fizikteki ve kuantum fiziğindeki) gelişmeler tam aksini göstermesine rağmen, hala materyalizmin ayakta kalması, hala temel bir sorgulamaya tabi tutulamaması, matematik zihni altyapıdan kaynaklanmaktadır. Fizikteki keşifler, varlığın yapısındaki giriftliğe dair çok şey söylemesine rağmen, matematik tasavvurun bir türlü gelişmemesi, fiziğin ilerlemesine de mani olmaktadır. Matematik tasavvur (veya matematik bilgi evreni), en basit ifadesiyle genişletilemediği için fizikteki ilerleme de tıkanmış durumdadır. Zira fiziğin ulaştığı noktaları mevcut matematik tasavvur taşımamakta, izah edememektedir. Matematik izah edemediğinde fiziğin belli bir sınırdan öteye geçmesi kabil değildir.

Fizikteki keşifler, batı dünyasının zihni tecrit istidadını ve hamlesini aşmış fakat fiziğin maddeyle meşgul olan bir bilim olmasından dolayı tecrit bahsi gündeme gelmemiştir. Zaten fizik bilimi batıda hiçbir zaman tecrit bahsini ihtiva etmemişti. Tecrit bahsini batı kültür ikliminde matematik üstlenmişti. Matematikteki tecrit sığlığı, tecrit istidadı ve niyeti olmayan fizik bilimini zora soktu.

Fizik biliminin madde altına ulaşması, bazılarının da buna ikinci aydınlanma demesi bile meseleyi anlamalarına kafi gelmedi. Fizikteki keşiflerin felsefedeki kriz dönemine denk gelmesi ise batı için başka bir hüzün kaynağıdır. Felsefe, fizik bilimine nispeten tecrit istidadına sahipti ve krize girmemiş olsaydı bugünkü fizik bilimi keşifleri için en azından tefekkür temrinleri yapabilirdi. Felsefe krize girip de pozitif bilimler ilerlemeyi sürdürünce, materyalizm varlığını devam ettirme imkanını buldu. Oysa bugünkü fizik biliminin ulaştığı nokta, materyalizmi çoktan imha etmişti. Felsefedeki kriz, matematik tasavvurdaki sığlık, fizik bilimindeki hamlelere rağmen materyalizmin can kurtaran simidi olmuştur.

Batı, temel telakkisi olan materyalizmi, materyalizmin güçlü delilleri olduğu için değil, tam aksine bilgi ve bilim telakkisindeki ve matematik tasavvurundaki sığlık sebebiyle muhafaza edebilmektedir. Batının bu durumu bizim için bir anlam ifade etmez, aksine kör alanlarının çoğalmasından ve zafiyetlerine yaslanmasından dolayı materyalizmde ısrar etmesi, çok meşhur tabirle “bilimin aydınlığı”nda yaşadığını göstermez, aksine derin bir cahilliğe sürüklendiğinin delilidir. O çukurda kalmasının bizim için bir mahzuru yok, önümüzdeki bir milyon yıl o çukuru mesken edinmesinden memnun oluruz. Mesele, batıya kendi körlüğünü anlatmak değil, bizim kendimiz ve insanlık için ne yapacağımızdır.

Metin Acıpayam: Tecridi matematiğin, aklın ufkunu göstermesi bakımından faydalı olabileceği yönündeki ihtimale ne diyorsunuz?

Haki Demir: Zekanın ve aklın ufkunu görmek birçok mesele için hayati ehemmiyettedir. Felsefe aklın ve zekanın ufkunu tespit edemediği için başka idrak melekesi ve idrak yolu mevzuunda tereddüde düşmüş, rasyonalizmden en uzak felsefi cereyanlar bile rasyonalizme teslim olmak zorunda kalmıştır. Zekanın ve aklın ufkunu görmek aynı zamanda insan telakkisinin sıhhatli şekilde oluşturulması için de şarttır.

Akıl ve zekanın ufku görülemediğinde her şey bunlara havale edilir. Akıl ve zekanın ufkunun sınırlı olduğu anlaşılamadığı takdirde, akıl ve zekayı aşmak ve mesela kalb ve ruha ulaşmak, onların idrak istidatlarından faydalanmak kabil olmaz. Akıl ve zeka ufkunda kalanlar, maveraya (meçhule-gayba) iman etseler de, hayatlarını materyalist altyapıda yaşamaktan kurtulamaz. Akıl ve zekanın tecrit ufku, en fazla maveranın olduğunu kabul edecek eşiğe gelir ama oradan ileriye gidemez. Dolayısıyla bu türden zihni organizasyonlar, imanı da sadece bilgi bahsi olarak anlar.

Aklın ve zekanın ufkunu ve sınırını tespit etmenin kestirme ve emin yollarından birisi matematiktir, matematikteki tecrit istidadıdır. Matematik yoluyla yapılacak tecrit temrinleri, itikadi hasarlara yol açmaksızın akıl ve zekanın ufkunu göstermesi bakımından fevkalade faydalıdır.  Çıplak akıl ve zeka, yani akl-ı selime ulaşamamış idrak melekesi, had bilmez. Kuru akıl (pozitif akıl) herhangi bir meseleyi anlamayacağına ikna edilemez. Anlamayacağı bir mevzuun olduğuna kanaat getirmeyen akıl, başka bir idrak yoluna da geçit vermez. Aklı, tevhid gibi hassas meselelerde test etmek, sayısız sapıklığın yolunu açar. Batının inşa ettiği pozitif akıl (kuru akıl), doğrudan temel İslami meselelere yönlendirildiğinde, imanı muhafaza etme ihtimali gayet zayıftır. İslam’ın aklı aşan bir muhteva yekunu olduğunu, akılla anlaşılacak meseleler olduğu gibi asla anlaşılmayacak mevzular da olduğunu izah etmenin muhkem yollarını keşfetmeliyiz. Bu yollardan birisi, aklı, temel İslami meselelere yönlendirmeden önce ufkunu ve sınırını anlamasını temin edecek temrinlerdir. Bu temrinlerin bir yolu, akıl ve zekayı matematik tecritte yormak ve ufkuna ulaştırmak, bununla beraber o ufuktan öteye yol olduğunu anlamasını sağlamaktır.

Matematikle meşgul olmayan akıl, tecrit cehdine sahip olmakta zorlanmakta, yolunun mücerret tefekküre çıkması zorlanmaktadır. Tecrit istidadı mizaç hususiyetlerinde mevcut olan insanların akıl ve zekası, tecrit temrinleriyle yorulmadığı takdirde “idrak krizine” girmemekte, idrak krizine girmediğinde ise üst idrak merkezi olan “akl-ı selim”e sıçrayamamaktadır.

Aklın ufkuna ulaşamayan, o ufkun ötesini seyredemeyen (o ufkun ötesi olduğunu göremeyen) insan zihni, hiçbir mevzuu aklın faaliyet alanından çıkarmaz. Meselenin özü bu noktadadır, akıl her şeyi kendi faaliyet alanı, idrak alanı olarak gördüğü müddetçe İslam’ın yekununu anlamaz. Mesele maveraya ait mevzuların olduğunu iman yoluyla bilmek değil, mesele maveraya açılan kapıyı bulmak, o kapıdan ne ile geçileceğini anlamaktır. Akıl, maveranın eşiğine ulaşmadığı takdirde, insan idraki maverayı bilgi meselesi olmaktan çıkarmaz.

Matematik tecrit, aklın ufkunu ve sınırını tespitte mahir olduğu kadar akl-ı selimin inşasında da lüzumludur. Muhakkak ki başka sahalardaki tecrit faaliyeti de aklın ufkuna ulaşmayı ve akl-ı selim ihtiyacını hissetmeyi mümkün kılar. Ne var ki temel İslami meselelerdeki tecrit faaliyeti, akl-ı selimin inşasından önce (tecrit istidadı olanlarda) gerçekleştiğinde, istikamet üzere kalmayı zorlaştırmaktadır. Bu ihtimal tabii ki kalıcı idrak hasarları oluşturabilmekte, sapık itikatlar zuhur edebilmektedir.

Sadece matematik tecritle akl-ı selimin inşası ve sahih istikametin muhafazası mümkün değil. Fakat akıl ve zekanın tecrit güzergahında yorulması ve “aczin idraki” bahsine tehlikesiz bir sahada ulaşması zaviyesinden mühim bir imkandır. Böyle bir imkan var, buna karşı hassasiyetsiz davranmak, en azından maarif telakkisi ve talim ve terbiye nizamı tesisinde büyük eksiklik olur.

Akıl ve zekanın matematik tecritte yorulduğu vakadır. Matematikçilerin, matematiğin tabiatına rağmen devrimci olamamasının bir sebebi de budur. Matematik, akıl ve zekayı gerçekten yoran, onları aciz bırakan bir özelliğe sahiptir. Batıda ve doğuda alternatif bir matematik tasavvurun geliştirilememesinin temel sebebi, akıl ve zekanın hiçbir sahada olmadığı kadar yorulmasıdır. Matematik, akıl ve zeka üzerinde öyle yorucu bir tesir bırakıyor ki, o akıl, değil devrimci olmak, yerinden kımıldayamaz hale geliyor. Bu sebeple hamle istidadını muhafaza eden akıllar, matematikçilerinde değil, mühendislerin aklıdır. Zira mühendislik, aklı matematik kadar yormamakta, vakumlamamaktadır. Bunun temel sebebi ise, mühendisliğin tatbik bilimi olmasıdır, tatbik bilimleri nazari sahada yorulmazlar.

Matematik tecritle akıl ve zekayı yormak, mevcut matematik tasavvurda idrak hamlesini inkıtaa uğratıyor veya zayıflatıyor. İslam maarif nizamında akıl ve zekayı matematik tecrit temrinleriyle yormak, idrak istidat ve hamlesini inkıtaa uğratmak için değil, bilakis yüksek idrak melekesine ulaşmak içindir. Bu imkan bizde (Müslümanlarda) var, zira bizim varlık ve bilgi telakkimiz, akıl ve zekayla mahdut değildir. Bilgi telakkimizin maveraya açılan bir yolu mevcuttur, akıl ve zekayı o eşiğe kadar getirip, yüksek idrak melekesine sıçramasını temin edebiliriz.

Bu nokta, bizim (Müslümanların) batıdan ve diğer kültür coğrafyalarındaki insanlardan üstün olduğumuz mühim bir idrak imkanıdır. Batılı zihin, akıl ve zekanın ufkuna ulaştığında kendi içine çöker, çökmüştür de, zira filozoflar bu noktaya vardıklarında ya çıldırmış ya da intihar etmişlerdir. Oysa biz o noktaya vardığımızda esas güzergaha girmiş oluruz. Bunu yapabilmek için batının insan telakkisinden bağımsızlaşmak, insanın merkezinin beyin değil kalb ve ruh olduğunu idraken bilmek, bunun idrak melekelerini (yani akl-ı selimi) inşa etmektir. Zaten bu çaba, akl-ı selimi inşa etmek içindir.

Metin Acıpayam: Gelelim maddenin matematiği meselesine… Maddenin matematiği kurulmuş mudur? Kurulmadıysa kurulabilir mi?

Haki Demir: Maddenin matematiği kurulmamıştır, maddenin matematiği kurulamadığı için varlığın (maddeden ibaret olmayan toplam varlığın) matematiği zaten kurulamamıştır. Maddenin matematiği kurulabilseydi, varlığın matematiğini konuşmak daha kolay olurdu. Varlığın maddi tezahürü olan kısmı için kurulamayan matematiğin, toplam varlık için kurulmasından bahsetmek çok zor bir iştir.

Mevcut matematik, maddenin matematiği olma iddiasındadır. Fakat temelde materyalist telakkinin sınırlarına hapsedilen mevcut matematik, maddenin matematiği olma iddiasını, aynı zamanda toplam varlığın matematiği olma iddiası şeklinde izah etmektedir. Materyalist telakki, varlığı maddeden ibaret gördüğü için, maddenin matematiği, toplam varlığın matematiği iddiasıyla karşımıza çıkmakta, bu nokta fark edilmediğinden dolayı da matematik tasavvurun mevcut şekline takılmaktayız.

Materyalist temelli matematik tasavvur, toplam varlığın matematiği olma iddiasından dolayı mevcut matematik tasavvurun (matematik evrenin) genişleme imkanı olmadığı zannına kapılıyoruz. Batılı tabirle metafiziğin matematiği olabileceği ihtimalini yok sayıyor, mesela cinlerin matematiğinin nasıl bir şey olabileceğini merak bile etmiyoruz. Bu durum tabii ki fizik bilimi için de aynen geçerlidir, cinlerin fizik bilimini merak etmediğimiz için, maddeye hapsolmuş bir bilim evreninde patinaj yapıyoruz.

Hepsi bir tarafa, sadece cinler aleminin fizik ve matematik ilmi üzerinde düşünmeye başlasak, bambaşka bir fizik ve matematik evrene kapımızı açmış oluruz. Materyalist temelli batı bilim telakkisinin cinlerin varlığını kabul etmemesi karşısında bu tür yaklaşımlarımızın bir kıymet ifade etmeyeceği aşikardır. Onların tabiriyle “bilimsel” bir meseleden bahsetmiyoruz. Tamam da bizim varlık ve bilgi telakkimiz tamamen farklıdır, buna rağmen neden batının materyalist temelli bilim telakkisiyle kendimizi sınırlıyoruz. Batının ne dediği niye umurumuzda olsun ki? Kendi varlık ve bilgi telakkimizi batıya test ettirmek, onaylatmak gibi aciz ve aşağılık kompleksine kapılmaktan ne zaman kurtulacağız?

Maddenin matematiğini tam manasıyla kuramadığımız için, metafizik matematiği gündemimize bile alamıyoruz. Oysa cinler aleminde ayrı bir matematik ve fizik bilimi mevcut. Batının aksine biz (Müslümanlar) cinlerle, özellikle de cinlerin Müslüman olanlarıyla ve tabii ki onların da alimleriyle münasebet kurmanın yollarını biliyor, tarihte olduğu gibi bugün de münasebet kurabiliyoruz. Müslümanların ilim telakkisi maddeyle, dolayısıyla materyalizmle mahdut değildir. Cinler aleminin matematik ve fiziğinden bize ne dememiz mümkün değil, zira Müslümanların varlık telakkisi, mahlukatın toplamını ihtiva eder, bu sebeple bilgi ve ilim telakkisi de varlığın toplamını muhatap alır.

Cinler aleminin matematik ve fizik ilmini ilim telakkimize dahil ettiğimizde göreceğiz ki, muhteşem fırsatlar ve imkanlar ortaya çıkacak, ilim telakkisinin hacmi hayal bile edilemeyecek kadar genişleyecektir. Cinler alemindeki matematik ve fizik ilmi, aynı zamanda şimdiki teknolojinin çok üstüne çıkmamıza imkan verecektir. Yepyeni bir teknoloji üretme imkanı elimizin altındayken, batının bilim telakkisi içine sıkıştık ve onların ileride olduğu teknolojinin peşinden koşmakla meşgulüz. Dolayısıyla yetişemiyoruz. Mevcut matematik ve fizik bilimiyle tabii ki ilgilenelim, bunların teknolojisini tabii ki ihmal etmeyelim ama bunların çok ötesinde ve üstünde bir teknoloji geliştirme imkanı sadece bizde olmasına rağmen, “batı bu konuda ne der?” cinsinden sünepelikle uzak duruyoruz.

Cinler aleminin ilmi, insanlık aleminin anlamayacağı cinsten değildir. Cinlerin bize görünmeden bizimle birlikte yaşayabilmesi, onların insanlardan üstün varlıklar olduğu zannını üretiyor. Oysa İslam varlık telakkisinden biliyoruz ki, kainatta insandan daha üstün varlık yoktur, buna melekler de dahildir. Kalb ilimleri (ruhi ilimler), cinler aleminin ilimlerinden çok ileridedir. Batı bilim telakkisinin maddeye perçinli olmasından dolayı batının kabul etmediği cinler alemini biz de her nedense bilgi telakkimizden çıkardık. Mesela sadece cinler aleminin ilminden ibaret olsaydı belki tahammül edilebilirdi, aynı zamanda insanlık aleminin kalbi-ruhi ilimlerini de unuttuk. Kalb evreninin fizik ilmi de matematik ilmi de cinler aleminin fizik ve matematik ilminden çok ileridir.

Kalbi (ruhi) ilimler, hakikat (ve tevhid) ilminin şubeleri olarak tasavvufun inhisarındadır. Bir müddetten beri tasavvufla sıhhatli bir münasebet kuramayan Müslümanların bir kısmı, kendini materyalist temelli bilim telakkisine hapsettiği için, meselenin özü gözden kaçırıldı. Tasavvuf tevhid ilmi olmak bakımından kuru bilgi meselesi haline getirilemiyor veya bu hale getirilmesine meşayıh-ı kiram müsaade etmiyor. Buna mukabil bir kısmı aklın idrak alanında olan cinler aleminin ilimleri tahsil edilebilir, bir ilim sahası haline getirilebilir. Mevcut matematik maddenin çok az kısmını kendine mevzu edinmiş, bu sebeple maddenin matematiğini bile ihata edici şekilde kuramamıştır.

Atom altına inen fizik bilimi, maddenin şekil ve hatta sayı özelliklerini kaybetmiş, daha doğrusu bu özelliklerin ötesine geçmiştir. Batıya uygun tabirle ifade etmek gerekirse, metafizik alana doğru hızla ilerlemektedir. Mikro fizikte maddenin şekil ve sayı özelliklerini kaybeden fizik bilimi, mevcut matematiğin iflasını ilan etmiş, ne hazindir ki materyalist temelli bilim telakkisinin fizik ve matematik şubesi bu meseleyi hala anlamamıştır. Mikro fizikte mevcut matematiği kullanmakta ve bunda ısrar etmekte olan batı, kaçınılmaz olarak yanlış hesaplar yapmakta, dolayısıyla fizik biliminde de ilerleme sağlayamamaktadır. Pozitif bilimlerin yeni bir bilgi alanına girmesinin ön şartı, o sahanın matematiğini kurmaktır. Bir bilgi alanının matematiği yoksa o alana pozitif bilimlerin girmesi, girmeye çalışması beyhude bir çabadan ibarettir.

Mevcut matematiğin muhayyel bilim haline geldiği tezinin sarih şekilde görüldüğü bilgi alanlarından birisi mikro fiziktir. Bu durum aynı zamanda uzay tasavvurunda da (nispeten makro fizikte de) mevcuttur ama orada anlaşılması biraz daha zor olduğu için bugünkü idrak seviyesiyle dikkat çekmesi beklenmemelidir.

Mikro fizikte maddenin şekil ve sayı özelliğinin kaybolması, mevcut matematiğin tamamen muhayyel bilim olduğunu göstermiştir. Bundan sonra pozitif bilimlerin ilerlemesi, matematikte devrim çapında keşiflerle ancak kabildir. Batının mevcut bilim telakkisi ile bunu anlaması fevkalade güçtür, bu durum Müslümanlar için harikulade bir imkan oluşturmaktadır.

Aynı andan harekete geçen iki parçacığın birine etki uygulandığında diğerine de uygulanmış gibi tepki vermesi, fizik biliminin çözümsüz problemlerinden biri olarak durmaktadır. Fiziğin bu problemi çözememesi, zannedildiğinin aksine fizik biliminin eksikliğinden ziyade matematik biliminin eksikliğindendir. Problemin mahiyetini teşhiste isabet edilemeyince, yani problem sadece fizik problemi olarak görülünce çözümsüz kalmakta, fizik problemi olduğu kadar matematik problemi olduğu da fark edilse, fizikteki keşif hamlelerini matematikte de yapmak gerekecektir.

Mevcut matematik, maddenin “orta hali” ile ilgili ve sınırlı kalmıştır. Mikro fizikte de makro fizikte de iflas etmekte, her ikisi için de ayrı bir matematik tasavvura ihtiyaç hissedilmektedir. Ayrıca maddenin orta haliyle sınırlı kalması, orta halinin tamamını kuşattığı manasına gelmiyor. Zaten orta halini tamamen kuşatamadığı içindir ki, iki istikametin ufkunda (uç noktalarında, keşif ve ilerlemenin olduğu alanlarda) farklı matematik tasavvurlara ihtiyaç olduğunu fark etmemektedir.

Maddenin şekil ve sayı özellikleri orta haline aittir. Her ne kadar makro kozmosta şekil ve sayı özellikleri mevcut gibi görünüyorsa da, en azından orta halinden farklıdır. Mikro kozmosta ise zaten şekil ve sayı özellikleri kaybolmaktadır. Matematik tecridin, sayı ve şekle takılması, oradan ileri gidememesi, mikro fizikte tamamen iflas etmekte, bu durum ise matematikteki tecrit özelliğinin yanlışlığını açıkça göstermektedir.

Mikro fizikte yanlışlığı görülen tecrit hamlesi, muhakkak ki maddenin orta halinde de yanlıştır. Maddenin orta halinde bazı neticeler veriyor olması, tecrit hamlesinin doğruluğundan değil, belli bir alanda doğrulanabilmesindendir. Mevcut matematiğin eksikliğinden bahsetmemizin sebebi de budur; yani bazı alanlarda teyit edilebilmesi, maddenin tamamını kuşatamadığını göstermektedir. Bazı alanlarda teyit, bazı alanlarda tekzip edilmesi, yanlışlığını değil, eksikliğini gösterir. Bu manada mevcut matematiğe yanlışlık atfetmekten ziyade, eksiklik tenkidi getirmek daha doğrudur.

Maddenin varoluş sürecinin bazı safhaları keşfedildi. Maddenin, orta haline gelmeden önceki süreçlerde farklı tezahürlere sahip olduğu görüldü. Aslında orta halinde de farklı tezahürleri bulunmaktadır. Özellikle varoluş süreçlerindeki safhalara dair matematik tasavvurlar mevcut değil. Bu durum aynı zamanda “varoluş matematiği” veya “varoluş denklemi” bahislerini boşlukta bırakmaktadır. Maddenin varoluş sürecine dair bir şey söylemeyen matematik, madde bilimi olabilir mi?

Maddenin orta halindeki farklı tezahürler meselesi de fevkalade mühim. Mesela cansız varlıktaki maddi tezahürler ile canlı varlıktaki maddi tezahürler çok farklıdır. Veya şöyle mi ifade edilmelidir; cansız madde ile canlı maddenin hususiyetleri bambaşkadır. İnsanın bedeni de maddeden teşekkül etmektedir ama ruhun taalluk etmesiyle tamamen farklı tezahürler meydana getirmekte, her iki madde için aynı matematik tasavvur netice vermemektedir.

Maddenin matematiği kurulmalıdır. Maddenin tamamını, tüm tezahürlerini, varoluş sürecinin her safhasını kuşatacak bir matematik tasavvura ihtiyacımız var. Bu hamleyi, batının materyalist temelli bilim ve matematik tasavvuru gerçekleştiremez. Müslümanların önünde büyük bir imkan var, riyaziye bu hamleyi gerçekleştirecek muhtevaya sahiptir ve biz bunu yapabiliriz.

Metin Acıpayam: Maddenin matematiği kurulmadıysa, varlığın matematiği de kurulamadı o zaman.

Haki Demir: Aynen öyle… Maddenin matematiği kurulamadığı gibi varlığın matematiği de kurulamamıştır. Varlık alemini (mahlukatı) sadece maddeden ibaret gören batı telakkisi, maddenin üzerine sıçrayıp başka varlık tezahürlerini de ihtiva edecek şekilde varlığın matematiğini kurma imkanına sahip değildir.

Maddenin matematiği kurulmalıdır muhakkak fakat varlığın matematiği kurulmalı mıdır? Aslında bu soruyu şu şekilde sormak daha sıhhatlidir; varlığın tamamını ihtiva edecek bir ilim dalı kurma çabası, matematik üzerinden mi yapılmalıdır yoksa başka bir ilim dalı olarak mı gerçekleştirilmelidir? İlimlerin tasnifi bahsi dikkat ve idrakimizden uzak tutulduğu ve bu sahada hiçbir çalışma yapılmadığı için mesele müphem hatta meçhul kalmaktadır.

İlimlerin tasnifi bahsini tetkik ettiğimiz “İslam medeniyet tasavvuru-1-Terkip ve tefekkür” başlıklı eserimizde, önce ana mecraları tespit eden yatay tasnifi yapmış, dördüncü mecra olarak “müspet ilimler mecrasını” teklif etmiştik. Bu mecrayı kendi içinde dikey tasnife tabi tutmuş, “terkip ilimleri, tetkik ilimleri, tatbik ilimleri” şeklinde ifade etmiştik. Müspet ilimler mecrasının terkip ilmi olarak da, “tekevvün” ilmini teklif etmiştik. Meseleye bu tasnif çerçevesinde bakınca, müspet ilimler mecrasını varlık ilimleri için tahsis ederek, varlığı topyekun tetkik ve idrak etmeyi mümkün kılacak bir çerçeve oluşturmaya gayret ettik.

İlimlerin tasnifine dair teklifimizde müspet ilimler mecrasının terkip ilmi olan tekevvün (veya tekevvünat) ilmi, varlığı tamamen kuşatacak bir bilgi alanıdır. Mesele bu çerçevede değerlendirildiğinde, varlığın tamamını kendine mevzu edinen tekevvünat ilmi mevzumuzun merkezidir. Tekevvünat ilmi, terkip ilimlerinden olduğu için, varlıkla ilgili tüm bilgiyi terkip edecek, terkip mimarisini her cihetten kuracaktır. Terkip mimarisine matematik (tabii ki riyaziye) de dahildir.

Terkip ilmi olan tekevvünatın tetkik ilimlerinden birisi olarak riyaziye düşünülmelidir. Tetkik ilmi olarak riyaziye, terkip ilmi olan tekevvünatın inşası için ciddi bir ilim olarak mesuliyet üstlenecektir. Varlığın matematiğini kurmaktaki zorluk, varlık telakkisiyle ilgili zorluktan kaynaklanmaktadır. Batı, varlık telakkisini materyalizmle ifade ettiği için maddede patinaj yapmakta, Müslüman coğrafya ise kendi varlık telakkisinin kaynakları olan kadim müktesebata ulaşamamakta, yeniden terkip edecek cins kafalara da sahip olamamaktadır. Varlık telakkimiz, parça parça meselelerden ibarettir, maddenin varlığını biliriz, madde ötesi varlıkların mevcudiyetine mecburen inanırız fakat tüm varlığı terkip edecek bir fikriyattan mahrumuz. Kadimde tabii ki yapılmıştı, özellikle tasavvuf müktesebatı, kainatın (mahlukatın) tamamını ihtiva ve ihata edecek varlık telakkisini, tevhidin mütemmimi olarak tertip ve izah etmişti. Bugün başka bir zihni evrende yaşadığımız için ne kadimdeki varlık telakkimizin yekununa ulaşabiliyor ne de batı tarafından işgal edilmiş zihni evrenimizde kendi varlık telakkimizi yeniden terkip edebiliyoruz.

Varlık telakkimiz ve onu kamil manada tetkik edecek bir terkip ilmimiz olmadığı için, varlık alemini kuşatacak bir bakış ve anlayış sahibi olamıyoruz. Varlık telakkisi, özü itibariyle tevhidin mütemmim mevzuu olmasına rağmen, bir kısım Müslümanlar meseleyi felsefi bir bahis olarak kabul etmekte ve uzak durmaktadır. Aslında uzak durmasının temel sebebi, ileri sürdükleri gerekçelerden ziyade, orta zekaya mahkum olan kifayetsizlikleridir. Kadim müktesebatta tasavvufun, varlık telakkisi başlığını atmadan doğrudan tevhid başlığı altında tetkik ettiği meseleyi ayrı bir başlık altında görecek keskin idrak sahiplerinin olmamasından dolayı mevzu sahipsiz kalmaktadır.

Tüm varlığı kuşatacak veya en azından tüm varlıkla ilgilenecek bir riyaziye kurulmasının zorluğu malum. Belki kurulması imkansızdır. Ama mevcut matematiğin meseleyi ifade kudretine bakınca çok sığ kaldığı, varlığın ne kadarını ihata etmesi mümkünse o nispette bir riyaziye kurulması gerektiği açıktır.

Mevcut matematik evreni genişletmekte zorlanabiliriz belki ama riyaziyeyi kaldığı yerden ihya ve inşa etmeye niyetlenirsek birçok şey yapabileceğimiz bilinmelidir. Mevcut matematik tasavvur, ufkunu sabitlemiş, hatta ufuk çizgisini çelik duvarlarla örmüş gibidir. O ufku parçalamak, mevcut matematiğin tabiatına zerkedilen materyalist telakkiden dolayı fevkalade zor olabilir. Buna mukabil riyaziye, muhtevasında mavera olan bir ilim dalıdır ve zaten ufku mevcut matematiğin çok ötesindedir.

Metin Acıpayam: Teşekkür ederim

Haki Demir: Rica ederim

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir