MUTLAK İLİM NİSPİ İLİM

MUTLAK İLİM NİSPİ İLİM

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Allah Azze ve Celle sonsuz (mutlak) ilim sahibidir. İnsanlığa tebliğ için Hz. Resulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize vahyettiği Kur’an-ı Kerim, sonsuz ilmine giden bir yoldur ve sonsuz ilmine aittir. Allah Azze ve Celle’nin kelamı, mahlûk olmadığı için mahdut da değildir ve sonsuz ilmine dairdir.
Hadis-i Şerifler ve Sünnet-i Seniyye, “Mutlak İlmin” kalbine indirildiği İki Cihan Serveri Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, aklın verasında olan Risalet tavrı ile idrak, izah ve tatbikatıdır. Risalet idraki, aklın verasındadır ve idrak ötesi bir idraktir. Risalet idraki, “kelimesiz idraktir” ki saf manaya (hakikate) vukufiyet, tamamen ihsandan ibarettir. Bu ve bilmediğimiz birçok sebeple Hadis-i Şerifler ve Sünnet-i Seniyye de “Mutlak İlme” dahildir. Zaten O, yalan söylemez, yanlış söylemez, kendiliğinden konuşmaz, kendiliğinden yapmaz.

Kur’an-ı Kerim doğrudan Allah Azze ve Celle’nin kelamı olmakla Mutlak İlimdir. Sünnet-i Seniyye, “Mutlak İlmin” kalbine indirildiği Risalet’in, idrak ve tatbikatının “muhafaza” altına alınmasından dolayı “Mutlak İlim” mahiyetindedir. Böylece Mutlak İlim, kitap ve sünnet olmak üzere sübut bulmuş, tadat edilmiştir.
*
Herhangi bir insan idraki, Mutlak İlme, mutlak manada nüfuz edemeyecek, müntehasına ulaşamayacaktır. Öyleyse bir taraftan Mutlak İlimden anladıklarımızı ilmi bir çerçeveye kavuşturmalı diğer taraftan Mutlak İlmi anlamak için ilim dalları inşa etmeliyiz. Mutlak İlmi gelişigüzel bir şekilde anlama teşebbüsü, onu idrak etmenin yolu değil, aksine idrak etmenin maniasıdır.
Mutlak İlmin mana hacmine (ki hacmi mahdut değildir) hakkıyla vukufiyet iddiası, ancak nevzuhur entelektüel serseriliktir. Mutlak İlme kuşatıcı manada vukufiyet, mahdut aklın namütenahi ilmi ihata etme iddiasıdır ki, böyle bir ahmaklığın tarifini hiçbir lügat yapamaz ve taşıyamaz. Bu sebeple ümmetin “Selef-i Salihini”, Mutlak İlme nüfuz ve vukufiyet için çok sayıda ilim inşa etmiş, birçok ilmin inşa edilebilmesi için de altyapı oluşturmuştur.
Ümmetin kadim müktesebatını oluşturan ve o müktesebatın içinde muhafaza edilen ilimler, “Nispi İlimler” cümlesindendir. Mutlak İlim dinin ta kendisidir, mutlak ilmin inzal ve tatbiki tamamlandığında “din inşası” tamamlanmış, ondan sonra kurulan Nispi İlimler ise “din ile inşa” devrini başlatmıştır.(*)
*
Mutlak İlim ile Nispi İlim bahsi içinde bulunduğumuz kaos çağında birbirine karıştırılmaya başlanmıştır. İlim bahsindeki en temel tasnif olan “Mutlak İlim-Nispi İlim” meselesi, dünyadaki hiçbir bilgi telakkisinde yoktur, bu sebeple olmalı batı tesirine maruz kalanlarca ağır ölçü ihlalleri yaşanmaktadır.
Kadim müktesebatımız ile irtibat kurmak, onu tahsil ve idrak etmek zorlaşınca, müktesebatın son halkalarında bir donma başlamış, Kemalist devrimlerin imha ve zulmü ile irtibat tamamen kesilmiş, elde “İlm-i Hal” kitaplarından ibaret küçük bir külliyat kalmıştır. Mazlum halkın imanını muhafaza ve dinini yaşama cehdiyle sarıldığı bu külliyat, ülkedeki hürriyetlerin biraz genişlemesiyle ortaya çıkan ukalalar tarafından “hurafe” olarak şiddetli tenkitlere mevzu edinilmiştir. Alim olmak iddiasındaki bir insan, halkı kıyasıya tenkit ettiğinde, anlaşılır ki halkın seviyesindedir. Kemalist zulüm altındaki halkın elindeki birkaç kaynağa savaş açacak kadar irfan ve izandan yoksun olanlar, halkla kavga etmenin nefs kavgası olduğunu hala anlamamış görünüyor. Oysa halk irşat edilir, onunla kavga edilmez.
*
Cumhuriyet dönemindeki ağır zulüm ve kadim müktesebatın imhasına dönük operasyonların verdiği zarar malum… Meselenin aslı, cumhuriyet öncesi dönemde, kadim müktesebata ulaşma imkanı olmasına rağmen ruhi ve akli hassasiyetin kaybı ve idrak seviyesinin düşmesidir. Ulema, kadim müktesebatımız karşısında “Gök kubbe altında söylenecek söz kalmadı” türünden hayret ve zafiyet ifade eden tavırla, hikmet keşfini ve ilmi inşa süreçlerini büyük nispette durdurmuştur. “Gök kubbe altında söylenecek söz kalmadığına” inanıldığı andan itibaren, “Mutlak İlmin” muhtevasındaki mana ve hikmet keşfinin tamamlandığına inanılır. Son dönem ulema tabii ki Mutlak İlim-Nispi İlim tasnifine vakıftır ama eğer keşif ameliyesi tamamlanmışsa, Mutlak İlimdeki hikmet vuzuha kavuşmuş demektir. Bu kanaat, Nispi İlimlerin mutlaklaştırılmasını, her ne kadar Mutlak İlim yerine ikame edilmese de sabitlenmesini kaçınılmaz kılar. Böyle de olmuş, tekrarlar başlamış, bilgiden ve ezberden ibaret bir teçhizatla inisiyatif alınmıştır. Uleması bu noktaya gelen medeniyetin çökmesi mukadderdi.
Halk tabii ki Nispi İlimlerle Mutlak İlmi birbirine karıştırır, bu konuda mazurdur. Ulemanın dolaylı yoldan geldiği Nispi İlimleri mutlaklaştırma ve Mutlak İlim yerine ikame etme anlayışı, hem keşif ve inkişafı hem de hayata ve dünyaya vaziyet etme iktidarını kaybettirmiş, devasa bir boşluk oluşmuştur.
Maraz, Nispi İlimlerin mahiyetinde değil, ona muhatap olan alim ve mütefekkirlerin anlayışındaydı. Anlayış bozulmuştu, akl-ı selim kaybolmuştu. “Ne” okuduğumuz kadar “ne ile” okuduğumuz da mühimdi, akl-ı selimi kaybedince keşif istidadımızı kaybettik.
Bu anlayışın marazi tarafı açıktı, bu anlayışa karşı bir aksülamelin zuhuru da tabii idi. Fakat İslam, felsefi geleneğin diyalektik işleyişindeki amel-aksülamel zincirini takip etmez. Mezkur anlayış yanlıştı ama temelindeki nizami tertip doğruydu. Anlayışa yönelik aksülamel, temeldeki Mutlak İlim-Nispi İlim ana tasnifini darmadağın etti. Nispi İlimlerin “Mutlak İlim” haline getirilmesi veya öyle davranılmasındaki yanlışlık, aksülamel sahipleri tarafından Nispi İlimlerin inkar ve imhasına kadar giden bir yol açtı. İfrat ile tefrit arasındaki tahterevallide sallanan iki taraf da yanlış yaptı.
Birisi Nispi İlimleri Mutlak İlim yerine ikame etmekle hata yaptı, diğeri Nispi İlimleri inkar ve imha ederek Mutlak İlmi Nispi İlim derekesine düşürdü. Birinin Nispi İlimlerin hacminden gözü kamaştı ve keşif ameliyesi zafiyete uğradı, diğeri Nispi İlimleri inkar ve ihmal ederek, İslam’ı ilimsiz bıraktı.
Mutlak İlmi, Nispi İlimler seviyesine indiren, hatta ondan da değersiz hale getiren nevzuhur akım, hiçbir ilmi tedrisat görmeyen yirmi yaşındaki cahillerin eline Mutlak İlmin (üstelik sadece Kur’an-ı Kerim’in) mealini verdi. Hiçbir ilmi usul ve tertibe riayet etmeden Mutlak İlme muhatap kılınan cahiller, böyle büyük bir vazifeyi üstlenmek ve ümmeti kurtarmak gibi kifayetsiz teşebbüslerin altında ezildi ve tam anlamıyla bir nefs hareketi haline geldi.
Serkeş akıllar, halkta yuvalanmış bazı hurafeleri görünce, Mutlak İlmi (üstelik Sünnet-i Seniyye’yi de ret veya ihmal ederek) idrak ettiklerine kanaat getirdiler. Ağaca çaput bağlayan okuma yazma bilmez bir kadının tavrına bakıp, İmam-ı Azam Hazretlerini tenkit etmeye başlayan azmanlaşmış nefsler, Nispi İlimlere (ümmetin kadim müktesebatına) Kemal Atatürk’ten daha şiddetli bir savaş açtılar. Kadim müktesebatımıza itibar etmeyi, müşrik atalar için beyan buyurulan “atalarının dini” ifadesiyle tarif ve tavsif edecek kadar gözü dönen din tahrifçileri, ağaca çaput bağlayan kadınların cehaletini aştılar.
*
Takip edeceğimiz güzergah, Nispi İlimlerin inkar ve imhası değil, aksine önce onları idrak, sonra onların marifetiyle Mutlak İlimdeki keşif ve inkişafı yeniden başlatmaktır. Nispi İlimler (kadim müktesebatımız) marifetiyle çok sayıda medeniyet inşa edebildiğimiz tarihi bir vakıadır. Bu tarihi hakikatin inkarı, tarih boyunca bedevilikten kurtulamamış ve bir tane bile medeniyet kuramamış olan Şia’nın husumetinden kaynaklanır. Şia dışındaki merkezkaç kuvvetler nispeten zayıftır ve bir müktesebatı da yoktur.
Nispi İlimleri ihya edip, mana ve hikmet kaşifi maharetini yeniden kazandırmalıyız. Aynı zamanda Mutlak İlmin muhtevasındaki mana ve hikmet keşfi için ihya edilecek ilimlerin dışında birçok ilim dalını kurmamız gerekiyor. Nispi İlimlerin ihyası ve yenilerinin inşasını, Mutlak İlmi merkeze alıp, medeniyet tasavvuru gibi “büyük terkibi” gerçekleştirerek yapmalıyız.
Ümmetin on dört asırlık keşif ve inşa ameliyesini, bu ameliyenin müktesebatını çöpe atmak, oryantalist taarruzun temel hedeflerinden biridir. Oryantalizmin bugün, Müslümanların eliyle yürütülen bir operasyon haline gelmiştir. Buna razı olmak ve müsaade etmek, yeniden doğuş ve varoluşu, yeniden medeniyet inşasını imkansız kılmak manasına gelir. Bazen Şia, bazen Vehhabi, bazen Selefi gibi siyasi (dini değil) akımların kisvesine bürünen oryantalizm, özü itibariyle Kur’an-ı Kerim dışındaki her şeyimizi imha etmeyi hedefliyor. Kur’an-ı Kerimi imha veya tahrif etme teşebbüsleri akim kaldığı için vazgeçen, onun yerine vahyin ilk muhatabı olan Risalet’e ve Risalet’in beyan ve tatbikatı olan Sünnet-i Seniyye’ye yönelen, yine müderrisi Risalet olan ve Risalet tedrisatından geçen Sahabe-i Kiramı itibarsızlaştırmaya çalışan bir operasyon yürütüyor.(**)

(*)”Din inşası” ile “Din ile inşa” bahisleri, Nurettin Saraylı’nın “Din inşası ve Din ile inşa” başlıklı yazısında tetkik edilmiştir.
(**)Bu mesele, Mustafa Karaşahin’in, “Oryantalist taarruz” başlıklı yazısında tetkik edilmiştir.
İBRAHİM SANCAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir