MUTLAK MÜDERRİS HZ. RESUL-İ EKREM (SAV)

MUTLAK MÜDERRİS HZ. RESUL-İ EKREM (SAV)

(Terkip ve İnşa dergisi 17. sayısı)

Mutlak Emsal O’dur, öyleyse Mutlak Müderris de O’dur. Herhangi bir hadise veya Sahabesinden birisi karşısında tebessüm etmesi bile İslam tedrisat telakkisine dair bir ölçü vazetmektir. Keza hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bir cihat anında kılıç kuşanma edası, İslami tedrisata dair bir hikmet ihtiva eder. Tedrisatın mekteplere ve sınıflara mahkum edildiği bugünün dünyasında, O’nun, sokakta yürüyüş tarzının İslami tedrisata dair bir mana ve kıymet ifade ettiği unutuldu. Bu sebeple Mutlak Müderris diyoruz, yani her hal ve hareketi, her tavır ve edası, her kelam ve tatbikatı, başka meselelerle alakalı olduğu kadar aynı zamanda tedrisatla da alakalıdır.
Tedrisat, hakikati itibariyle Allah Azze ve Celle’nin dininin, insanlar tarafından anlaşılmasını mümkün kılan süreçler yekunudur. En uzak gibi görünen mesela fizik bilimi tedrisatının bundan ayrı tutulması, ilim telakkisinin parçalanması ve laikliğin farkına varılmadan kabulü manasına gelir. İslam’ın muhteva yekunu ve onun çerçevesi ve tezahürü manasına gelen bilgi evreni; hiçbir varlık ve vakıa, bilgi ve ilim sahasına bigane değildir ki, Allah Azze ve Celle’nin dininin dışında bir bilgi alanı olsun. Bu sebeple İslami tedrisat; saf İslami ilimler manasındaki tefsir, hadis, kelam, fıkıh gibi ilim dallarına münhasır değildir, kainattaki her varlık çeşidi ve bilgi vahidi, İslam ilim telakkisinin ve İslami tedrisatın mevzuudur.

İslam, hakkında ilim ve hikmet beyan etmediği ve hüküm vermediği bir mevzu bırakmaz. Parçalı bilim anlayışı, yani İslami ilimler ve sair ilimler gibi temelde laik bilgi telakkisi, İslam’ın anlaşılmamasından kaynaklanan idrak zafiyetidir. Öyleyse tekrar etmekte fayda vardır; O, Mutlak Müderristir. Zira O, Mutlak İlmin kendisine vahyedildiği Risalet ve Nübüvvetin sultanıdır, zira O, Mutlak İlmin ilk ve tek müderrisidir.
*
Mutlak Müderris olmak iki cihetle temayüz eder; birincisi Mutlak İlme vasıtasız muhatap olmak, ikincisi tek ve nihai emsal olmak… Mutlak İlme vasıtasız muhatap olmak, vahyin kalbine ilka edilmesidir ki, kelimesiz idraktir. “Kelimesiz idrak”, hiçbir beşeri idrak bahsiyle mukayese edilemeyecek bir hadisedir. Vahye kelimesiz idrak ile muhatap olmak, vahyin müderrisliğinde mutlaklık sıfatının kaynağıdır. Malumdur ki bu mesele, Risalet mevzuuna dahildir ve kesbi ve cehdi değildir. Kim ki, vahyi O’nun anlamadığı gibi anlamaya çalışır, kim ki vahyi O’nu devreden çıkararak anlamaya uğraşır, bilmelidir ki vahye muhatap olmamıştır, bir şeyler anlamışsa bilmelidir ki anladığı başka bir şeydir.
Tek ve nihai emsal olmak; vahye vasıtasız muhatap olmak, yani vahyin tek muhatabı olmaktan kaynaklanır. Vahyin vasıtasız muhatabı olmak, vahyin tek muhatabı olmaktır, insanlığın geri kalanı, O’na muhataptır, vahye de ancak O’nunla muhatap olur. Hz. Cebrail Aleyhisselam’ın tavassutu, vasıtasız muhatap olma hususiyetini ortadan kaldırmaz, zira Hz. Cebrail Aleyhisselam insan değildir. Yani yeryüzünde ve beşeriyet cihetiyle vahye vasıtasız muhatap olan Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, vahyi, beşeri idrak süreçleri dışında ve üstünde anlamıştır.
*
O, bir beyanının önünde veya arkasında “bu vahiydir” buyurmuşsa, o vahiydir. Vahyin geldiği anın şahidi vardır, zira vahiy geldiğinde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın hali başkadır. Fakat vahyin şahidi yoktur, sadece O’nun beyan buyurduğu “kelam”, Allah Azze ve Celle’nin kelamıdır. Allah Azze ve Celle namına konuşma salahiyeti manasına gelen bu makam, muhakkak ki Risalet’tir ve “aklın verasındadır”.
Bir beyanının vahiy olup olmadığı yine kendi tavsif ve tasrihiyle kaimdir. Öyleyse O, yeryüzünde vahyin tek muhatabıdır, tek muhatabı olduğuna göre tek müderrisidir, demek ki O, Mutlak Müderristir.
*
Mutlak İlim sahibi, kainat üzerinde yaratıcı mülkiyet sahibi olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle’dir. Allah Azze ve Celle, Mutlak İlminden yeryüzüne, tenezzülen Kitab-ı Kerim’ini indirmiştir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin Mutlak İlmi, malumdur ki aynı zamanda sonsuz ilimdir. Kitab-ı Kerim, sonsuz ve mutlak ilmin parçası değil, kapısı olsa gerektir. Zira sonsuz ve mutlak olan üzerinde cebir işlemi yapmak muhaldir. Kitab-ı Kerim’in, sonsuz ve mutlak ilmin kapısı olması, muhakkak ki o ilmi, sahibi dışında hiç kimsenin ihata edici şekilde vakıf olamayacağını işaretler. Bununla birlikte Kitab-ı Kerim, lafzıyla mahdut bir mana, hikmet ve ilim yekununa sahip değildir.
Kitab-ı Kerim’in sonsuz ilme açılan bir kapı olması, muhakkak ki kıyamete kadar yeni mana ve hikmetlerin keşfini mümkün kılacak bir kaynaktır. Bu mesele, öncelikle Hadis-i Şeriflerin sadece “metin tenkidi” cihetiyle Kitab-ı Kerime aykırı olduğunu tespit imkanını ortadan kaldırır. Metin tenkidinin İlm-i Hadisin usullerinden birisi olduğu vakadır ama diğer usullerden müstakil olarak yalnız başına kullanılması tehlikelidir. Zira sonsuz ilmin kapısı, münhasıran “kendiliğinden konuşmayan” Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam’a açılmıştır. Kitab-ı Kerimi (haşa) O’ndan daha derin anlamış olmak iddiası anlamına gelecek her türlü beyan ve imadan imtina edilmelidir.
*
Sünnet-i Seniyye’nin bir manası da, Mutlak Müderris Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, Mutlak İlim tedrisatının, kavli ve fiili çerçevedeki tecelli ve tezahürleri olmasıdır. Mutlak Müderrislik, Efendimiz Aleyhiselatü Vesselam’ın Risalet’inin cüzlerindendir, müderrisliğinin reddi, Risalet’inin reddi manasına gelir. Sünnet-i Seniyye’nin kabulüne dair en küçük ihmal, büyük tehlikeleri davet eder. Bir Hadis-i Şerifin sahih olup olmadığına dair İlm-i Hadisin tetkik faaliyeti mahfuzdur ve zarurettir. Samimi çerçevedeki ilmi tetkikler mahfuz olmak üzere Sünnet-i Seniyye hakkındaki hassasiyetsizlik, dinin imhası manasına gelir.
Ümmet, Sünnet-i Seniyye’nin sıhhat ve vürudu üzerinde erken zamanlarda kılı kırk yaracak tetkikler yapmıştır. Zamanında yapılmış tetkikleri reddetmek, buna mukabil on dört asır geriden tetkik çalışması yapmak, ilimle ilgili değil, saf haliyle nefisle ilgilidir. Bizzat rivayet silsilesindeki ravilerle görüşerek tespit edilen Sünnet-i Seniyye kayıt altına alınmıştır. Bugünden geriye doğru bakıp da, Hadis-i Şeriflerin sıhhatini tartışmak, İlm-i Hadis Alimlerini reddetmektir, kadimdeki hadis alimlerini reddedeceksek, çağdaş alim müsveddelerini kabul etmemizin izahı olabilir mi?
*
Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam’ın (haşa) Mutlak Müderrisliği kabul edilmediği takdirde, İslam tedrisat silsilesi kurulamaz. İslam tedrisat silsilesi kurulamadığında İslam ilik telakkisinin anlaşılması ve kurulması da muhaldir. Bu sebeple modernist, oryantalist, mealci gibi Nevzuhur taifede hem tedrisat telakkisi hem de ilim telakkisi yoktur. İlim ve tedrisat telakkisi olmayan her zümre, kaskatı bir cahilliğe mahkumdur.
Tedrisat silsilemiz yoksa ilim telakkimiz neden yok? Çünkü İslam ilim telakkisi, batının pozitif bilimlerinde olduğu gibi maddeyle uğraşmaktan ibaret bir ilim mecrası değildir. İslam ilim telakkisi, maddenin sonsuz ötesinde olan varlığın ve hakikatin mutlak sahibi olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin Mutlak İlminden olan Kitab-ı Kerim ile başlar. Kitab-ı Kerim ise, Mutlak Müderris olan Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin kalbine ilka edilmiştir. Mutlak Müderrislik olmadan tedrisat silsilesi, tedrisat silsilesi olmadan ilim telakkisi olmaz.
Tedrisat silsilemizin zirvesi olan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam olmadan Mutlak İlimle irtibat kurma çabası akim kalır. Mutlak İlimle irtibat kurulamazsa, ilim telakkisi aklın (ve tabii ki nefsin) meşgalesinden ibaret kalır. Modernist, oryantalist, mealist kafaların, batı bilimine itibar etmelerinin sebebi de zaten budur.
*
Tedrisat telakkisi ile ilim telakkisi, ancak batıda ve batı biliminde birbirinden ayrılabilir. İslam ilim telakkisi, İslami tedrisat silsilesi ve telakkisiyle kaimdir. Vahiy ve Risalet, İslam ilim telakkisinin tedrisat ile kaim olduğunun baş delilidir. Aksi her ihtimal, ilmi ve ilim telakkisini akıl ve nefs merkezine kilitler, vahye ulaşamaz, Risaletsiz Kitab-ı Kerim okumaları, vahye muhatap olunduğu manasına gelmez.
Batıda bile metodoloji, bilim inşa ve tahsilinin mütemmim cüzüdür. Herhangi bir bilgi ile “bilimsel bilgi”, batıda bile farklıdır, elde edilişi de kıymeti de… İlmin tabiatından kaynaklanan usul (batıda metodoloji), apaçık bir zaruret ve ihtiyaç olmasına rağmen, usulsüz ilim tahsil ve inşası ilkel kabilelerde bile yokken, yeryüzünün en ahmak taifesi olan mealci, modernist, oryantalist güruhta mevcuttur ve bunu “Sahih İslam” ambalajıyla pazarlama ihanetine girmiştir.
Usul, usul ilimlerinden de önce tedrisat silsilesi ve usulüdür. Tedrisat silsilesi ve usulü unutulduğu takdirde, usul ilimlerinden beklenen fayda temin edilemez, edilememektedir. Usul ilimlerini öğrenen ve öğretenlerin, hayatlarının geri kalanında bir usule tabi olmaması, yaptıkları işlerin usulünü öncelememesi, hatta bir usule uygun şekilde yapmaması, usul ilimlerini sadece ezberlediklerini gösterir. Oysa usul, hayatın altyapısıdır ve her sahasında mevcut ve caridir. Bir dergi çıkarırken bile ona münhasır bir usul geliştirmek ve ona tabi olmak, İslam’ın tedrisat usulünün anlaşılmasıyla ilgilidir.
Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin Mutlak Müderrisliği; önce İslam ilim telakkisinin, sonra tedrisat usulünün, daha sonra usul ilimlerinin baş kaidesidir. Bunu anlamış olmak, ilim, tedrisat, usul bahislerini anlamaya başlamaktır, derinliğine anlaşıldığının alameti ise hayatın en küçük faaliyet alanında bile bir usule tabi olmak veya bir usul geliştirmektir.
HAKİ DEMİR demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir