NAMAZ-2-FARZ KILINMASI

NAMAZ-2-FARZ KILINMASI

Namazın farz kılınmasında iki hususiyet dikkat çekicidir, Mekke’de ve Miraç’ta farz kılınması…

Tefsir usulüne ait olan Mekki-Medeni ayet taksimi, umumiyetle itikat ve amel ile ilgili hükümlerin tasnifi için kullanılır. Asr-ı Saadetin Mekke devrinde, tevhid anlayışı inşa edilmiştir. Ameli hükümlerden ziyade, itikadi esasların vazedildiği bu devir, tevhid anlayışı ve bu anlayışın kalp, zihin ve akıl bünyesinin inşa edilmesine dönüktür. İtikat ve itikadın İslami anlayış çerçevesinin adı olan tevhid ikame edilmeden, tevhidin gayrı olan şirk reddedilmeden, bunları yapacak kalbi, zihni ve akli teçhizat inşa edilmeden yeni bir din inşası tekemmül etmez.

Yeni bir din, tabii ki kadim dinin kendisidir ve din tekdir. Ne var ki İslam’dan önceki tarihlerde çeşitli coğrafyalarda, çeşitli halklara, birçok peygamberle vahyedilmiş olan İslam, o toplumların emanete sadakat göstermemeleri sebebiyle tahrif edilmiş, aslından bazı izler kalsa bile kendisiyle iman ve amel edilemez hale gelmiş, aslına dair bazı izlerin tahrif edilmiş metinlerden tefrik edilmesi imkansızlaşmıştır.
Emanete ihanet, yeni bir peygamber gönderilmesini gerektirecek kadar mühim, emanete sadakat ise yeni bir peygamber gönderilmesini ihtiyaç haline getirmeyecek kadar kıymetlidir. Fahr-i Kainat Aleyhisselatüm Vesselam Efendimizin son peygamber olması, aynı zamanda bu ümmetin emanete sadık olacağının işaretidir. Bu din son dindir, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam son peygamberdir, bu ümmet son ümmettir. Bu ümmetin bariz hususiyeti de sadakattir.

*
Namazın Mekke’de, tevhid anlayışının inşa edildiği devirde farz kılınması, itikat-amel tasnifinde amel listesinde olmasına rağmen, itikat mevzuuna ne kadar yakın olduğuna işaret olsa gerek. “Dinin direği” şeklinde tavsif edilmesi de, iman-amel taksiminin sanki terkibe erdirilmiş haline misal. Hüküm neyse odur, biz asla yeni bir hüküm ihdas etme niyet ve gayretinde değiliz. Nasıl ki boşanma helaldir ama Allah Azze ve Celle’nin en fazla hoşlanmadığı helaldir ve bu hal boşanmanın hükmü ile hakikati arasında anlaşılmaz giriftlikte bir münasebet kurar. Bunun gibi, namaz ameldendir ama sanki hakikati gereği itikada dair gibidir. Hikmet, bir mevzuun hükmünü değiştirmeden, hakikatine dair mana keşfidir. Namazın hükmü ve umumi tasnifteki yeri belli ve sabittir, bununla birlikte hakikatine dair keşif çabası, mevzuun itikada bitişik bir sır halinde tezahür ettiğini gösterir.

Amel imanın bir cüz’ü değildir tabii ki, hüküm böyledir. Fakat iman ile ameli birbirinden bıçakla keser gibi tefrik etmek kabil olmamıştır. Çok nazik bir mevzuu olan iman ile amel meselesi, derinliğine doğru inildiğinde birbirinden ayrılamazmış hissini yaşatıyor. Amel, muhakkak ki imanın tecelli ve tezahürüdür, sıfır tecelli, kaynağın olmadığına delalet eder. Bu manada hiçbir amelden bahsedilmediğinde imandan bahsetmek, en azından zahir cihetiyle mümkün görünmemektedir. Zuhur etmeyen yoktur, var ise tezahürü de vardır. Ne var ki bu ve benzeri tefekkür çabaları, “hükmü” değiştirmemelidir, hükmü ilga etmemelidir. Aksi takdirde “indi” tefekkür ve telakkiler hükmü tağyir ve hatta iptal edebilir. Bu sebepledir ki hikmet arayışı, hükmü muhafaza ederek, ondaki mananın keşfine dönük bir cehttir.

İman, öyle bir kuvvedir ki, her müminde tecelli eder. İslam’ın belli başlı emirlerine itaat, nehiylerinden içtinap etmese de tecelli etmeye devam eder. En zayıf iman bile, namaz kılmasa, oruç tutmasa, hacca gitmese, zekat vermese, içki içse, zina yapsa ila ahir, yine de tecelli etmektedir. Bir müminin zulüm görmesi karşısından kalbinin titremesi bile imanın tezahürüdür. Bu manada amel (imanın tezahürü), çeşitli yollarla ve her biri İslam’ın bir ölçüsüne denk gelecek şekilde kendini gösterir. Ne var ki imanın asıl tecellisi, farzların ikame edilmesi, haramlardan içtinap edilmesidir.

İman ile amelin aynı değil ayrı kabul edilmesi, amelsizliğe rağmen imanın mevcut ve mümkün olması, Allah Azze ve Celle’nin mümin kullarına ihsanıdır. Akıl, emre itaat etmeyen (ama isyan da etmeyen) birinin imana sahip olduğunu kabule yanaşmaz. Akıl, emir karşısında iman ve amel (itaat) bahsinin birbirinden ayrılmasını anlayacak çapta değildir, akıl için emre itaat yoksa iman yoktur. İslam, iman ve amel mevzuunda, akıl üstü bir kıymetler yekunu vazetmiş, Allah Azze ve Celle mümin kullarına böyle bir ihsanda bulunmuştur. Arayışı, makul çerçeveden çıkarmak ve akıl üstü bir hikmet avcılığı haline getirmekten başka yol yok.

*
Namaz, Miraç’ta farz kılınmıştır. Miraç, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin, Habibi Aleyhisselatü Vesselam ile vasıtasız sohbetidir. Neler konuşuldu kimbilir? Miraç seyahatiyle ilgili bildiğimiz (bildirilen) mevzulardan birisi, namazın farz kılınmasıdır.

Namazın, miraçta, vasıtasız bir sohbette farz kılınması, yalnız başına mevzuun ehemmiyetini anlamaya kafidir. Umumiyetle Hz. Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla gelen vahiy, namaz mevzunda, vasıtasız şekilde ve bizzat Cenab-ı Allah Azze ve Celle tarafından, bizzat Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam efendimize tebliğ edilmiştir.

Ne müthiş bir hadise… Bizzat vahyedilmesi, evvela ehemmiyetini tayin eder, sonra “ihsan”ın büyüklüğüne delildir. Bu zaviyeden bakıldığında namaz, bir mükellefiyet olmaktan önce, saf bir ihsan olmalıdır. Bu sebeple olsa gerek, “Namaz müminin miracıdır”. Miraç, cennetin ötesidir, cennetten ötedeki bir menzildir, mevkidir, irtifadır. Öyleyse şunu söylemek mümkün olmalıdır, “namaz, mümine, dünyadayken ihsan edilmiş cennettir”.

Miraç, Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin, huzura kabul edilmesidir. Bu ihsan, daha önce hiçbir peygambere nasip olmamıştır. Bu manada, insanlık tarihinde, “gaibe imanın”, “maluma iman” haline geldiği tek hadisedir ve gaibe iman yerine “maluma iman” şerefi İki Cihan Serveri Aleyhisselatü Vesselam efendimize ihsan edilmiştir.

İman gaibe müteveccihtir. Allah Azze ve Celle’ye görmeden iman ederiz. Allah Azze ve Celle’nin gaip olmaktan çıkıp, zahir (malum) olması, ahirette mümkündür ve bu ihsan, dünyada gaibe iman edenlere sunulan en büyük mükafattır. Bu sebeple cennet, gaibe imanın, maluma iman haline geldiği mekanın adıdır. Fahr-i Kâinat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz miraçta, huzura çıkmakla, gaibe imanı, maluma iman halini almıştır. İşte o büyük mükâfat anında namaz farz kılınmıştır. Öyleyse namaz, saf haliyle ihsandır, saf haliyle mükâfattır. Mümine dünyadayken ihsan edilmiş en büyük mükâfat namaz olsa gerektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir