NECİP FAZIL’IN TECRİT VE TERKİP İSTİDADI

NECİP FAZIL’IN TECRİT VE TERKİP İSTİDADI

(NOT:Bu yazı, “Necip Fazıl” kitabımızdan nakledilmiştir)

Üstadın tecrit istidadı mı yoksa terkip istidadı mı daha güçlüdür sorusunun cevabını net bir şekilde bulamadım. Tespitin zorluğu, Necip Fazıl’ın sadece ruhi-akli süreçlerinin peşinde olan bir filozof olmayıp, yeryüzünde mühim bir vazifesi olan ve bunun mefkuresini örmeye çalışan bir mütefekkir olmasından kaynaklanıyor. Bir mefkurenin peşine düşmek, onu vazife ve mesuliyet edinmek, zaruri olarak terkip faaliyetinde yoğunlaşmayı gerektiriyor. Mefkuresinin temeli olan terkip faaliyeti mesaisinin burada yoğunlaşmasına sebep olduğu için terkip istidat ve mahareti daha fazla görünür haldedir.
Tecrit cehdi, dünya görüşü örmekle meşgul olan bir mütefekkirin umursamayacağı bir maharet ve faaliyet değildir muhakkak. Tecrit faaliyeti olmadan terkip faaliyeti imkansızdır, öyle ki tecrit güzergahında ne kadar mesafe alırsanız terkip faaliyetini o kadar yüksekte yaparsınız. Terkip faaliyetini ne kadar yüksekte yaparsanız, o nispette hacimli bir terkipten bahsetmek mümkün olur. Bu manada tecrit ve terkip, birbirinin mütemmimidir. Dikkat, birisi diğerinin mütemmim cüzü değil, her ikisi de birbirinin mütemmim cüzüdür ve hangisiyle meşgulseniz diğeri onun mütemmimidir. Hal böyle olunca Necip Fazıl’ın vazife edindiği mefkuresini örmesi ve onun mücadelesini yürütmesi için tecrit hamlelerini ihmal edeceğini beklemek onu tanımamak veya tecrit ve terkip bahislerini anlamamaktır.

Ne var ki tecrit cehdinin bir de ferdi-enfüsi ciheti var. Tecrit, öncelikle saf hakikate ulaşmanın yoludur, bu sebeple sadece tecritte irtifa kazananlar (mesafe alanlar), hakikati izah çabasından çok idrak derdine düşenlerdir. Zira terkip, hakikati idrak etmekten ziyade izah etmek için ihtiyaçtır. Hakikati, terkip cehdi ve faaliyeti olmadan idrak çabası serkeşlikten ibaret zihni savruluşlara sebep olur, bu sebeple terkipsiz hakikati idrak kabil değildir. Bununla beraber, terkip faaliyetinin, hakikati izah mahareti olduğu hususu daha ağır basar.
*
Necip Fazıl, otuz yaşına kadar hiçbir kayıt altına girmeyen mutlak hürriyet içinde tecrit faaliyetini yaşamıştır. Otuz yaşına kadar yaşadığı tecrit faaliyeti, cehdetmek, irade etmek şeklinde değil, aksine dehasının kendisini arkasından sürüklemesi şeklinde cereyan etmiştir. Bu nokta mühimdir, zira otuz yaşına kadar Necip Fazıl, hiçbir şekilde irade sahibi değildir. Zekasının kahredici keskinliği, iç alemini saf zekanın işgaline maruz bırakmış, dehası başka hiçbir iç alem unsuruna ve sürecine müsaade etmemiştir. Otuz yıllık hayatı, tam bir sürükleniş şeklindedir, dehası, burnuna halka taktığı Necip Fazıl’ı tam bir köle gibi peşinde sürüklemiş, hiçbir kural tanımaz bir hürriyet içinde kafasını vurmadığı bir kaya bırakmamıştır. Dehaların rüşt yaşı diğer insanlara göre erkendir, ilginçtir, Necip Fazıl dehasının aksine otuz yaşında reşit olmuştur. Rüşt yaşının merkezi mevzuu, iradedir, Necip Fazıl, dehasına karşı iradesini inşa ve mukavemetini kaim kılabilme rüştünü ancak otuz yaşında elde edebilmiştir.
Otuz yaşına kadar yaşadığı hayatın tayin edici mevzuu tecrittir. Otuz yaşına kadar İslami bir çerçeve içinde yaşamadığı hatırlanırsa, tecrit sürüklenişi mutlak hürriyet içinde geçmiştir. Necip Fazıl’ın tecrit faaliyeti, mesela İmam-ı Gazali Hazretlerinin tecrit güzergahına benzemez, o, İslam ahlakı ile sımsıkı zapt altındayken yolculuk yapmıştır tecrit güzergahında, Necip Fazıl ise otuz yaşına kadar serazat bir tecrit yolculuğuna çıkmıştır. Hem ikisi arasındaki farkı tespit cihetinden hem de Necip Fazıl’ın tecrit sürüklenişini ifade etmek cihetinde şu söylenebilir; itikadi ve ahlaki çerçeve içindeki tecrit aynı zamanda tenzih cehdini de şart kıldığından dolayı çok daha çetindir. Serazat tecrit yolculuğu ise, itikadı muhafaza etmek, ahlaki çerçevede kalmak ve yaşamak şartlarına nispetle daha kolaydır. Hemen hatırlatalım ki, bu yolun kolay olması tercih edilmesi için bir sebep değildir zira serazat tecrit yolunun tevhide çıkacağına dair hiçbir teminat yoktur.
Zeka, vasıfsız bir keşif melekesidir. Akıl gibi doğru-yanlış arayışına sahip değildir, o sadece keşfeder, keşfetmek ister, keşiften başka bir kıymet tanımaz. Tecrit, keşif faaliyetinin dikey güzergahıdır. Zeka, tecrit istidadına sahip olacak kadar yüksek seviyedeyse, onunla meşgul olmaktan alıkoyacak bir güç yoktur. Necip Fazıl’daki deha ise, insanın tüm iç alemini tecrit güzergahına sokacak, oradan çıkarmayacak, hatta orada boğacak kadar güçlüdür. Zaten Necip Fazıl, otuz yaşına kadar dehasının zorla soktuğu tecrit mecrasından çıkamamış, otuz yaşlarına geldiğinde ise dehasının ve tecrit istidadının ufkuna varmış, artık o güzergahta mesafe alamaz hale gelince “dünyadan aşağı düşmekle” burun buruna gelmiş, artık ölümü keşfetmekten başka bir hamle istidadı kalmamıştır. Otuz yaşına kadar reşit olmasını engelleyen çıldırtıcı dehası, dikkat çekicidir otuz yaşında zekasının tecrit ufkuna taşıyabilmiştir. Gerçekten muhteşem bir hadise…
Tecrit (ve tabii ki keşif) ufkuna varan bir insanın önünde sadece ölüm kalır. Tecrit ufku, aynı zamanda hayat ufkudur. Necip Fazıl, tabiri caizse otuz yaşında kendi iç aleminde ölmüştür. Necip Fazıl, tasavvuftaki “ölmeden önce ölme” bahsini bir dehanın nasıl yaşayacağını kendi hayatında göstermiş birisidir. Bu sebeple Necip Fazıl, dehalar için bir emsaldir.
Necip Fazıl’ın “ölmeden önce ölmesi” tabii ki tasavvuftaki vakıanın kendisi değildir. “Ölmeden önce ölmek” mümini veli yapar. Necip Fazıl, ölmeden önce ölen bir mürid değil, ölmeden önce hayatı tüketen, kendi istidadının hayat ve tecrit ufkuna ulaşmış, artık hayatı yaşayamaz hale gelmiş deha misalidir. Tasavvuftaki ölmeden önce ölmek, hayatın hakikatini keşfetmek ve hakiki hayata geçmek, hakiki hayatla dirilmektir. Necip Fazıl’ın, dehasının zoruyla hayatının ufkuna ulaşması ve hayatı yaşayamaz hale gelmesi, hakiki hayatı keşfetmek ve hakiki hayata geçmek değil, bu hayatın sahte olduğunu ve hakiki hayatın başka bir şey olduğunu fark etmektir. Tam da bu sebeple hakiki hayatın temsilcilerinden birisinin eteğine tutunmuş, ona teslim olmuş, ancak onunla hayata geri dönebilmiştir.
*
Otuz yaşına kadar mutlak hürriyetle yaşayan Necip Fazıl, mutlak hürriyetin ne olduğunu anlamış, insanı nereye götürdüğünü veya götüreceğini görmüştür. Mutlak hürriyetin insanı hakikate (tevhide) götürmeyeceğini, kendisinin yolunun Abdülhakim Arvasi hazretlerine ulaşmasının ise ancak bir lütuf olduğunu, otuz yıllık hayatından elde ettiği tecrübeyle bir anda idrak etmiştir. Otuz yaşına kadar mutlak hürriyeti yaşadığı içindir ki, hürriyeti, mutlak teslimiyet şeklinde tarif etmiştir.
Dehaların en bariz mizaç hususiyetlerinden birisi, hürriyettir. Bir dehanın hürriyeti, mutlak teslimiyet, mutlak itaat şeklinde tarif etmesi muhaldir. Bu muhalin tek istisnası, dehanın kendi ufkuna ulaşmış ve hayatı bitirmiş olmasıdır. Yani kendi ufkuna ulaşmış olmasına rağmen hala hakikati keşfedemediğini görmesidir. Necip Fazıl, tecrit ve keşif güzergahında Hz. Ebubekir’in (RA) “idrakin zirvesi aczin idrakidir” tespitini kendi ufkunda görmüştür, yaşamıştır.
Hürriyeti mutlak teslimiyet olarak tarif etmesindeki en büyük tesir, tecrit güzergahındaki otuz yıllık serazat macerasıdır. Tecrit güzergahında az biraz mesafe alanlar bilir ki, her adımında insanın önüne sınırsız sayıda yol açılır. Yine tecrit ehli bilir ki, sınırsız sayıdaki yollardan sadece birisi hakikate gitmektedir. Ve bir insan, kaç milyon yıl yaşasa da o yolların tamamını tecrübe etme imkanına sahip değildir, bu sebeple güzergah tayininde bir rehbere ihtiyaç “olmazsa olmaz” cinsinden bir kıymet ifade eder. Tecrit güzergahının rehberleri de, tecrit güzergahının müntehasını tenzih güzergahının bidayetine bağlayacak olan “meşayıh-ı kiram”dır. Tenzih güzergahının müntehası ise tevhid güzergahının bidayetidir.
Serazat yaşadığı otuz yıl, muhatabını aciz bırakan dehasına rağmen reşit olmasını önlemiştir. Otuz yıl boyunca tartıştığı herkesi diz çöktüren Necip Fazıl, kendine diz çöktüremediğini, reşit bir şahsiyet haline gelemediğini, irade sahibi olamadığını görmüş, insanın ne kadar güçlü olduğunun misali ile ne kadar aciz olduğunun misalini birbirini takip eden iki saniye içinde birlikte yaşamış, bu dehşetengiz hadise karşısında hafakanlara yakalanmıştır.
*
Otuz yılın sonunda Üstad, kendi tecrit ufkuna varmış, Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin gösterdiği tenzih ve tevhid güzergahına hayranlıkla bakakalmış, kendinin tecrit ufkunda patinaj yapmasına mukabil tenzih ve tevhid güzergahının sonsuzluğunu hissetmiş, büyük bir hayret ve haşyetle teslim olmuştur. Kendisi otuz yaşına kadar zekasının ve aklının peşinde gidebileceği menzili görmüş, ondan sonrasının akıl ve zeka ile gidilemeyeceğini idrak etmiştir. Dünyada belki de “ne akılla olur ne akılsız…” ifadesini, ehl-i keşfin dışında Necip Fazıl çapında anlayan olmamıştır. Zaten teslim olan zekasıdır ve dehası teslim olduğu içindir ki kendisine akıl bahşedilmiş, dergahtan aldığı akılla tekrar hayata dönmüş ve terkip faaliyetine başlamıştır. Otuz yaşından sonraki hayatı terkip faaliyeti ile geçtiği için terkip istidadı daha fazla görünür haldedir. Mefkuresini terkip maharetiyle inşa ettiği için, külliyatında terkip cehdi daha fazladır.
*
Necip Fazıl’daki tecrit safhaları, otuz yaş öncesi ve sonrası olarak tasnif edilmelidir. Otuz yaşına kadar yaşadığı tecrit süreci, dehasının peşinden sürüklenmek şeklindedir. Otuz yaşından sonra tecrit cehdi başlamış, tecrit güzergahını, Abdülhakim Arvasi Hazretlerinden aldığı akl-ı selimi ile katetmiştir.
Zekanın (dehanın) tecrit faaliyeti ölçüsüzdür, dolayısıyla hoyrattır. Zekanın tecrit faaliyeti, kendi tabii mecrasına aittir, istikamet ve güzergah yoktur. Akl-ı selimin (yani şuurun) tecrit cehdi ise muayyen bir istikamet ve o istikamete müteveccih muhtelif güzergahlara sahiptir. Necip Fazıl otuz yaşından itibaren bir dünya görüşüne mensup olduğu için artık tecrit istikameti bellidir, tecrit güzergahı ise kendi dehasının ve mizacının hususiyetleriyle alakalıdır.
*
Varlık ve vakıaların kesretinde görünen keşmekeş (kaos) sadece idrak problemidir. Akıl (şuur değil) kesrete hangi noktadan muhatap olursa o çerçevede keşmekeşe şahit olur. Kaotik görüntüden (ve idrakten) kurtulabilmenin yolu, kaotik çerçeveyi ihata edebilmek veya üstten bakabilmektir.
Keşmekeşin üstüne çıkabilmek ondan uzaklaşmak değildir. Uzaklaşmak idrak faaliyetini zafiyete uğratır. Üstüne çıkmak ihata etmek şeklinde gerçekleşmelidir. Bu durum her zaman vaki değildir ve keşmekeşin üstüne çıkmak ile ihata etmek aynı manaya gelmeyebilmektedir.
Tecrit yoluyla keşmekeşin (varlık ve vakıaların) üstüne çıkmak mümkündür. İhata etmek ise ancak terkip yoluyla kabil olur. Her tecrit faaliyeti terkip faaliyetini ilzam etmez. Fakat tecrit faaliyetinin muhtemel neticelerinden birisi terkip faaliyetidir.
Tecrit ve terkip faaliyetini birbirinden tefrik etmek kolay olmaz. Bazı zamanlar aynı görüntüleri oluşturdukları vakadır. Aralarındaki temel fark, tecridin saf zeka faaliyeti olmasına mukabil terkip faaliyetinde zekanın yanında akl-ı selimin de bulunmasıdır. Zeka tecrit faaliyetinde bulunurken akla ihtiyaç duymadığı için serazat ilerleyebilir, zaten kuru akıl (veya pozitif akıl) tecrit maharetine sahip değildir. Tecrit maharetine sahip olan akıl, Müslümanlar için akl-ı selimdir, filozoflar için saf akıldır. Saf akıl zeka yoğunluklu akıldır ve aslında zekanın akıllanmış halidir. Oysa akl-ı selim, zekayı alet olarak kullanma maharetine sahiptir. Filozofların tecrit faaliyeti ile Müslüman mütefekkirlerin tecrit faaliyeti, kullandıkları idrak melekesi cihetiyle farklılaştığından dolayı, güzergah olarak da istikamet olarak da farklıdır.
Akl-ı selimin tecrit mahareti muhakkak ki saf aklın veya (zekanın) tecrit maharetinden mukayesesiz daha yüksektir. Saf aklın tecrit güzergahı bittikten sonra akl-ı selimin önündeki tecrit güzergahı sanki yeni başlamış gibidir. Kaldı ki akl-ı selimin tecrit güzergahı bittikten sonra “tenzih” güzergahı başlar, o bittikten sonra “tevhid” güzergahı başlar. Bu sebepledir ki Necip Fazıl “Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu” isimli eserini yazabilmiş, o eserde batılı filozofların tecrit güzergahı olan ruhi-akli süreçlerini muhakeme ve muhasebe edebilmiş, her birinin nerede kaldığını, devam etseydi nereye varacağını tespit edebilmiştir. Otuz yaşına kadar dehasının sürükleyişiyle yaşadığı tecrit macerası hafakanlarla neticelenmiş, otuz yaşından (yani akl-ı selime sahip olduktan yani tefekkür rüştünü iktisap ettikten) sonra esas tecrit güzergahına girmiş, oradan tenzih güzergahına geçmiş, tevhid güzergahını seyretmiş ve tekrar dünyaya dönerek tüm felsefeyle hesaplaşacak bir terkip cehdi sergileyebilmiştir. Otuz yaşına kadar ki döneminde terkip faaliyetinin olmaması, dehasının serazat şekilde arkasından sürüklediği ve hiçbir nizami güzergah (yani istikamet) izlemediği tecrit faaliyetindendir. Büyük terkip faaliyeti, muayyen tecrit istikametindeki muhtelif tecrit güzergahlarından birisinde nizami bir cehdin neticesi olabilir ancak.
*
Tecrit, illiyet rabıtası takip edildiğinde “ilk sebebe” ulaşma, manalar takip edildiğinde “hakikate” ulaşma faaliyetidir. Tecrit, tüm tezatların vahdete erdiği, oradan tevhide yol bulduğu bir güzergahtır.
Tahkiki iman, önce tecrit faaliyeti, sonra tenzih hassasiyeti, nihayet tevhid cehdi ile kabildir. Bu manada tahkiki iman, mütefekkirlerin imanıdır. Alimler de tefekkür ehli olup, bu hükme dahildir. Terkip faaliyeti ise imana ulaşmanın güzergahı değil, tahkiki imandan elde edilen manaların varlık, insan, hayat bahislerinde nizami bir fikriyata dökülmesidir.
Necip Fazıl’ın imanı, otuz yaşına kadar ki serazat tecrit güzergahında küfür ihtimallerinin tamamını tüketmesi, imanın ve teslimiyetin tek yol haline geldiği bir zarurete işaret eder. Bu, muhteşem bir imandır, tecrit istidat ve maharetiyle küfür ihtimallerinin tamamını tüketen bir ruhi kıvamdır. Necip Fazıl, otuz yaşına geldiğinde inkarın tüm altyapısını ruh dünyasında yok etmiş, bu işi de idrak ve izah ile yapmış, zeka ve aklın müntehasında teslimiyetin insan için tek hakikat olduğunu bizzat görmüş birisidir.
*
Tecridin lüzumu, doğruluk teminatı arayışında ortaya çıkar. Bir yolun, usulün, anlayışın, ilmin veya dünya görüşünün doğru olup olmadığı endişesi tecritle giderilir. Tecrit faaliyeti nereye kadar varabilmişse, o yolun doğruluğu o kadar tetkik edilebilmiştir.
Tecrit temelde bir yolun gerekçesini üretir. Varlık ve vakıalara (kainata) ne kadar yukardan bakılabilirse (tecritte ne kadar mesafe alınabilmişse) o nispette doğruya ulaşma imkanı meydana gelir. Tüm gerekçeler “ilk sebepte” mahfuzdur. İlk sebebe ulaşmak tefekkürün tecrit şubesi ile kabildir.
İlk sebebe ulaşmak için lüzumlu olan “illiyet irtibatının” takip edilmesi tecritsiz bir tefekkür faaliyeti imkansızdır. Tecritsiz bir tefekkür faaliyeti ile takip edilen illiyet zinciri, ilk sebebe değil, ilk sebep zannedilen “ara menzile” kadar götürür.
Dünya görüşlerinin temel problemlerinden birisi burasıdır. İlk sebebe ulaşmak ile ilk sebebe ulaşıldığı zannına sahip olmak farklı durumlardır. İlk sebebe ulaşmayan (ara merhalelerde kalan) tefekkür faaliyetleri, ulaşabildiği menzili ilk sebep zannederek o sebebi kutsamaktadır.
İlliyet irtibatının müntehasına ulaşmamış olan tefekkür faaliyetleri, ulaştıkları sebebi kutsayarak kendi ilk sebeplerini oluşturmaktadır. Ulaştıkları sebebi dünya görüşlerinin gerekçe deposu olarak kullandıkları için, ulaşamadıkları alanları (derinliği, yüksekliği) ideolojik gerçeklik evreninin dışına çıkarırlar. Bu durum varlık, insan ve hayat gerçeklikleriyle düştükleri tenakuzların temelidir.
İnsan bilgilerinin kaynakları tetkik edildiğinde görülecektir ki, akıl, bilgi (veya idrak) kaynaklarından sadece biridir fakat tek kaynak (unsur) değildir. Tefekkür faaliyetini akılla mahdut şekilde sürdürme ihtimalinde tecrit faaliyetinin çok az kısmında mesafe alınabileceği unutulmamalıdır. İlliyet zincirini sadece kuru akılla takip etmek, müntehasına ulaşmaya manidir.
Sadece akılla yürütülen tefekkür faaliyeti, illiyet zincirini birkaç adımda neticelendirir. Materyalizmin temel çıkmazlarından birisi tam buradadır. Aklın takip edebileceği illiyet zinciri ancak maddeye (gözle görülebilir olana) kadar varmaktadır.
Materyalist felsefenin ideolocyalarından biri olan Marksizm, içtimai, iktisadi ve siyasi temel anlayış merkezini sınıf ve sınıf çatışmasında inşa etmiştir. Cemiyet nizamı inşa etmek iddiası ile ortaya çıkmasına rağmen cemiyet kavrayışını sınıf merkezine kilitlemesi ve diğer sınıfları yok sayması, tecrit faaliyetinin bidayetinde kaldığını gösterir. Cemiyeti tüm unsurlarıyla ihata edememesi, ilk sebebe doğru tecrit yolculuğunda iyimser tahminle çabuk yorulduğuna işarettir.
Tecrit faaliyetinde ulaşılan noktanın doğruluğu veya sıhhati, varlık ve hayatın ne kadarının müşahede edilebildiği ile ilgilidir. Mesela içtimai nizam arayışında ferdi cemiyete feda etmek veya cemiyeti ferde feda etmek noktası (seviyesi) ikinci adımda tökezlemektir. Cemiyeti tüm unsurlarıyla ihata edecek ve muhtevasında barındırdığı tüm tezatları terkibe erdirecek bir noktaya çıkılamadığında, tecrit faaliyeti müntehasına ulaşmamış demektir.
Tecrit faaliyetinin müntehasına ulaşmadan elde edilmiş ara menzillerdeki tüm sistem çabaları, varlık ve hayatın bir kısmını mutlaka kesip atmak zorunda kalır. Bu nokta dünya görüşlerinin turnusol kâğıdıdır. Ara menzillerde dünya görüşü inşa etmek, inşa edenin tecrit zafiyetiyle maluldür.
Necip Fazıl, otuz yaşına kadar dehasının sürüklediği tecrit sarsıntılarında materyalizm, sosyalizm, liberalizm gibi felsefi, siyasi ve içtimai ideolojilerin müntehasına varmış, kalbi ve zihni evreni İslam’ın saf hakikati ile muhatap olacak kadar tasfiye ve tesviye edilmiştir. Otuz yaşına kadar yaşadığı hayatın maksadı bu değildir, o, otuz yaşına kadar burnuna halka takılmış bir köle gibi dehasının peşinden koşmak zorunda kalmıştır. Ne var ki otuz yaşında vardığı nokta, dünyadaki tüm felsefi, siyasi, iktisadi görüşlerin temellerini yok edecek bir tecrit ufkudur. Bu nokta çok dikkat çekicidir, Necip Fazıl, bir taraftan bohem hayatı yaşarken diğer taraftan zapt edemediği dehası felsefi cereyanların müntehasına varmak gibi bir ihsana nail olmuştur. Bu ifade, bohem hayatına övgü gibi anlaşılma noktasında tabii ki marazidir. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, dehaların, yaşadıkları hayattan bağımsız olarak müthiş bir tecrit cehdi içinde olmalarıdır. Bir deha için tecrit cehdi, namaz kılarken de vakidir, zina yaparken de… Bu sebeple dehaları değerlendirirken, yaşadıkları hayatın ahlaki çerçevesine baktığımızdan çok daha fazla zekasının hangi keşiflerle meşgul olduğudur.
Necip Fazıl’ın temel meselelere bakışı, o bakışının telif ettiği mefkuresi, yaşadığı hayattan bağımsız olarak muhkemdir. Yirminci asırda Necip Fazıl’ın tecrit istidat ve ufkuna sahip başka bir insan görmedik. Mesele tabii ki bizim bilgi ufkumuzla sınırlı değildir ve varsa haklarını teslim edemediğimiz için istiğfar ederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir