NELER OLUYOR, NEDEN OLUYOR, NELER OLACAK?

NELER OLUYOR, NEDEN OLUYOR, NELER OLACAK?

İslam coğrafyası kaynıyor… Diktatörlükler devriliyor, sistemler çöküyor, devletler yıkılıyor. İçtimai bünye çözülüyor, iktisadi kaynaklar yağmalanıyor, ahlaki çürüme derinleşiyor. Coğrafya kanıyor, kanadıkça sınırlar kalkıyor. Hayat, zaruri ihtiyaçlar sınırına kadar geri çekildi, gıda ve güvenlik altyapısına kadar indi ve orada direnmeye çalışıyor. Güvenlik ihtiyacı devletler tarafından karşılanamıyor, daha kötüsü halkın güvenliği devletler (siyasi iktidarlar, rejimler) tarafından tehdit ediliyor. O kadar kaotik bir yapı oluştu ki, “uzman” edalarıyla konuşanlar, en temel meseleyi anlamamış haldeler ve sürekli yanılıyorlar. Coğrafya, hiçbir denklemi “hayat” haline getirecek şartlara sahip değil, hayatın altyapısını kuracak hiçbir denklem oluşturulamıyor. Yanlış… Yanlış… Yanlış… Her söylenen yanlış, hiçbir cümle kendini birkaç şartta doğrulayamıyor, doğrulayanlar uzun süre kaim olamıyor.

Mesele bir türlü anlaşılmıyor. Mezhep çatışmalarından bahsediliyor çokbilmişlikle, kavmi (etnik) çatışmalardan bahsediliyor ukala edalarla, dini çatışmalardan bahsediliyor iddialı tavırlarla… Hayır, hiçbiri doğru değil, hiçbiri her yerde ve her şartta doğrulanamıyor, belli şartlarda doğrulananlar ise zamana dayanamıyor ve bir müddet sonra tekzip ediliyor. Meselenin merkezi noktası farkedilemedi hala… Hayatın altyapısı çöktü. Hayatın altyapısının çöktüğü bir coğrafyada hayat insiyaki hale gelir. Bu hali izah edecek hiçbir fikir, hiçbir ideoloji, hiçbir sosyoloji yoktur. Güvenlik ve açlık meselesinin ilk sıraya yerleştiği bir coğrafyada hayat, hiçbir teoriyle açıklanamaz, korkuyla yatağına uzanan kişi üzerini örtmeye gelen karısını bile fevri ve insiyaki şekilde öldürür. Açlıktan takati biten kişi, bulduğu son güç ile önüne geleni öldürebilir.

Keşmekeşin (kaosun) matematiği yoktur, kaostan fikir de çıkmaz. Büyük hareketler ve hamleler çıkabilir ama ince örülmüş derin fikirler çıkması beklenmez. Üzerine silahla gelenleri gören bir “deha” bile insiyaki hareketlere mahkum olur. Alnına namlu dayanan bir insan, gelmiş geçmiş en büyük “deha” olsa bile, on saniyede insanlığı kurtaracak mefkureyi bulamaz.

Hayatın altyapısı nizamdır. İnsan cinsini “insani hayata” taşıyan altyapı çerçevesi nizamdır ve o yoksa hayat insiyaki hareket havuzuna yuvarlanır ki, o havuzun “insani” hususiyeti yoktur. İnsiyaki hareket havuzu (şartları), insandaki en iptidai (ilkel) davranış seviyesidir. İslam coğrafyasının büyük bir kısmı bu havuza yuvarlanmış görünüyor.

“Neler oluyor?” sorusunu doğru cevaplayamazsak, havanda su dövmekten başka bir iş yapamayız. Bu sorunun cevabı, meselenin teşhisidir, doğru teşhis doğru tedavi için şarttır. İslam coğrafyasının içinde bulunduğu durum ile ilgili çok şey söylenebilir, hiçbiri her şartta doğrulanamayacağı gibi her biri kısmen de doğrudur. Herkes kendi görüşünün doğru olan kısmıyla ilgilendiği ve yanlış olan tarafına da körleştiği için verimsiz tartışmalar ve kavgalar yaşanıyor. İslam coğrafyasında yaşanan hadiselerin özü, hayatın altyapısının çökmüş olmasıdır.

*
Neden böyle oldu? Çünkü İslam ülkelerinin her birinin başında, batı tarafından tayin edilmiş veya batıyla beraber çalışan veya batıyla kavgalı olsa bile Müslüman halka düşman bir diktatör vardı. Halkın çoğunluğuna rağmen ve onlara karşı kurulan siyasi rejimler ve iktidarlar, kaosun merkezi sebebi ve kaynağıdır. Arap baharının birinci dalgasına kadar diktatörler tarafından yönetilen Ortadoğu, gerektiğinde şehirleri yok edecek kadar dehşetengiz vahşetler, katliamlar, zulümler sergileyerek “otorite” kurmuşlardı. Görüntüdeki “nizam”, ruhlarda fırtınalar estiriyordu ve insanların psikolojik dünyalarındaki kaosu kimse umursamıyordu. Nedense bunun bir gün patlayacağı kimsenin aklına gelmemişti.

Patladı… Çok büyük bir patlamaydı, öyle ki, sadece siyasi rejimleri yıkmakla kalmadı, aynı zamanda hayatın altyapısını imha etti. Birikimin büyüklüğü, kaosun derinliği, zulmün şiddeti patlamaya katsayı olarak eklendi, her bir katsayı aynı zamanda diğer katsayının da katsayısı haline geldi.

Başka türlü olabilir miydi? Katil Esed’in, iktidarı için yüzbinlerce insanı katletmesi, tüm ülkeyi harabeye çevirmesi misaline bakınca, yumuşak geçişin mümkün olduğunu söyleyenler, sadece mevcut katil rejimlerin devam etmesini isteyen “fikir veya kanaat ajanları”dır. Yumuşak geçişin mümkün olduğu yerde zaten patlama olmaz, patlama ağır bir zulmün olduğu yerde ve asla bir tercih olarak değil, zaruret olarak meydana gelir. “Şöyle şöyle yapılsaydı yumuşak geçiş olurdu” diyenler, hayatın tabiatının tehlikeye karşı hem akli hem de insiyaki tedbir aldığını anlamayanlardır. Patlama ve patlamadaki yüksek tehlike hiçbir zaman tercih olmamıştır, insanın ve hayatın tabiatı hiçbir zaman böyle bir tercihe müsaade etmez. Patlama, ancak zarureten gerçekleşir yani kaçınılmaz olduğunda meydana gelir.

Türkiye’de patlamanın sandıkta gerçekleşmesi, Akparti’nin 2002 yılında sandıktan zaferle çıkması, ondan sonra da basiretli şekilde geçiş sürecini yürütmesi harikuladeydi. Türkiye’de de Esed zihniyetinde insanlar mevcuttu sivil ve silahlı bürokraside ama Akparti hükümetinin doğru stratejik hesaplamaları, isabetli tahminleri ve akıllı yönetimleri yumuşak geçişi mümkün kıldı. Demek ki yumuşak geçiş mümkün ve muhtemelse hayat tabii ve zaruri olarak oraya doğru akıyor. Akparti kurmay heyetinin feraseti Türkiye’de yumuşak geçişi mümkün ve muhtemel hale getirebildiği içindir ki hayat o istikamette organize oldu, o mecrada aktı. Fakat bu meseleyi sadece Akparti’nin basiretine bağlamak doğru olmadığı gibi, aynısının Mısır ve Suriye’de de mümkün olacağını iddia etmek kabil değil.

Suriye’de silaha başvurulmasını doğru bulmayan, yumuşak geçişin tercih edilmesi gerektiğini söyleyen Ali Bulaç gibi adamların, Türkiye’de yumuşak geçişi gerçekleştiren Akparti’ye husumet beslemesi, meseleyi anlamadıklarını gösterdiği gibi, aynı zamanda Şia’nın “fikir ajanlığı”nı yaptıklarının da delilidir. Bu sebeple unutulmamalıdır ki, “gerçekleşen” netice, mutlaka, mümkün olan ihtimallerden biridir. İnsan ve hayatın tabiatı ise mümkün olan ihtimallerden en az tehlikeli olana akar ve öncelikle onu gerçekleştirmeye çalışır. Bu sebeple gerçekleşen ihtimal, en fazla mümkün ve en az tehlikeli olandır.

*
Neler olacak? Zor soru bu… Çünkü kaosun denklemi ve dengesi olmaz. Kaosta denklem ve denge arayanların ufku ancak bir gün olur, iddiaları ertesi gün mesnetsiz kalır. Kaotik şartlar için öngörüde bulunmak, ancak kaosun dinamiğini, süreçlerini, istikametini, kısacası tabiatını anlamakla kabildir.

Hayatın altyapısı nizamdır, hayat mutlaka nizamı arar, nizama doğru akar, nizamı inşa eder. Kaos derinleştikçe nizam arayışı şiddetlenir, zira kaos derinleştikçe emniyet ihtiyacı artar. Bu ihtiyaç hayatın birinci dinamiğidir ki bu dinamik aynı zamanda kaosun da merkezi dinamiğidir.

Diktatörlük de bir çeşit nizamdır ama nizamın en ahlaksızı, en alçakçası, en zalimidir. Eğer kaosun kaynağı diktatörlükler ve onların zulmü ise, diktatörlüklerin yıkılmasıyla ortaya çıkan nizam (yeni nizam) arayışı, asla eskisinin (diktatörlüğün) benzeri olmaz. Kaos, kendi sebebi ve kaynağı olan sabık nizama geri dönmez, onu aramaz, onu özlemez. Bu sebeple Irak’ta, halk, Saddam zulmünden sonra kurulan Şii diktatörlüğüne razı olmaz, Mısır’da Hüsnü zulmünden sonra darbeci Sisi zulmüne razı olmaz. Kaos devam eder, bir yerde IŞİD ile başka bir arayışa yönelir, bir yerde başka şekilde arayışa devam eder ama mutlaka arayışını sürdürür. IŞİD, Saddam veya Maliki benzeri bir “nizam” kurarsa kaos yine devam eder ve tabii olarak arayış bitmez.

IŞİD ve benzeri örgütlerin, sıkça iddia edildiği gibi bölge veya dünya ülkeleri tarafından yönetilmesi ve sevkedilmesi mümkündür ama gözden kaçırılmaması gereken nokta, kaosun devam ettiği ve arayışın sürdüğüdür. Kaos devam ettiği ve nizam arayışı sürdüğü için, bugün IŞİD, yarın başka bir örgüt ortaya çıkar. Bazen geçici sükunetlerin yaşanması mümkündür ama aldatıcıdır, zira kaosun dinamikleri devam etmektedir.

İslam coğrafyası yeni nizamını bulana, yeni muvazenesini kurana, yeni mefkuresini üretene kadar bu arayış ve çalkantılar devam eder. Arap baharı diye tesmiye olunan büyük halk isyanının birinci dalgasını gördük, daha ikincisi var, üçüncüsü var ila ahir… Arka arkaya darbeler olur, isyanlar çıkar, çatışmalar yaşanır. Müthiş bir değişim sürecinden geçiyoruz, bunun kolay olacağını zannedenler fena halde yanılırlar. Mısır’da darbecilerin daim olacağını düşünenler, Suriye’de katil Esed’in ayakta kalacağını zannedenler, Suudi yönetiminin bu dalgalardan etkilenmeyeceğini vehmedenler, bu dalganın İran’a uğramayacağını ümit edenler kaos dinamiğini bilmeyenlerdir.

*
Kaostan istikamet nasıl çıkar, nizama nasıl ulaşılır, emniyet nasıl temin edilir? Kritik soru bu… Bu sorunun cevabını, nazari çerçevede uzun uzun izah etmek yerine, pratikten hareketle kısaca vermek daha faydalı olur. Türkiye, kaos coğrafyasının merkezinde (fikri merkez) sabit durmalı, içerideki birliğini temin etmeli, gelişmeye devam etmeli, çözüm üretme maharetini artırmalı ve en önemlisi “emniyetli saha” olarak kalmalıdır. Kaos dışında kalan ve emniyetli saha özelliğini muhafaza eden Türkiye, coğrafyaya müdahale etmese de, edemese de kutup yıldızı gibi “yol gösterici” olacaktır. Kaos ortamı tefekküre (hacimli fikir imaline) mani olduğu için, nizam arayışını “örnekler” üzerinden yürütür. Mümkün olan bir misalin göz önünde bulunması, kaotik ortamdaki nizam arayışını tabi ve zaruri olarak o istikamete sevkeder. Bu manada Türkiye yerinde sabit durduğunda bile, kendisi kaosa sürüklenmediği takdirde “istikamet tayin edici” kutup yıldızı olur.

“Emniyetli saha” vasfını devam ettirebilen Türkiye, aynı zamanda coğrafyanın fikir imal eden, kaosa sürüklenmiş ülkelerdeki arayışın fikir ihtiyacını karşılayan, o ülkelerin fikir ve ilim adamlarının da iltica edebileceği ve sükunet içinde imal-i fikirde bulunabileceği bir ada haline gelir. Bu durum Türkiye’yi “tabii karargah” haline getirir, dolayısıyla istikamet tayin edici bir merkez üssü yapar.

Türkiye’ye son zamanlarda saldırıların artması, kaosun istikametini tayin edecek karargahı imha etmek içindir. Türkiye, yakın veya uzak ülkelere yardım edemese bile ayakta kalmalı, kendini kaostan korumalı, kaostan kurtuluşun projektörü olmalıdır. Türkiye dayanırsa İslam coğrafyası dayanır, Türkiye çökerse İslam coğrafyasındaki kaosun ömrü artar ve nihai istikametin nasıl şekilleneceği de belli olmaz. Ve Türkiye dayanırsa, Yeni İslam Çağı hızla başlar.

Yeni İslam Çağı başlar çünkü İslam coğrafyası ayağa kalktı, çünkü ümmet harekete geçti. IŞİD örneğinde görülen hadise, IŞİD’i kimin yönettiği ve yönlendirdiği mahfuz olmak üzere, coğrafyanın ve Müslümanların ölümü göze alacak kadar “güçlendiği” gerçeğidir. Bu durumun aynı zamanda Müslümanlar için de tehlikeli olduğu doğrudur ama başka bir doğru da, Müslümanların bu kadar güçlü insanlar haline geldiğidir. Tüm İslam coğrafyası farklı örgütlenmelerle, farklı direniş usulleriyle, farklı stratejik hesaplamalarla olsa da mücadele ediyor. Yeis sebebi kabul edilen bu gelişmeler aslında ümit sebebidir. Maliyetin yüksek olması, kaos dinamiğinin tabii neticesidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir